ARTIZAN CLUB Serbest Paylasim PlatformuEdebiyat & KitapArtizan Yazarlar KlübüArtizan Yazarlarıqsawe'den Romantik Aşk ''Oyun''ları (Moderatörler: fondip, funda_era)Konu: Yakışıklı 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2] 3 4 Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Yakışıklı  (Okunma Sayısı 7477 defa)
qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #15 : 29 Eylül 2012, 08:25:48 »

15.Bölüm





“Senin neden tadın yok oğul?” Yenge divana uzun oturmuş televizyon kumandası ile kanalları karıştıran ve sık sık TJK TV ye dönen erkeğe bakıyordu. Yüzü asıktı.

“İyiyim yenge. Yok bir şeyim.”

“Pek sessizsin. Sabah geldiğinde neşen yerindeydi. Ne oldu? Yoruldun mu? Kızlarla da ilgilenmedin hiç! Zeynep Allah için güzel kız.”

“Şu her işi ben yapıyorum diye anlatan mı Zeynep’ti?”

“Evet, pek marifetlidir. Annesi çok iyi yetiştirdi. Evin her işini çekip çevirir.”

“Güzel, kolay koca bulur.”

“Kolayını istemiyor belli ki. Zorun peşine düşmüş.” Toprak yengesinin imasının farkındaydı. Kızı düşündü. Biraz fazla konuşuyordu ama gerçekten güzel bir kızdı. Yengesi de marifetli olduğunu söylediğine göre yalan konuşmuyordu. İyi birine eş olur inşallah diyerek yengesine döndü. Az önceki sözlerini kendine dayanak yapıp “Evet, yoruldum biraz. Yarın da önemli işlerim var. Kafam onlara takıldı. Erken yatayım bari.” Yalan söylüyordu. Üstelik ikisi de bunu biliyordu. Yenge güldüğünü belli etmeden “Önemli iş mi? Tay satışlarına gitmeyecek misin? Ece bekler seni.” Dedi.

“Bilmiyorum. Zaten baksana erken gitti. Orada arkadaşı var herhalde. Gitmesem de önemli değil.” Eğer yengenin bildiği bir şeyler varsa şimdi anlatırdı. Ama beklentisi boşa çıktı. Yenge “Dedin kıza, gitmesen olmaz artık. Çay vereyim mi sana? Erken daha. Yatılmaz bu saatte.” deyince iyice canı sıkıldı. “Ben doldururum yenge.” Biraz hava almaya da ihtiyacı vardı. “Bir sigara içeyim, dönüşte ikimize de çay koyarım.”

“İç bakalım, sigara çare olacak mı bu suratsızlığına.”

“Surat asmıyorum yenge, yorgunum.”

“Hadi tamam inandım. Birilerinin İzmir’e gitmesi ile ilgisi yok yani?”

“Ne ilgisi var yenge? Giderse gitsin.”

“Ah işte bu oldu. Gördün mü bak gerçekten bunu dert etmişsin. Hadi iç sigaranı burada da anlat, neler oluyor?”

“Ne anlatayım yenge? Anlatacak bir şey yok ki.”

“Sen kaç yaşındaydın Ece’ye abayı yaktığında? On yedi mi?”

“Sen nerden… Yok öyle bir şey.”

“Şu çayları doldur da konuşalım biraz oğlum.”

“Dışarıda içeyim, bir de telefon açmam lazım. Sonra konuşuruz yenge”

Toprak, yengesi ile konuşmaktan kaçamayacağını anlamıştı. Ne konuşacaktı? Çocuklukta hissettiklerinin bugün aklını karıştırdığını mı? Öyle olsa ne olacaktı? Diyelim ki Ece ile duygusal bir bağ yakaladı, biri Denizli’de, diğeri İzmir’de yaşarken nasıl bir ilişki yaşayacaklardı? O yüzden çok da düşünülecek bir şey yoktu. Yürümeyeceği baştan belliydi.




Telefonun ekranındaki ismi gördüğünde açmamak için kendini ikna etmeye çalıştı ama bu daha da kötü olacaktı. En iyisi azarı beklemekti.

“Efendim patron?”

“Hani işi yapmıştın? Hani atların durumu kötüydü? Satışa gitti taylar! Sen ne yapıyorsun orada?”

“Özür dilerim. Sanırım atlar az yediği için hemen iyileşti.”

“Neyse ben başka bir çözüm bulacağım artık. O atların satışını iptal etmem lazım. Yarın İzmir’de olacağım. Senin beceriksizliğin yüzünden üstelik. Bunu ödeteceğim sana.” Telefonu kapattığında hırsla sigarasını yere atıp üstüne bastı.




Didem, meyve tabağı ile mutfaktan çıktığında Ece’yi camdan dışarı bakarken buldu.  “Hayrola, şehir ışıklarını mı izliyorsun?”

“Biliyor musun, şehirde yıldızlar parlamıyor.”

“O nasıl oluyor?”

“O kadar çok ışık var ki, yıldızların parlaklığını yok ediyor. Aynı gökyüzüne bakıyoruz ama burada çok az yıldız gözüküyor.” Didem, tabağı sehpaya koyarken “Hava bulutludur.” Diyerek bilimsel bir açıklama yapmaya çalıştı.

“Hayır canım, bu yaz geldiğinde bir gece yıldızları izleriz. Anlarsın farkı. Geleceksin değil mi bağbozumuna?”

“Aksilik olmazsa geleceğim. Havuz varmış nasılsa.”

“Var tabii. Artık eskisi gibi değil çoğu köy. Gelişiyor her yer. Bizim köye köy demeye bin şahit lazım.”

“Gelir ile orantılı elbette. Sen bağın başına geçmeseydin ne olacaktı? Satılacaktı ve sen belki beğenmediğin şehirde yaşayacaktın.”

“Beğenmiyorum demedim. Sadece yıldızlar az parlıyor dedim.”

“Bırak yıldızları şimdi anlat bakalım İsmail’i.”

“Nesini anlatacağım? Tüm olanları anlattım işte. Ağabeyimin sanki parmağı var gibi geliyor dedim ya. Çocuk da efendi biri. Yakışıklı da! İki kez telefonla konuştuk dört kere de mesajlaştık ama hiç birinde özel bir şey yok.”

“Bu kadar mı yani? E o zaman tipini anlat.”

“Ne yapacaksın tipini? Benden uzun olduğunu bil yeter.”

“Aman ne sürpriz! Kızım nerdeyse herkes senden uzun.”

“Zaten biliyordum benimle dalga geçtiğini. Ah ah bu boyum hep başıma dert.” yıllardır aralarındaki şakaydı bu.

“Kızım deli misin? Çok uzun olanların ayrı derdi var. Senin en büyük derdin topuklu giymek olsun. Ayrıca abartma bir altmış beş boyun var. Seni duyan cüce sanır.”

“Ağabeylerim bir seksen, Sibel bile şimdiden beni geçti. Bu durumda ben kısayım demektir. Ben ne anlatıyorum ya bana topuklu giymekten bahsediyorsun.”

“Ay yeter, sıkıldım boydan postan. Aldığın ayakkabıyı yarın giy de uzasın boyun. Hadi ye meyvelerini.”

“Tamam, sonra da uyuyalım. Ben bu saate kadar alışkın değilim ayakta kalmaya, uykum geldi.”

“Tavuk gibi diyeceğim ama saat on biri geçmiş bile. Ne zaman oldu bu saat? Seninle konuşurken vaktin nasıl geçtiğini anlamamışım.”

“Ben de öyle. Yarın akşam da böyle geç yatarız değil mi? Ben sonra nasıl toparlarım bu uykuyu?”

“Aman iki günden ne olacak? Hem köyde de geç kalksan kim ne karışır? Patron sensin!”

“O işler öyle yürümüyor canım. Komşumuz yeni vefat etti. Onun topraklarının başında var sözde biri ama ben gidip de dürtmesem bir iş yapacağı yok. Mal sahibi başlarında olmayınca en iyi işçi bile serebilir çalışmayı.” Gerçi Cevat’ın son bir haftadır daha uysal olduğunu biliyordu ama bunun araziler satılana kadar geçici bir tavır olduğunu düşünüyordu. Böylece belki yeni sahipleri ile de çalışmayı planlıyordu.
 
“Haklısın sende. E ne oldu o ölen adamın yeri? Mirasçıları mı var?”

“Evet, ama onlar satarız diyor. Gerçi satılırsa benim işlerim hafifler. Bir yıldır koşturuyorum iki tarafa yetişeceğim diye.”

“Ama sesin satılırsa üzülürmüşsün gibi çıkıyor? Hiç bana anlatma, sen memnunsundur yardım etmekten.”

“Memnundum. Ne zaman ki Hasan amca öldü, bağlar satılacak dendi, işte o zaman benim de biraz canım sıkıldı.”

“Sen mi almak istiyordun?”

“Yok istemiyorum. Yani alsam da iyi olurdu ama çok da gerekli değil. Aman neyse işte duygusallık yapıyorum.”

Isırdığı elmayı çiğnemeye çalışırken “Duygusallık mı yapıyorsun? Yoksa… Yoksa o topraklar şu senin lokantacının ailesinin mi?” Ece gözlerini açarak baktı.“Nasıl kurdun bu bağlantıyı?”

“Senin duygusal olduğun bir bağlar, bir atlar bir de Toprak. Zor mu anlamak?” Didem doğru tahmin ettiğini anlayıp üstüne gitmeye karar verdi. “Sana o kadar anlattım, onunla bir şey olmaz. Adam artık benden fersah fersah uzakta. Hem bak şu İsmail var şimdi.”

“Ben de Didem’sem, o İsmail paravanın altın yaldızlısı diyorum. Hem zaten kuyumcu değil mi? Al işte tam altın yaldızlı.” Didem küçük kahkahalarla gülüyordu. Ece’nin iki kuyumcu ağabeyi olup da hiç altın takmaması kara mizah gibi geliyordu ona. Kendi ağabeyleri bu işi yapsa her gün yeni bir modeli takacağından emindi.
 
“Ay yeter sana laf anlatamayacağım. Benim yarın sabah tay satışım var. Atlarım inşallah iyidir. Biliyor musun öleceklerdi nerdeyse. Yem aldığım firmayı değiştirdim. Aradım, şikâyet etmek için, neredeyse bir sopa yemediğim kaldı. Onların malı bozuk olmazmış, ben ne yapmışım da bozmuşum. Bozuk yem yüzünden iki, hatta üç tayımı kaybediyordum. Utanmadan bir de beni suçladılar.” Ece yine o günkü sinirini yaşamaya başlamıştı. Yaptığı konuşma çok canını sıkmıştı ama adamları suçlayacak delil yoktu elinde. Çuvala belki başka bir yerden bulaşmış bir kimyasal atlarına ulaşmıştı. Diğer çuvallarını iade etmiş ve hemen yeni bir firma ile çalışmaya başlamıştı.
 
“İnanmıyorum. Allah korumuş.”

Ece rahatlamıştı. Konu değişmişti nihayet. “Öyle vallahi. Veteriner de iyi yetişti. İğnelerini o kadar hızlı yapmasaydık zordu işimiz. Yarın veterinerimiz Müfit amcanın kızını da bulacağım. Babasından selam götüreyim.”

“İyi ki şehre iniyorsun. Kırk işi bir araya getirmişsin. Kaçta gideceksin kıza?”

“Satışlar onda başlıyor. En geç bir de biter. Öğle yemeğini yer sonra da ona giderim. Belki de ertesi gün giderim, bilmiyorum. Akşamüstü işim bitmiş olur. Senin çok mu yarın işin?”

“Sabah bir davam var. Tay satışını görmek isterdim ama sanırım öğle yemeğine yetişirim sana. Birlikte gideriz istersen kıza da. Hem şu kızın adı ne? Kız kız dedim durdum.”

“Gül adı ve çok iyi olur. Tanışırsınız. Gerçi çok işin düşmez ona. Babasının kızı, veteriner oldu çünkü.”

“Ne işim düşecek? Benim evcil hayvan besleyecek halim mi var? Açlıktan ölür zavallılar.”

“Aslında bahçeli bir evin olsa sana Duman’ın yavrularından verirdim.”

“At mı?”

“Oha Didem, köpek. Bahçeli evin bile olsa at besleyemezsin. Kocaman alan lazım onlara.”

“Hep istiyordum biliyor musun? Ama hiç olmadı köpeğim. Belki bir gün olur ve Gül de veterineri olur.”

“Ben uyumazsam sana köpek falan vermem. Hadi yatağımı göster bana. Yoksa ayakta uyuyacağım. Bu arada unutmadan Gül’den Duman için iyi bir dişi bulmasını isteyeyim. Artık eşe ihtiyacı var.”

“Sen zaten ya atları ya köpekleri çiftleştir. Sen çiftleşmeyi düşünme. Kuruyup gideceksin… Açılmadan iade!”

Ece’nin kahkahası gök gürültüsü gibiydi. Yatacağı odaya yürürken hala gülüyordu…

Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #16 : 30 Eylül 2012, 07:13:29 »

16.Bölüm





Sabah ezanı ile kalkmıştı Toprak. Yengesinin sesini duyunca çıktı odadan. Az ama iyi uyumuştu. İlk saatler gözlerini tavana dikerek geçmişti. Yengesi ile yaptığı konuşmayı düşünmüştü. Aklı karışıyordu. Ece ile ilgili duygularını adlandırmakta zorlanıyordu. Kalbi işin içine girdiğinde onu gördüğü an heyecanlandığını yanında olmak istediğini, hatta o güzel yüzünü ellerinin arasına alıp her milimini öpmek istediğini biliyordu. Ama işin içine beyni girdiğinde düşünceleri değişiyordu. Çünkü aralarındaki mesafe ve farklı yaşam tarzları yürümeyecek bir ilişki olacağını ortaya koyuyordu. Üstelik bunların hepsi kendi beyninde yarattığı şeylerdi. Ece’nin ne hissettiğini zerre kadar bilmiyordu. Üstelik yengesinden de bu konuda bilgi alamamıştı.

Tek öğrendiği evlenmek gibi bir amacı olmadığını söylediğiydi. Ama bir de Mehmet Ali diye birisinin ara sıra çiftliğe gittiğini birlikte at bindiklerini öğrenmişti. Acaba tay satışlarında o da olacak mıydı? Yengesinden onun da tay satın aldığını öğrenmişti. Belki yarın onu da görecekti orada? Aynı köydenmiş ama anımsayamamıştı kim olduğunu. Yaşıt olmaları da fayda etmemişti. Aksine canını sıkmıştı. Dul olduğunu öğrendiğinde ise iyice sıkılmıştı.

Yengesi ile erken yapılan kahvaltıdan sonra yola çıktı. Zaten dönecekti ama asla bu kadar erken yola çıkmayı düşünmemişti. Oysa şimdi bir an önce İzmir’e gitmeyi ve Ece’yi orada, hipodromda bulmayı istiyordu. Belki birlikte yemek yerler ve onu biraz daha yakından tanırdı. Kim bilir, belki de böylece aralarında bir şey olamayacağına aklı iyice yatardı.

Yoldaki güzellikleri izleyerek ama biraz fazla sürat yaparak döndü şehre. İlk iş arabayı teslim etmek ve kendi arabasını almak oldu. Saat daha on olmadan hipodroma ulaşmıştı. İçi rahatlamış olarak tay satış alanına doğru yürümeye başladı. Kalabalık şaşırtmıştı. Bu kadar ilgi olacağını tahmin etmemişti. Satış alanının dışında bir koşuşturma vardı. Bir sürü insan sanki karşılıklı yer değiştiriyor gibiydi.

En sonunda aramaktan vazgeçip, boynundaki karttan görevli olduğunu anladığı kişiye satılacak tayların sahiplerinin nerede olabileceğini sordu. Nihayet tarif edilen yeri buldu. Telefon açabilirdi ama içinde bir tedirginlik vardı. Ece’nin kendisinden kaçacağını düşünüyordu. Neden böyle bir korkunun içine işlediğini bilmiyordu. Bir sürü at ve etrafındaki kalabalık ile karşılaştığında yine tedirgin oldu. Ama bu kez şansı yaver gitmişti. O kısa boyuna rağmen etrafındaki hareketler sayesinde Ece’yi görebildi. Kısa boy mu? Etrafta bir sürü kısa boylu jokey ve apranti vardı zaten. Ece, aralarında uzun bile sayılırdı. Kendi düşünceleri ve onu bulmanın verdiği rahatlık ile yüzüne küçük bir gülümseme yerleşti.

Yanında Ece’den bile kısa iki jokeyin olduğu yere doğru yürürken bir de uzun boylu, yakışıklı birini gördü. Adam eğilmiş Ece’ye bakarken Ece de başını kaldırmış ona bir şeyler anlatıyordu. İkisi de keyifli bir konuyu konuşuyordu belli ki!
Bir değişiklik vardı. Ne olduğunu kısa sürede anladı. Hep görmeye alıştığı yemenisi yoktu. Saçları yine örülüydü ama bu kez kuaför eli değdiğini tahmin ediyordu. Üstünde de dar bir kot ile kısa bir mont vardı. İzmir daha sıcaktı Denizli’ye oranla. Bu da Ece’nin kıyafetlerine hemen yansımıştı. Köydeki Ece ile şehirdeki Ece arasındaki farkı görmek pek hoşuna gitmemişti. O köydeki Ece’yi tercih ediyordu. Yanına gidip gitmemekte tereddüt etti. Sonunda geleceğini söylediğini, onun da itiraz etmediğini anımsayıp dörtlünün görüşmesini bölmeyi göze aldı.

“Merhaba Ece, nasılsın?” Onun şaşkın gözlerle kendisine bakması hoşuna gitti. Gelmesini beklemediği ortadaydı. Ama görünce  sanki bir an sevinç parıltıları geçmişti gözlerinden. “Merhaba Toprak… Ağabey.” Yine aynı kelime, Toprak sinirleniyordu artık. Hele yanındaki adamın rahatlamış vücudu daha da rahatsız etmişti. Onun da yakasında görevli kartı vardı. Bunu gördüğünde Toprak biraz sakinleşti ama kendisine ağabey denmesinden mutlu olmasıyla yine gerildi. Ece tüm bunlardan habersiz konuşmaya devam etti. “Geleceğini tahmin etmiyordum. Çok mu erken yola çıktın?”
“Geleceğimi söylemiştim. Merak ediyorum satışları!” Gerçeklik payı yok değildi bu söylediğinde. Asıl merak ettiğinin Ece olduğunu belli etmediğini umuyordu.

Onlar konuşurken yanlarında dikilen genç adam biraz havadan bakan bir tavırla “İlk kez mi satışlara katılıyorsunuz?” diye sordu. Toprak başı ile onaylayınca “O zaman size biraz bilgi vereyim.” dedi ama Toprak lafı ağzına tıkadı. “Ece anlatır bana, teşekkürler.”

Ece, uzun boylu adama görüşmesinin bittiğini belli edip jokeylere döndü. Toprak onları izliyordu. Önce daha yaşlı olanla konuşmaya başladı. “Cüneyt ağabey, önümüzdeki ay ya da en geç bir sonraki ay bizim köye gelir misin? Sana göstermek istediğim bir tay var. Daha doğrusu fikrini almak istiyorum.”

“Gelirim. Sana tarihi bildiririm. Yarışta görüşürüz. Hayırlı satışlar.”

“Sağ ol. Eşine selamlarımı ilet.” Yaşlı jokey de yanlarından ayrıldığında sadece genç jokey kalmıştı. Ece ona dönüp “Perşembe günü artık jokey olacak mısın?”

“İnşallah Ece abla! Senin sayende olacak.”

Ece, Toprak’a dönüp, “Süleyman apranti. Perşembe günkü yarışlarda ilk bineceği at benim. O yarışı kazanırsa bir sonraki yarışa jokey olarak çıkacak.”

“Şimdiden kutlayayım o zaman seni. Başaracağından eminim.”

“Teşekkür ederim. Ece ablanın atları sayesinde kısa sürede jokey oluyorum. Bugün birinci olup ablama da öyle teşekkür edeceğim. Ben gideyim de antrenmanı yapalım. Ali seyis bekliyordur beni. Hayırlı satışlar.”

Tam apranti yanlarından ayrıldığında az önceki uzun boylu görevli yeniden yanlarına gelip “Ece hanım, evraklarınızı getirdim.”

“Ben gelip alırdım neden zahmet ettiniz?”

“Hiç zahmet olur mu? Satışlardan sonra görüşürüz umarım.”

Toprak burnundan solumaya başlamıştı. Neredeyse koluna girip sürükleyecekti oradan. Kendine hâkim olup, Ece’nin adım atmasını bekledi. Genç kız yaşananların farkında bile değildi. İki erkek birbirine ters ters bakıyordu.

“Önce taylarımı görmek ister misin?” diye sorduğunda istediği fırsatı bulmuştu. “Çok isterim.” diyerek hemen onun eli ile gösterdiği tarafa doğru yürümeye başladı. İkisi uzaklaşırken görevli arkalarında kalmıştı. Küçük, basit ama değerli bir galibiyetti.

Ece, uzun boyu ile yanında yürüyen Toprak’ın sabahın köründe yola çıkıp satışlara yetişmesinin şaşkınlığını üstünden atamamıştı. Kendi işi için o kadar erken gelmiş olsa hipodromda ne işi vardı? Gerçekten satışları izlemek için gelmişti. Bunu düşünmek biraz keyiflendirdi. Toprak, onun sessizliğinden istifade edip “Satışlardan sonra ne yapacaksın? Yarışlar perşembeydi yanlış hatırlamıyorsam?” diye sordu. Tam o sırada satış alanına gelmişler, alana girmek isteyenlerin oluşturduğu sıranın sonuna yerleşmişlerdi.

Hiç makyaj olmayan yüzünü kaldırıp Toprak’ın yüzüne bakıp yanıtladı. “Doğru hatırlıyorsun. Satıştan sonra arkadaşım ile buluşacağım. Sonra da başka bir arkadaş ile buluşacağım. Yarın da biraz gezerim sanırım.”

Toprak, yine midesinde kasılmalar hissetmeye başlamıştı. İzmir de bir sevgilisi olduğundan artık emindi. Bundan hiç hoşlanmıyordu. Bunları düşününce midesine oturan sıkıntıdan da hoşlanmıyordu. Acaba şu telefon konuşmasını duyduğu adam mıydı? O bunları düşünürken ona inat eder gibi Ece’nin telefonu çalmaya başladı. Toprak içinden ‘İti an…’ diye söyleniyordu. “Didem, selam canım.” Telefondakinin bir kadın olduğunu anlaması ile rahatladı Toprak.

“Yok, daha başlamadı. On dakikaya kadar başlayacak. Benim atların sırası belli oldu. Ortalarda çıkacaklar. Satış sonrası da kısa bir işim olur. Yani en fazla bir gibi biter işim. Tamam, nerede buluşalım?” O bunları söylerken Toprak iyice rahatlamıştı. Buluşacağı arkadaşı erkek değildi. Elini kaldırıp Ece’nin dikkatini çekmeye çalıştı. Onun yüzüne bakmasından sonra “Sizler için uygunsa yemeğe götüreyim sizi.” Ece bu teklife hiç sıcak bakmıyordu. Oysa  Didem sesi duymuş ve daveti yapanı soruyordu. “Kim var yanında? Kim o bizi davet eden?”

“Toprak… İzmir de yaşayan bir arkadaş. Satışları izlemeye gelmiş.” Didem telefonda sesini biraz kısıp “Şu senin Toprak mı? Hemen kabul et. Sakın ha mazeret uydurmaya kalkma. Onunla tanışmam lazım.”

Ece ne diyeceğini şaşırmış vaziyette Toprak’ın yüzüne bakıyordu. Nasıl evet diyeceğini bilemiyordu. Aslında evet demek de istemiyordu. Onun kıvranmasını fırsat bilen Toprak kulağındaki telefona doğru eğilip Didem’in de duyacağı şekilde “Size adresi veriyorum, lokantamda buluşuruz.” Dedi ve lokantasının adını söyledi. Ece onun yakınlığından etkilenip geri çekilmek istemiş ama kaçamamıştı. O an tek olumlu hareket onun sözleri ile yanıt vermekten kurtulmuş olmasıydı. Fakat vücudundaki soğuk terlemeyi engelleyememişti. Yeniden çocukluğuna ve korkularına dönmüştü. Neler dediğini fark etmeden telefonu kapatıp çantasına attı.

Toprak ile bir yerde yemek yemeyi düşünmek bile midesine sancıların girmesine neden oluyordu. Eli midesine gidince Toprak anlamak istercesine bir eline bir de yüzüne baktı. “İyi misin?” Ece onun anlamasından korkarak elini çekti. “İyiyim, bir şey yok. Hadi gidelim artık.” Hızlı adımlarla tayların olduğu yere doğru yürüdüler.

İki tay da hazırlanmış, tüyleri parlatılmıştı. Kuyruğu ve yeleleri doğal hali ile bırakılmıştı. Oldukça uzamış olmalarına rağmen böyle yapınca atlar daha da heybetli gözüküyordu. Toprak, acemi biri gibi Ece’nin ona söylediklerini yapıyordu. Ece gibi boyunlarını ve sırtını okşadı. Ece onun hareketlerini izledi bir süre. “Hiç at bindin mi?” diye sordu. Atlara yakınlığını hissetmiş olmalıydı.  ‘Evet’ demek çok kolaydı. İlk karşılaşmalarında söylediği küçük yalanı da unuttururdu belki. Ama son anda vazgeçti. Aklındakiler buna izin vermedi. İstediklerini yapabilirse şimdiki küçük yalan çok işine yarayacaktı. Sakin bir sesle sorusuna yanıt verdi. “Hayır. Ama çok güzel bu hayvanlar. İnsan saatlerce onları izleyebilir.”

“Güzeller. Birisinin dudaklarından hayvanlar için böyle hayranlık dolu kelimeler döküldüğünde, aynı hayvan kelimesinin hakaret için de kullanılabiliyor olmasına şaşıyorum.”

“İlginç bir metafor. Ne yazık ki hayvan sevgisi noksan kişilerin diline yapışmıştır.” Kısa bir an durup üzgün bir sesle devam etti. “Ama ben bile hayvanları sevdiğim halde ara sıra kullanıyorum. Üzgünüm.” Ece onun yüzündeki gerçek üzüntüyü görünce gülümsedi. “Sana bir sır vereyim mi? Ben de…”

“İnanmıyorum!”

“İnan, ne yazık ki özellikle ufaklıkları azarlarken eşek, köpek falan uçuşuyor bazen. Duman duymasın!”

“Bu sırrını saklayacağım. Duman kim? Ya da ne mi desem?”

“Köpeğim. Çocuklara köpek dediğimi anlarsa benim canıma okur.”

Toprak keyifle gülüyordu. Köydeki soğuk kız gitmiş, kendisi ile şakalaşan Ece gelmişti. Onunla karşılaştığı andan şu dakikaya kadar geçen sürede bir şeyler olmuş ve ikisi arasındaki soğukluk yok olmuştu. Çocuklukları da böyle geçerdi. Ta ki Ece kendisini etkilemeye başlayana kadar. Ne olmuştu da o günden sonra uzaklaşmışlardı? Acaba kendisini uyaran ağabeyleri, Ece’yi de mi uyarmıştı? Bunu soramazdı. En azından şimdilik! Ama soracağı başka soru vardı.
“Ben at binmeyi öğrenmek istesem ders verir misin?”

“Haftada iki gün köye gelirsen neden olmasın? Ama benim buraya geleceğimi sanıyorsan yanılırsın.”

“Fırsat bulduğumda yengemi ziyarete geleceğim. O zamanlar senin de vaktin olursa biraz deneriz. Şimdilik bundan fazlası zor gözüküyor.”

“Olur, bakarız. Ne yapacaksınız? Bağları kesin satacak mısınız?”

“Evet, alacak mısınız?”

“Babam almama taraftarı. Biliyorsun babana hâlâ küs.”

“O eski hikâye değil mi? Sanki iki ailenin de o toprağa ihtiyacı var ya da o kadar toprakla en büyük bağ sahibi olacaklar! Neden küs kaldıklarını bile bilemiyorum.”

“İnat!”

“Ah evet, şu babandan aldığın üstün meziyet.”

“Ne demek şimdi bu?” Sesi sertleşmişti hemen. Toprak “Kız başına o kadar toprakla uğraşman, at yetiştirmen ve iki şehir arasında mekik dokuman inatçı kişiliğinden değil mi?” diye sorduğunda, Ece burnunu dikip “Hayır.” dedi.

“Hayır mı? Emin misin? İstesen toprakları tüccara verir ve sadece atlar ile uğraşarak çok daha az yorulursun. Atlarını İzmir’de yetiştirir ve Denizli ile burası arasında yollarda helak olmazsın. İnadından yapıyorsun bunları. Yetişemeyeceğini söyleyenlere inat! Yalan mı?”

“Bu dediklerin yapılabilecek şeyler ama önemli olan benim ne istediğim. Ben bağlarımızın başında olmaktan da yardımcılarımla at yetiştirmekten de mutluyum. Ayrıca noksan kaldı. Bir de şarap işine giriyorum yeniden.”

“İnatçısın işte.” Konuşarak ulaştıkları satış alanında kendilerine oturacak yer buldular. Ece bir süre Toprak’ın söylediklerini düşündü. Dışarıdan böyle gözüktüğünü biliyordu ama bunları inadından değil kesinlikle yapmaktan zevk aldığı için yapıyordu. Sessizlik daha fazla uzamasın diye etraftaki tanıdığı at yetiştiricileri hakkında kısa bilgiler vermeye başladı. Ara sıra da kendisini tanıyıp yanına gelen kişilerle konuşup Toprak ile tanıştırıyordu. Genç yetiştiricilerin ilgili bakışlarını yakalamak can sıkıcı olsa da Toprak, Ece’ye belli etmeden onu sahipleniyormuş gibi durmaya çalışıyordu.
Satışların beş dakikaya kadar başlayacağını anons eden sesten hemen sonra yanlarına gelen altmış yaşlarında biri ile yine kısaca konuştu. Toprak ile de tanıştırdı ve yerine oturacağı an duydukları ile olduğu yerde dondu kaldı. Kilolu adam göbeğinin el verdiğince eğilip kulağına fısıldamaya başlamıştı. “Senin taylara alıcı çıkmayacak Ece. İstersen şimdiden çek atlarını satıştan.”

“Neden çıkmayacak? Anlamadım!”

“Bir hafta kadar önce iki tayın zehirlenmiş. Bilirsin çok hızlı yayılır bu dedikodular. İstersen şimdiden çek de teklif verilmemiş olmasın.”

“İnanmıyorum. Bu nasıl olur?” Rengi atmıştı dinlerken. Böyle bir şeyi kesinlikle beklemiyordu. Elleri titremeye başlayınca kolundaki çantayı sıkı sıkı tuttu.

“Bilmiyorum ama tüm alıcılar bundan haberdar. Adının değerini düşürme güzel kızım. Üç ay sonrakinde dene şansını.”

“Teşekkür ederim. Düşüneyim ve karar vereyim.”

“Buralardaysan seni evimizde yemeğe almaktan büyük onur duyarım. Eşim de seninle tanışmış olur.”

“Bu gelişimde tüm vaktim planlandı ama bir sonrakinde gelebilirim. Ben de eşinizle tanışmak isterim.” Ece o an sadece istemsizce yanıt veriyordu. Aklı az önce duyduklarındaydı. Atları çok iyi durumdaydı. Kısa süreli basit bir besin zehirlenmesi yaşamışlardı ama bunu kime nasıl anlatacaktı? Söylenti yayıldıktan sonra aksine kimseyi inandıramazdı. Daha da önemlisi kendi çiftliğinde olan bir olay buraya kadar nasıl ulaşmıştı? Kim haber uçurmuştu? Canı zaten zehirlenme ile sıkılmıştı ama çok önemsememişti. Tek çuvalda sorun vardı ve diğerleri temiz çıkmıştı. Şirket rapor yollamış ve tayları zehirleyen yemlerdeki zehrin dışarıdan bulaşmış olduğunu rapor ile de belirtmişlerdi. Ece de biliyordu o firmada sorun olmayacağını. Yine de sinirini yenememiş ve çalışmayı bitirmişti. Şimdi daha önemli bir sorun vardı. Bu haberin İzmir’e kadar ulaşması basit bir olay değildi. Biri atların satılmasını engellemek istemişti. Kim neden isterdi bunu? Ailesi ve yanında çalışanlardan başka bilen tek kişi Müfit amcaydı. Ne ailesinden ne de çalışanlardan böyle bir şey beklemezdi. Müfit amcanın birileri ile konuşmuş olması zaten aklından bile geçmemeliydi. Canı daha da sıkıldı. Düşünemediği bir başka kişi mi konuşmuştu?

Toprak o ana kadar sessizce beklemişti. Nihayet Ece yerine oturur oturmaz sordu, “Ne dedi? Neden canın sıkıldı?” Ece derin bir nefes aldı. Toprak’ın kendisini bu kadar iyi çözmesine şu an tepki bile veremiyordu. Aklı tamamen az önce duyduklarındaydı. “Dediği… Benim çiftliğimde, benim adamlarımdan birinin hain olduğu. İşte bunu dedi.” Ece, sinirini saklamaya uğraşıyor ama boynunda atan damarı gizleyemiyordu. Toprak onun inadını, sevincini, üzüntüsünü daha önce defalarca görmüştü ama ilk kez bu kadar sinirlendiğini görüyordu.

“Atlarıma alıcı çıkmayacakmış! Çünkü onlar zehirlenmiş. Lanet olsun, çok iyiler. Kim böyle bir haberi yayar? Hasta diye abartır?”

Toprak, sinirini fark etmemiş olsa cümlesine kesinlikle gülecekti. Öyle bir tavırla söylemişti ki sanki mafyanın iç savaşını yaşıyordu. Dudaklarına kadar ulaşan gülümsemeyi zorla bastırarak “Haini bulursun ama şimdi ne yapacaksın?” dedi. Neyse ki Ece hala çok sinirliydi ve Toprak’ın nerdeyse gülmek üzere olduğunu fark edemiyordu. Derin bir nefes aldı, nihayet boynundaki damarın belirginliği azalmıştı. Yine de elleri titremeye devam ediyordu. Toprak, o elleri tutmak istese de vazgeçti.
 
“Nazım beyi dinleyeceğim. Atlarımı çekiyorum satıştan.”
Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #17 : 01 Ekim 2012, 08:27:28 »

17.Bölüm




“Bu seni maddi zarara uğratmayacak mı?” Yanıtı merakla bekliyordu. Bu kadar sinirlenmesinin ardında elbette kaybedeceği para da olmalıydı. Şimdi ne yapacaktı? Para kaybetmeyi göze alacak mıydı?

Oysa Ece işin maddi tarafını hiç düşünmüyordu. “Hayır. Sadece beklediğim nakit para üç ay sonra gelecek. Kim bilir, o arada satmaktan tamamen vazgeçer ve bugün o atları almayanları pişman ederim.” Toprak onun gözündeki kararlılığı görünce az önceki düşüncesinde yanıldığını anlamıştı. “Biliyor musun, gözlerin inatçılığını ortaya koyuyor. Üzüm yeşili gözlerin şu an zümrüt yeşili oldu. Biraz da kızgınlık eklesen siyaha yakın bir renk alacak sanki.”

Ece, üzüm yeşili diye tanımlanan gözlerindeki şaşkınlığı gizleyemeden baktı Toprak’ın gözlerine. Ondan beklemediği sözler şaşırtmıştı. Sonra kendini toparladı ve o an, içinde bulunduğu durumu değerlendirmeye başladı. Hızlı karar vermeliydi. İki tayı bir saat kadar sonra mezat alanına gelecekti. Yerinden kalktı “Ben şu işi halledeyim. Hemen gelirim.” Dedi. Oturma sıralarının arasından uzaklaştı. Toprak onun gidişini izledi. Üstündeki kotu, kalın montu ve kolundaki çantası ile kimse onun bağlarda işçilerle budama yaptığını, traktöre bindiğini, bir sürü işçiye emirler yağdırdığını ve kendisini isterse parmağında oynatabileceğini tahmin edemezdi. Gözden kaybolana kadar takip etti onu.

On dakika kadar sonra Ece gözüktü. Elinde iki kahve fincanı vardı. “Nasıl içtiğini bilmediğim için yanında krema ve şeker de aldım.” Bunları söylerken az önceki üzüntüden eser kalmamıştı. Toprak kahveyi ve bir paket kremayı alıp arkasına yaslandı. “Çekildin mi satıştan?” Ece sanki az önce sinirden çıldıran o değilmiş gibi sakin bir şekilde gülümsedi. Şaşkınlıkla bakan Toprak, onun aslında hâlâ sinirli olduğunu ama çevredeki diğer yetiştirici ve müşterilere, üzüntüsünün zevkini yaşatmamak için böyle davrandığını tahmin edemedi.
“Evet çekildim. Yakup onları geri götürecek. Ali burada kalacak. Yakup çok sevindi çekildiğime. Şeytan diyor sıkıştır konuştur adamı. Amannn saçmalıyorum, o hayatta yapmaz öyle bir şey. Önceki atlarda da öyle yapmıştı. Atları satmak istersem üç ay sonra kesin müşteri bulurum. Belli de olmaz, dedim ya satmayabilirim. Çok hızlı hayvanlar onlar. Belki de kendi adıma yarıştırırım. Eğer öyle yapmaya karar verirsem adlarını da koyarım.” O kadar hızlı ve çok şey söylemişti ki Toprak takipte zorlandı. En son takıldığı nokta atların isimlerinin olmaması oldu. “Neden adları yok?”

“Aslında adları var. Ama onları yarıştırmak için yeniden adlandırmak, yarış isimlerini tasdik ettirmek gerekiyor. Satacağım atlara yeni sahiplerinin istedikleri adı vermesini tercih ediyorum.”

“Doğru düşünüyorsun. Bir atım olsa adını ben vermek isterdim.” Bir süre sessizce kahvelerini yudumladılar. Toprak lezzeti karşısında şaşırmıştı. Fincanı yarıladığında aklına takılan diğer soruyu sordu. “Yakup kim? Neden sevindi peki?” Lafın arasında geçen o cümleyi unutmamıştı.
Ece gülümsedi. “O hiç istememişti satılmalarını. Eline doğdular, yarışlara o hazırladı. Evlatları gibi yani. Kıyamıyor satmaya.”

“Satılmasını istemiyorsa o söylemiş olabilir!”

“Hayır, yedi senedir yanımda. Bakma sen benim öyle dediğime. Bir sürü at yetiştirdik. Bir sürü at sattım. Bu onunla ilgili olamaz. Yakup’a kalsa tüm atları saklayacak, hepsini yarışlara sokacak, kocaman tavlalar kuracak. Hara yapacak.” Ece yine sinirini yatıştırmış son cümleleri ile gülmeye başlamıştı. Yakup, işleri büyütme hayallerinden hiç vazgeçmiyordu.
 
“Anladım. Tabii sen bilirsin ve sen tanırsın. Karar da senin. Satmamak zaten alternatifin ise sorun yok.”

“Öyle, sorun da yok, aceleye gerek de yok. Ne yapacağıma karar verir, sonra da gerekirse kayıtlarını yaptırırım.”

“Bu da bir karar.” Toprak gülümsüyordu. Onun bu kadar yakınında olması ve gülümsemesi, Ece’nin düşüncelerini bulandırıyordu. Çocukluğundan beri aklındaki tek erkek oydu. Bunu kabullenmek en doğrusuydu. İyi ama o acaba aynı niyette miydi? Satış izlemeye gelmiş olması başka bir anlam taşımıyor olabilirdi. Belki gerçekten satış görmek istemişti?

Şimdi birlikte tay satışı izleyeceklerdi. Acaba izlemek istiyor muydu? “Satışları izlemek istiyor musun? Benim atlarım olmadığı için artık izlemek mecburiyetinde değilim. Seni de zorlamak istemem.” Toprak onunla geçireceği vakti uzatmak için bu kibar teklifi geri çevirdi. “En azından biraz izleyelim. Bana bilgi verirsin izlerken.” Ece, yanıtın ardından rahatladı. Toprak, onunla vakit geçirmek istiyordu. Bunu anlamak iyi gelmişti.

Tayların satışı başladığında Ece kısa kısa bilgiler veriyordu. Atların ilk fiyatı açıklandıktan sonra kimisi hemen artışa geçiyordu. Kimi tayın ise açıklanan ilk fiyatından sonra fiyatı oldukça düşüyordu. Toprak neden böyle olduğunu sorunca Ece açıkladı. “Eğer ilk açıklanan fiyatın üstüne artış alsa çok yüksek rakamlara çıkabilir. Gerçek alıcılar susar ve fiyatın düşmesini bekler. Fark ettiysen on bin lira ile başlayan arttırma, beş bin liraya kadar düştü. Sonra arttırımlar başladı ve tayın fiyatı yirmi üç bine kadar çıktı. Tayın sahibi isterse şu bedeli veren çıkarsa satıştan çekerim de diyebiliyor. Bunlar satış öncesi belirleniyor. Çok nadir çekilir taylar satıştan.”

“Senin çekmen sürpriz oldu yani!” Tay satışları gerçekten bilmediği konular olduğu için rahatlıkla sorularını soruyordu.

“Aslında beklenen oldu. Ben geri çekmek zorunda kaldım.”

“Benim gibi izleyicileri kastettim.”

“Ah evet, haklısın. Sıkıldın mı?”

“Hayır. Aksine daha yeni keyif almaya başladım. Yerim olsa da at alsam diye düşündüğümü de bilmelisin.”

“Bu bir hastalık! Eğer virüs kaparsan kurtulamazsın biliyor musun?”

“Kaptım sanırım.” derken gözleri Ece’nin gözlerinden ayrılmamıştı. Ece de onun ela gözlerine takılıp kalmıştı. Bu cümlenin ardında yatanları düşünmek istemiyordu. Toprak artık onun tanıdığı Toprak değildi. Uzun yıllardır farklı ortamlarda yaşamış, yengeden duyduklarına göre de bu süre içinde bir sürü farklı kızla birlikte olmuş biriydi. Gözlerini zorda olsa çekerek yeni satışa sunulan taya döndü.

Toprak, satışa çıkan atlardan bazılarını çok beğenmişti. Ece haklıydı. Virüsü kapmış gibiydi. Eğer yeri olsa kesin at alacağını biliyordu. Yıllardır ara sıra at biner, keyif gezileri yapardı ama yetiştirmek başka bir tat olmalıydı. Kendisi atlara dikkatli gözlerle bakarken Ece de ona bakıyordu. Koyu kahverengi saçları hafif rüzgârda dalgalanıyordu. Bazen alnını tamamen açıkta bırakıyor, bazen de gözlerine kadar iniyordu saçları. Ela gözleri ise atların vücutlarını tepeden tırnağa inceliyordu. Sonra bir anda bakışlarını çevirip Ece ile göz göze geldi. Onun kendisini izlediğini hissetmiş olmalıydı. Hiç bozuntuya vermeyen genç kız gülümseyerek “Öyle daldın ki birazdan birinin üstüne atlayıp kaçacakmış gibisin.”

“Aaa yapabiliyor muyum? Tutma o zaman beni.”

“Sana demiştim. Bu hastalıkla uğraşmak çok zor!”

Onunla böyle şakalaşacağını iki hafta önce biri söylese kesinlikle o kişinin doğru düşünemeyecek kadar aptal olduğunu söylerdi. Oysa şimdi karşılıklı gülüyor ve bulundukları andan keyif alıyorlardı.

Bir saat kadar sonra satış bitmişti. Toprak, mezat alanından çıkar çıkmaz elini cebine atıp bir sigara yaktı. Ece’nin kendisinden bir adım uzaklaştığını fark etmiş ama uzun süredir içmeden durduğu için o an umursamamıştı. Bir yandan aklında kalan atları anlatıyor bir yandan da Ece’yi arabasının olduğu tarafa doğru yönlendiriyordu.

Ece, arabasını orada bırakacaktı. Didem’in evine taksi ile gitmekti ilk plan. Şimdi ise Toprak ile lokantaya gidecekti. Ertesi gün de Didem onu bırakırdı artık. Böylece ara sokaklarda koca çift kabine yer bulmaya uğraşmayacaktı. Önce kendi aracına uğrayıp çantasını aldılar. Toprak’ın arabasına doğru yürürken çantasından cep telefonunu çıkarttı. Toprak onun arkadaşını arayacağını bildiği için susmuştu.

“Tatlım. Biz lokantaya doğru gidiyoruz. Bir saniye… Toprak, ne kadar sürer gitmemiz?”

Toprak, o an ‘ağabey’ kelimesini duymamanın sevincini yaşayamadan yanıt vermek zorunda kaldı. Hem erken sevinmenin gereği yoktu. Belki de farkında olmadan öyle demişti! “Yol kısa ama trafiği bilemiyorum. Yirmi dakika kadar en az.”

“Duydun mu?”

“Duydum canım, kendisi de sesi kadar etkileyici mi?”

“Tamam görüşürüz.” Ece, sorusuna yanıt veremeyeceğini, verse de ters bir şey söyleyeceğini bildiği için konuyu kapatmayı tercih etti. Didem telefonun ucunda gülüyordu. Oysa Ece onun gerçekten etkilenmiş olabileceğini düşünerek kıskanmaya başlamıştı bile. “Yanıtlayamadığına göre öyle demek ki. Görüşürüz.” diyerek kahkahası eşliğinde kapattı Didem telefonu. Ece, bozuntuya vermeden bindi arabaya. Toprak onun kapısını kapatıp kendi tarafına geçerken bir yandan da Ece’nin koltuğa yerleşmesini izliyordu. Bugün gözüne çok başka gözüküyordu… Daha rahat, daha doğal ve samimi!

Ece’nin ise o an içinde fırtınalar kopuyordu. Didem’e gereğinden fazla tepki verdiğini kabullense de midesindeki küçük kıpırdanmalardan memnun değildi. Kafasında bir şeyleri netleştirmek isterken yine aklının karışması mutsuzluk veriyordu. Toprak yerine oturana kadar kendini toparlamıştı. Saçmaladığına karar vermişti.

Toprak arabayı çalıştırıp yola koyulurken bir yandan da sessizliği bozması için kısık sesle müzik açmıştı.

“Bir daha ne zaman geleceksin, İzmir’e?”

“Tam emin değilim ama galiba üç hafta sonraydı yarış.”

“Uzunmuş süre.”

“Ne için?”

“Sana İzmir’i gezdirmek istiyordum.”

“Ben İzmir’i biliyorum. Yıllardır geliyorum. Yine de teşekkürler.”

“Biliyorum geldiğini ama ben seni gezdirmek istiyordum.” ‘ben’ kelimesinin üstündeki baskı ne demek istediğini açık net ortaya koyuyordu. “Fırsat yaratırsan bunu yine de yaparız. Hem ikinci kez görmekten zarar gelmeyecek kadar güzeldir, İzmir.” Israrcıydı, farkındaydı ama engel olamamıştı kendisine.

“Elbette öyle. Defalarca da gezsem sıkılmam. Ben seni işinden alıkoymak istememiştim.”

“Kibarlık yapıyorsun yani? Hiç sana yakıştıramadım!”

“Neyi? Kibarlığı mı? Kaba mıyım ben?”

“Çok da kibar sayılmazsın. Bana yapmadığını bırakmadın bağlardaki karşılaşmamızda.”

Ece Toprak’a doğru dönüp sesini de biraz yükselterek “Çünkü bay ukala, o gün soru sormak yerine kafana göre takılıyordun. Ayrıca biraz fazla şehirli olduğunu da kabul etmelisin. Çıkarlar hayatında merkeze oturmuş.”

“Kendim ettim kendim buldum. Haklısın hatalıydım. Özür dilerim. Affedildim mi?”

“Özrünü kabul ettim.”

“Ama affetmedin öyle mi?”

“Affetmedim. Çünkü affedilmesi gerekecek bir şey yapmadın. Sadece alıştığını, gördüğünü, yaşadığını ortaya koydun. Bu senin değil, o ortamı yaratan herkesin kabahati.”

“Fazla derin bir düşünce oldu. Ama yerden göğe haklısın. Şehir yaşamı insanların karakterlerini de düşünce yapılarını da bozuyor. Kendi düzenine göre yoğuruyor. Peki, bir soru daha sorsam?”

“Sor!”

“Bana neden ‘ağabey’ diyordun ve şimdi neden demiyorsun?”

“İlkay ile aynı yaşta değil misin? Demem normal aslında ama dememem rahatsız ettiyse söylerim yine.” Aslında Toprak söyleyene kadar demediğinin farkında bile değildi. Zaten sesindeki imayı anlamaması mümkün değildi. Elbette bunu belli etmek yerine saf bir tavırla sormak işine gelmişti. 

“Ece, asıl bana ‘ağabey’ demen beni rahatsız etti. Neden dedin?” Toprak dürüstçe yinelemişti sorusunu. Hem bu kez sesinde az önceki şakalaşmadan eser yoktu. Gayet ciddiydi.  Ece de aynı tavırla yanıtladı. Artık gereksiz yanıtlara gerek yoktu. “Çünkü yanımızda başkaları vardı. Ayıp olurdu.”

“O kadar mı? Başka bir nedeni yok mu?”

“Olması mı lazım? Yok tabii.”

“O halde bir daha yabancıların ya da başkalarının yanında da deme.” Sesindeki ima Ece’nin çok hoşuna gitmişti. Gitmemesi gerekirken üstelik! Düşünceleri karışmış, kararları iptal olmuştu. Kendi içindeki savaşı belli etmeden dalga geçer gibi konuştu. “Ne oldu? Kendini yaşlı mı hissediyorsun? Ağabeylerim ne yapsın? Hele Eray ile aramda sadece iki yaş var. İşin doğrusu Eray’a da bazen demiyorum.”

“İyi yapıyorsun, ona da deme. Tabii bu benim sorunum olmadığı için konuşmak kolay. Sen bana deme de başkasına ne dersen de.”

“Senin yaşını bu kadar sorun edeceğin hiç aklıma gelmezdi.”

Toprak, onun bu kadar anlayışsız olmasının ardından kendinin duyacağı kadar bir sesle  “Benim de aklıma senin bunu yaşıma yoracağın gelmezdi.” dedi.

Ece duymuştu ama ”Efendim?” diyerek yeniden söylemesini bekledi.

“Geldik, hadi inelim.” dedi bu kez. Tam o sırada komilerden biri Ece’nin kapısını açtı. Toprak kendi tarafına gelen komisine anahtarlarını verip Ece’nin yanına gelip belinden hafifçe tutarak yönlendirdi.

Kapıya doğru adımını attığı an çocukluğundaki korkuları depreşmişti. Oysa tüm yol boyunca o ruh halinden eser yoktu. Sanki çatalı, bıçağı nasıl kullanacağını bilmeyen küçücük kız olmuştu yine. Derin bir nefes aldı. O artık tüm görgü kurallarını bilen, yurt dışında bile birçok davete ve seminere katılmış biriydi. Bu hezeyanlara hiç ihtiyacı yoktu. Tüm bunların ardında Toprak ile yan yana olmasının yarattığı duygusal karmaşa olduğunu biliyordu. İkinci kez derin nefes aldığında çok daha rahatlamıştı. Saçma olduğunu bilse de bunları engelleyemiyor sadece baş etmeye çalışıyordu. Neyse ki artık başa çıkacağı kadar basit sorunlar halini almışlardı.

Ece, lokantanın ön tarafındaki bakımlı bahçeyi zevkle inceledi. Dört mevsim yeşilliğini koruyan bitkiler ile yolun iki tarafına sınır çekilmiş, onların arkasındaki alana ise hem bodur ağaçlar hem de kış çiçekleri ekilmişti. Lokantanın dış kapısına geldiklerinde görevli kapıyı açtı. Soğuğun girmesini önleyen bu kapının ardından bir kapı daha geliyordu. Ece detayları fark ettikçe geldiği lokantanın kalitesini anlıyordu. Toprak iyi bir iş çıkartmıştı.
 
Ece’nin üstündeki montu alıp garsonlardan birine verdi. “Benim odama çıkartın.” Derken tüm elemanları sıra ile “Hoş geldiniz” diyordu.  Saat neredeyse iki olduğu için lokanta artık boşalmış sayılırdı. İki masada ikişer kişi oturuyordu. Onların da yemeklerinin bittiği masadaki kahve fincanlarından belli oluyordu.

“Bu kat yöresel yemekler verdiğimiz kat. Dünya yemeklerinden tatmak istersen üst kata çıkabiliriz. Kusura bakma önceden sormam lazımdı.”

“Yöreseli tercih ederim. Dünya mutfağında birçok mutfak damağıma hitap etmiyor.”

Bu yanıta çok şaşırmıştı Toprak. Onun hangi ülkelerin yemeklerini nerede ve kiminle denediğini merak etti. Onun hakkında bilmediği ne çok şey vardı. Aynı şekilde Ece de onun hakkında birçok şeyi bilmiyordu. Aklındakileri yaşamak istiyorsa aşılacak çok yol vardı. “Tamam, o zaman şöyle geçelim.” Bahçeye bakan masalardan birine yönlendirdi. Yine eli belindeydi. Bunu kibarlık olsun diye mi yoksa farklı nedenlerle mi yaptığını anlayamayan Ece gösterilen masaya doğru hızlı adımlarla yürüdü.

Cam kenarına oturan Ece bahçe kapısının önünde duran arabadan inen Didem’i gördü. “Arkadaşım geldi.” Toprak, Ece’nin karşısına oturacakken bunu duyunca ayakta beklemeyi uygun buldu.
 
Didem içeri girip ikisinin olduğu masaya doğru emin adımlarla yürüdü. Onun bu havasını hep çok beğenirdi Ece. Ama şu an Toprak’ın da gözlerini dikip onu izlemesinden hiç hoşlanmamıştı. Masaya gelen Didem’i kısaca tanıştırdı. “Toprak Bey, lokantanıza daha önce de gelmiştim. Yemekleriniz de ortamınız da çok güzel. Belirtmek isterim.” Bunları söylerken Ece’nin karşısındaki sandalyeye oturmuştu. Toprak da böylece ayakta beklemesinin ödülünü alıp Ece’nin yanındaki sandalyeye oturdu.

“Bundan sonra daha sık beklerim Didem Hanım.” dediğinde Ece kıskançlığının arttığını hissetti. Didem bu daveti kabul ettiği takdirde sık sık görecekti Toprak’ı…’Bana neler oluyor? Bunca yıllık arkadaşımı kıskanıyorum. Bunu bilse sanırım bir daha yüzüme bile bakmaz.’
Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #18 : 02 Ekim 2012, 08:07:09 »

18.Bölüm


Kısa süre sonra Ece düşüncelerinden dolayı utanç duymaya başladı. Çünkü Didem flört eden bir tavırla değil aksine son derece dostça davranıyordu. Zaten aksini düşünmüş olması kendi kabahati değil miydi? Didem bir zamanlar aklının nasıl Toprak’ta olduğunu biliyordu. Hatta hâlâ aklının Toprak’ta olduğunu da biliyordu. Arkadaşının davranışları sadece daha iyi tanımaya ve dostluk yapmaya yönelikti.
 
Siparişlerini verdikten sonra üçlü birbirini tanımaya çalışarak biraz muhabbet etti. Elbette daha çok Didem ile Toprak karşılıklı sorular soruyordu. Didem, Ece’nin kalbinde en azından bir zamanlar yer etmiş olan erkeği tanımak için uğraşırken, Toprak da Ece’nin arkadaşından bilmediği hayatı hakkında bilgi almak umuduyla konuşuyordu. Ece bu konuşmaların dışında kaldığı için biraz sıkılmıştı. Ara sıra Didem’in soruları sayesinde Toprak hakkında küçük yeni bilgiler alıyordu. Lokantasını nasıl bu hale getirdiği de o bilgilerdendi.

Yemekleri gelince konuşmaya ara verildi. Gerçekten çok lezzetliydi yiyecekler. Ece, kapı önünde yaşadığı paniği artık hissetmiyordu. Rahatlıkla yemeğini yiyor, her şeyin tadını alıyordu. Yemek ile birlikte Toprak da Ece ile daha çok ilgilenmeye başlamıştı. Onlar konuşurken Didem ikisinin hareketlerini dikkatle izliyor, bir bakışı bir hareketi yakalamaya çalışıyordu. Şu ana kadar gördüklerinden gayet memnundu.
 
“Şarap işi için çalışmalar nasıl gidiyor? Hâlâ niyetli misin?” Toprak, nedense vazgeçmesini bekler gibiydi.

“Evet, yakında bir Niğde yolu gözüküyor bana. Hatta bir hafta kadar sonra sanırım. Oradan alacağım epey malzeme var.”

“Zor olmayacak mı?”

“Neden?”

“Bağlar, atlar ve şarap işi. Şarapçılık çok zordur.”

“Biliyorum. Az yapmadık. Ama artık sadece bağcılık ve atlar beni kesmiyor. Atların benim için gün içindeki vakti bir saat kadar. Üstelik her gün ilgilenmem gerekmiyor. Seyislerim çok iyi. Bağların da işi belli dönemlerde yoğun! Şarapçılıktan sonra bile bana boş vakit kalır. Kısa süre sonra yeni bir şeyler daha araştırmaya başlarım.”

Söze karışan Didem, “O zaman bir koca bul ve çocuk yap. İş iş nereye kadar?” diye laf attı. Ece, Didem’e bakarken kaşlarını çatmıştı. Şimdi zamanı mıydı bu lafların? “O konuda acelem yok. Ağabeylerim gibi konuşma, ben halimden memnunum.”

Toprak, iki kızın arasındaki konuşmaya hiç dahil olmadı. Yine de Ece’nin evlenmeyi düşünmüyor olması hem sevindirmiş hem üzmüştü. Onu tanıdıkça daha çok tanımak istiyordu.

“Cevat kalfa ile aran nasıl?”

Ece, kısa bir an yüzüne baktı sonra gülümsedi ve “Sanırım biri kulağını çekmiş. Son zamanlarda işleri yaparken benimle inatlaşmıyor.” Bunu tahmin etmesi gerekirdi. Toprak onun için istemişti kendisini aramasını. O gün ne kadar sinirlendiğini anımsayıp kendine kızdı. Ön yargılar insanlar hakkında kötü düşünmeye ve yanlış karar vermeye sebep oluyordu. Düşüncelerin yönünü değiştirmeliydi. “Satış ilanlarınızı vermişsiniz. Müşteri var mı?”

“Sağda solda, eve uzak olan küçük iki üç bağı sattık. Eve yakın olanların parselleri büyük. Bölmek de istemiyoruz. En iyi teklifi bekliyoruz. Acelemiz yok.”

“En doğrusu bu olur. Büyük yatırımcı çıkarsa iyi para da verir. Küçültürseniz yok pahasına gidebilir.”

“Şu ara bağlık alanların dönüm fiyatları çok yükseldi. Aslında bu ne kadar böyle devam eder, tekrar düşer mi bilmiyoruz. O yüzden büyük alıcı çıkarsa hemen satabiliriz.”

“İki yüz dönümü alacak birini bulmak zor. Fiyatlar da devamlı yukarı doğru gidiyor. Orası size her sene yarım milyondan aşağı para kazandırmaz. Satarsanız bir kere alacaksınız parayı. Neden başına iyi bir ekip koyup devam etmiyorsunuz? Ben yine ara sıra bakarım. Hiç sorun olmaz.”

“Teşekkürler ama kız kardeşlerime haklarını vereceğini söyledi bile babam. Hepsini sattığımızda dört milyon gibi bir para elde edilecek. Herkese altı yüz binden fazla bir para düşecek. Hepsi bu hakları ile istediklerini yapabilmeli.”

Didem onları şaşkın gözlerle izliyordu. En sonunda dayanamayıp “Sizin bu bahsettiğiniz rakamlar nedir kuzum?” dedi. Ece şaşkın gözlerle bakan arkadaşına dönüp, “Toprak’ların bağları satılacak da alacakları paradan bahsediyoruz. Dört milyon lira gibi bir rakam eder, rayiçten satılınca.”

“Aman Allahım. Ben de bağ istiyorum. Bu nasıl bir rakam? Ben de çok kazandığımı sanıyordum. Yılda yarım milyon mu kazanıyorsunuz Toprak?”

“Biraz daha fazla! Şarap işi yapıyoruz daha kârlı.”

“Ece, ya siz ne kadar kazanıyorsunuz?”

“Biz de bir ile bir buçuk milyon gibi kazanıyoruz.”

“Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?”

“Bu net kâr değil. Vergi, işçilerin ücretleri ve diğer masraflardan sonra bir milyon iki yüz bin falan kalıyor.”

“Ece, sen matematik biliyor musun? Kızım bu rakamlar çok büyük.” Didem hâlâ şoktaydı. Bunca yıllık arkadaşının sahip olduklarının değerini asla tahmin edemezdi. Duydukça gözleri açılmıştı.
Toprak onun neden bu kadar şaşırdığını anlıyordu. Büyük bağ sahiplerinin gelirleri de mal varlıkları da çok fazlaydı. Didem’in şaşkınlığını yatıştırmak için “Evet, o yüzden bu paralarla yeni yatırımlar yapıyoruz. Mesela benim bu lokantamda iki senenin parası var. Kardeşlerim haklarını bana verdiler iki sene. Sonra ben onlara geri ödedim.” Diye açıkladı.

“Benim ağabeylerim de yeni bir dükkân açacaklar. İkisi de eşlerini orada çalıştıracak. Şirket adına kurulacağı için hepimizin olacak bir iş o da.”

“Ece, ben senin varlıklı biri olduğunu biliyordum ama bu kadarını tahmin etmiyordum. Yemeği sen ısmarlıyorsun.” Didem, bunca yıldır tanıdığı arkadaşının gelir düzeyinin bu kadar olduğunu ölse tahmin edemezdi.

“Bu yemek benden zaten! Kimse ısmarlayamaz.” Toprak gülümsüyordu.

Didem, aslında oldukça zengin olduğunu anladığı kişilere tuhaf tuhaf bakmaya devam ediyordu. Ama artık konu değişmiş, daha genel konulara dönmüştü. Üç insanın dünya görüşleri, olaylara bakışları açıları ne tam örtüşüyor, ne de çok zıt düşüyordu. Böylece konular konuları açıp rahat bir konuşma ortamı oluşmuştu.

Yemeklerinin neredeyse yarısı bittiğinde lüks lokantanın kapısının önünde iki kişi belirdi. İkisinin de üstündekilerin eskiliği hatta kirliliği evsiz dilenciler olduklarını gösteriyordu. Ece, garsonların ne yapacağını görmek için gözünün ucu ile takip ediyordu. Garsonlar kapıyı açıp iki erkeği içeri buyur edince Ece şaşkınlıkla elinde çatal öylece kalmıştı. İkisini de duvar dibindeki bir masaya aldılar. Masanın üstünde rezerve yazılı bir kart vardı. Bir başka garson hızlı adımlarla masadaki servisleri onlar için hazırlamaya başladı. Bir başka garson da siparişlerini alıyordu. Ece, gözünü ayırmadan ne kadar süre baktığının farkında değildi. 

“Neye bakıyorsun?” diyen Didem, arkasını dönüp de masaya oturtulan iki kişiyi görünce aynı şaşkınlıkla bakmaya başladı. Toprak, neye baktıklarından emin bir şekilde başını tabağından kaldırmadan “Baktığınızı hissederlerse üzülebilirler. Siz yemeğinize devam edin.” Diyerek kızları uyardı. Sonra da açıklamaya başladı. “Yıllar önce karar vermiştim. Hatta lokanta açmamdaki sebeplerden biriydi. Eğer bir gün bir lokantam olursa mutlaka kimsesizlere ya da sokakta yaşayanlara hizmet verecektim. O masa onların. İstedikleri zaman gelip oturabilirler ama yoğun olduğumuz saatlerde gelmek istemiyorlar. Benim için sakıncası yok. Yine de onlar düşünceli davranıyorlar.”

Ece gözlerinin dolduğunu hissediyordu. Gözyaşlarını zorlukla kuruttu ama yine de anlaşılır korkusu ile başını kaldırmadan konuştu. “Asıl düşünceli davranan sensin. Kaç kişi böyle bir şey yapar? Kaç kişi geliyor bir günde böyle? Zarara uğratmıyor mu seni? Duyan gelir!”

“Senin benim kadar yiyorlar. Bazen on-on beş kişi oluyorlar. Sıra ile geliyorlar. Kötü bir dönem geçirmedilerse birer gün arayla geliyorlar. Aslında her gün gelseler de sorun değil ama sanırım bıktırmaktan korkuyorlar. Maddi tarafı da sorun olmuyor. Bilen müşterilerim askıda ekmek uygulaması gibi askıda yemek ısmarlıyor. Bir kısmını onlar karşılıyor kalanı da bizden oluyor.”
Didem ağzı açık dinliyordu. Ece ise ne yiyebiliyor ne konuşabiliyordu. Son duyduklarından sonra gözünden süzüleni engelleyememişti.  Anlatılanların ardından yine geçmişe gitmişti. Toprak’ı suçladığı, kızdığı zamanlara! Dudaklarından döküldüğünü bile fark etmeden konuşmaya başladı. “Senin o zaman kızdığın ben değilmişim! Sen onlara kızmışsın! Ben yanlış anlamışım. Bunca yıl yanlış anlamışım, yanlış insanı suçlamışım!”

Toprak, gözlerini Ece’ye dikmiş onun sözlerinin ardındakini anladığını belli eden bir şekilde bakıyordu. En sonunda “Sana neden kızayım? O terbiyesizlere ağızlarının payını veremeyecek kadar küçük olduğum için kendime, öyle insanlarla görüştükleri için aileme kızdım. O sözleri söyleyenlere kızmadım, acıdım. Kendilerini insan sandıkları için ve onlarla aynı ortamda bulunanları aşağılayacak kadar terbiyesiz olduklarının farkında olmadıkları için acıdım. Ama sana o zaman hayran olmuştum. Burnunu dikip gidişin çok güzeldi.” Sözleri biterken eli ile o tek damla yaşın izini siliyordu.

Ece bunca yılın saçma üzüntüsünün birkaç cümle ile yok edilişinin ardından gülmeye başladı. Bu kadar basit miydi? Bitmiş miydi o yaşanılanlar? Evet bitmişti. Artık yemek de daha zevkli geliyordu. Didem ise ikisi arasındaki konuşmayı anlamamıştı. İkisinin birbirine bakışlarındaki anlamı, o yanağa dokunan parmağın hangi duygularla dokunduğunu ise kör bile olsa anlardı. O da artık daha keyifle yiyordu yemeğini.

Kısa süre sonra yemekleri bitti. “Kahvelerimizi benim büroda içelim. Hem de daha rahat koltuklara geçeriz.”

“Bu koltuklardan daha rahatı var mı? İlk geldiğimde de kalkmak istememiştim. Uyuyabilirim bile.”

“İşe gitmek istemiyorsun galiba? Bence mahsuru yok.” Ece de arkadaşı ile vakit geçirecek olmaktan mutlu olacağı için biraz baskı yapıyordu.

“Sabahtan beri nefes almadan çalıştım. Bugün başka davam yok ve yarının işlerini bile toparlayarak çıktım bürodan. Perşembeye kadar tatilim canım. Senle yarın ne istersen yaparız. Nasılsa sen gidince yine çok çalışacağım.”

Üst kata çıkarken iki kız da hesap ödemek için ellerini cüzdanlarına atınca Toprak kızdı. “Hesabın benden olduğunu söylemiştim.”

“Teşekkür ederiz, zaten ben askıda yemek için ödeme yapacaktım.” diyen Didem’i Ece de destekledi “Çok iyi fikir, ben de ödemek istiyorum.” Toprak onların bu teklifini geri çeviremeyecekti. Elemanlarına işaret edip askıda yemek tahsilâtı yapmalarını istedi.
Büroya girdiklerinde Toprak yine sigara paketini çıkarttı. Tam yakacakken Ece’nin bakışlarını görüp vazgeçti. “Kahvenin yanında iyi giderdi.” Derken çok genç ve masum gözüküyordu. Oysa Ece’nin yanıtı o kadar masum değildi. “Oksijen tüpleri ile kahve içmek zor oluyor. Deneme istersen.”

“Üzgünüm. Bırakmayı istedim ama beceremedim.”

“İstememişsin. İstesen bırakırdın.”

“Sana söylemek kolay.”

“Ben bıraktım. O yüzden bırakmak kolay değil, bilirim. Sadece babamın da senin gibi bırakmak istememesi yüzünden şu an yaşadıklarını görüyorum. Sana da, bırakmayı istemelisin, diyorum.”

“Sen ne zaman başladın sigaraya?”Toprak onun sigara içmiş olduğunu bile gözünün önüne getiremiyordu. Didem yüzünü kapatarak yanıt verdi “Benim yüzümden üniversitede başladı. Neyse ki bana da bıraktırdı.”

“Evet, arkadaşlar bazen kötü yola düşürüyor insanı.” Gayet doğal bir şekilde dil çıkarttı Didem’e. “Babamın hastalığı bize çok kötü ders oldu. Artık kimsenin elini sigaraya uzatacağını sanmıyorum. Didem de tavsiyeme uydu.”

“Mesaj alındı. Çaba harcayacağım emin olabilirsin.” Toprak hiç farkında olmadan ileri vade için bir söz veriyordu. Ece de fark etmeden kabul etti. “Sevinirim.”

Daha sonrasında keyifle kahveler içildi ve saat neredeyse dörde gelirken iki kız kalktı. Toprak onlarla konuşurken ara sıra işiyle de ilgileniyordu. O yüzden kızların kalkmamasını tercih ederdi ama daha fazla ısrar edememişti. Yine beklediğini ısrarla söyleyince Didem, “O zaman yarın akşam için bize bir masa ayırın. Dört kişilik olsun.” Dedi. Toprak’ın şaşkın bakışlarına aldırmadan “Sonra da bara geçeriz değil mi, Ece? Şu şaraplarınızdan tadarız. Ben Deniz’i arayayım da başka rezervasyon yapmasın.” diye devam etti.
 
Toprak diğer iki kişiyi merak ederken bar kısmını zar zor duymuştu. “Elbette” diyebildi. ‘Deniz… Hem kız, hem erkek ismiydi Deniz. Diğeri de acaba şu İsmail miydi?’  Tüm tadı kaçmıştı. Kızlar o kadar saat konuşmuşlar ama özel hayatlarından bahsetmemişlerdi. Kabahat kendisindeydi, neden sormamıştı ki? En azından Didem’e sorsaydı ya! Fırsatı kaçırmış olarak Didem’in elini sıktı. Sonra Ece’ye döndü ve elini uzattı. Aslında el sıkışmak yerine en azından yanağına bir öpücük kondurabilirdi ama canı sıkılmıştı. Yarın akşam yanında getireceği kişiyi düşünüp siniri bozulurken bir de ona bu kadar yakın olmayı düşünemiyordu. Ece onun yüzüne bakarak gülümsemiş ama karşılık alamamıştı. Saatlerdir yanında gülümseyerek duran adama ne olduğunu anlayamayan Ece vedalaşıp çıktı odadan.
Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #19 : 03 Ekim 2012, 08:24:58 »

19.Bölüm


 

Yatağında dönüp duruyordu. Kısa dalışları ise atlarının başına gelen kötü şeylerle dolu rüyalarla bozuluyordu. Tüm günü, yüzünde bir maske ile geçirmişti. Ara sıra unutsa da sıklıkla atlarının hastalandığı bilgisini yayan kişiyi düşünmüştü.  Kendi çiftliğinde çalışan elemanlara güvenmeyecekse kime güvenecekti?

Ali, Yakup ya da Recep! Bu üç isim aklında dönüp duruyordu. Hangisi bu bilgiyi birilerine vermişti? İzmir’e Ali ile Yakup gelmişti. Yakup eski elemandı, bu güne kadar tek sır dışarı çıkmamıştı. Recep çok yeniydi henüz. İyi tanımasa da hiç kimsesi olmayan biri olduğunu biliyordu. Kimse ile görüşmez, telefonlaşmaz, izin günlerinde köy kahvesine iner akşama kadar orada otururdu. Bu durumda geriye Ali kalıyordu. En büyük şüpheli oydu. Yine de kasıtlı bir şey olduğunu düşünmüyordu. Ona böyle bir davranışı yakıştıramıyordu. Adsız ile birlikte gelen seyisinin yine işsiz kalmayı göze alacağını sanmıyordu. Ama birileri ona para ve iş teklif etmiş ise belki de bildiklerini anlatmıştı. İyi ama kim ne isterdi Ece’den? Onun atlarını satamaması kime yarayacaktı? O atlardan alacağı para en fazla elli altmış bin lira kadar olurdu. Ece için çok büyük bir para değildi. Ama bunu seyislerin bilmesi mümkün müydü? Birileri adını mı karalamak istiyordu? Yetiştiriciler arasında böyle tipler olduğu söylenirdi ama bunun şehir efsanesi olduğunu sanıyordu Ece. Düşüncelerinin polisiye filmlere döndüğünü fark edip gülmeye başladı. Uykusuzluk ve kafa karışıklığı saçma sapan şeyler düşündürtüyor, diyerek uyumak için gözlerini kapattı. Düşünmek istemiyordu. İstememekle olmuyordu. Bu kez de gözünü kapatınca Toprak beliriyordu gözlerinin önünde. “Offff” diyerek yastığa yumruk attı.

Çok güzel geçen onca saatin ardından, uğurlanırken asılmış bir yüz ile karşılaşmak üzmüştü Ece’yi. Neden öyle davrandığını anlamadığı için Didem’in sorularını da yanıtlayamamış sadece ‘Aramızda bir şey yok, sen de gördün işte’ diyebilmişti. Oysa Didem’in konuştuklarına içerlemiş ve onun ‘Toprak boşta, desene’ demesi üzerine de kıskanmaktan kendini alamamıştı. Acaba, Didem gerçekten beğenmiş miydi? Ya Toprak? Onun hareketlerini gözünün önüne getirdiğinde Didem ile ilgilendiğini gösterir bir hareketini ya da sözünü anımsamıyordu. Fakat oturuş planlarına göre sık sık onun Didem’e baktığını fark etmişti. Acaba o bakışlar sandığı kadar masum değil miydi? 

Canı biraz daha sıkılınca uyumak da güçleşti. Yataktan kalkıp camın önüne yürüdü. Dışarıda sert bir rüzgar vardı. Bu yarın yapılacak yarışlar için dezavantaj oluşturabilirdi. Yarışlardan kazanılacak paralar çok fazla olmasa da kazanmak hoşuna gidiyordu. O yüzden de kendi atlarının yarışlarını kaçırmadan izliyordu. Yine kazanmak için dua edip yıldızsız gecede bulutların arasından gözükmeye çalışan aya baktı. Dolunay bulutların ardındaki hareleri ile yerini belli ediyor, hızlı geçen bulutlara şekiller veriyordu. Bir süre daha izledi. Yapmak istemediği ama yapmaktan kaçınamadığı şeylere geri döndü. Toprak ve ona karşı hissettikleri…
Çocuk denecek yaşta aşık olmuştu ona. İlk önce şehirden gelen çocuktu. O da o köyde doğmuştu ama uzun yıllardır şehirde yaşıyorlardı. Yazdan yaza görüyordu. Sonra yakışıklı şehirli çocuk olmuştu. Ve bir gün anlamıştı onu sevdiğini. Henüz on üç yaşındaydı. Gece yatarken hep biraz daha büyüdüğünde onunla evleneceğine dair hayaller kurardı. Sabah ilk işi yine onu düşünmek olurdu. Oysa Toprak onu köylü kızı olarak görüyordu. Ağabeyleri ile konuşurken hep şehirdeki hayatından konuşuyor ve oradaki kızları anlatıyordu. İzmir’in güzel kızlarını dinlemek Ece’yi deli ediyordu. Bir yıl boyunca büyük aşkıydı Toprak. Kızsa da, onun gözünde pek değerli olmadığını sansa da aşkı büyümeye devam ediyordu. Toprak ise on dört yaşına gelmiş Ece ile konuşup gülse de şehre döndüğünde onu unutuyordu.

Sabah satışlara gelişi ve yanından hiç ayrılmaması yine yıllar önceki duyguları ateşlemişti.  Sakin gözükmeye çalışsa da içindeki heyecanı bastırmakta çoğu zaman güçlük çekmişti. Yemekte olanlar, sonra odasındaki konuşmalar sanki o eski duvarları yıkmış ikisini yakınlaştırmıştı. Tüm hayallerinin yerle bir olması da aynı zamana denk gelmişti. Uğurlarken asık suratlı bir Toprak vardı karşısında. Acaba onu çok oyalamış ve işlerini, hatta belki de bir randevusunu mu aksatmışlardı? Düşüncesizlik ettiklerinin farkına şimdi varıyordu. Elbette ya, kız arkadaşı olmaması mümkün müydü? Kim bilir ne kadar zorda bırakmışlardı onu. Kendisinin bu kadar rahatlıkla onu oyalaması affedilir hata değildi. Kibarlığından ses çıkartmamış olmalıydı. Ece, bunu kabullendiği an içindeki umut kalelerinin yıkıldığını hisseti. Kendi kendine hayallere kapılmış, o hayallerden uyanışı çok ani olmuştu.

Artık umutlarının bir yana bırakılması gerekiyordu. Son kez gökyüzüne baktı. Ay hâlâ bulutların ardındaydı. ‘Sen de umudunu yitirdin sanırım?’ dedi fısıltıyla. O an Ece’ye inat bulutlar çekildi ayın önünden. Bir anda tüm sokak aydınlandı. ‘Anladım. Her ne olursa olsun umudumu yitirmeyeceğim.’ Diye fısıldayıp, kendisine gülerek yatağa doğru yürüdü. Artık kesinlikle uyumalıydı.

Başını yastığa koyduğunda aklına gelen son şey gözyaşını silen ve bunu yaparken gözlerine bakan Toprak idi…


Toprak, lokantadaki masanın yerini söyledikten sonra işlerine döndü. Aklı dünden beri diğer iki kişinin kim olacağına takılmıştı. Didem güzel ve konuşkan biriydi. Öyle olmasına rağmen kimlerle geleceklerini söylememişti. Deniz’in kim olduğunu anlamamıştı. Ece, İzmir’e sık geliyordu. Bu gelişlerinin ardında bir erkek olması çok da şaşılacak bir şey değildi.
Bara çıktıklarında görürdü kiminle geldiklerini. Ondan önce yanlarına gidip ilgilenmeyi düşünmüyordu bile. Mecbur olmasa orada da görmeyi istemezdi. Hayır isterdi. Kiminle geleceğini çok merak ediyordu.

Dün ne kadar güzel vakit geçirmişlerdi. Ne vardı başkalarını getirecek?


İki genç kız biraz nefes almak ve dinlenmek için Kordon’a gittiler. Denizden esen rüzgâr iliklerine işliyordu. Ece atkısını burnuna kadar çekmişti. Didem de kendisinden farksızdı. Biraz daha yürüdükten sonra çay bahçelerinden birine oturdular. Bahçe kısmını şeffaf plastik perdeler yerine camlarla kapatan mekân çok sevimliydi. Çiçeklerin kapladığı köşelerde gizlenmiş ısıtıcılar camlı bahçe kısmını da oturulabilir hale getirmişti.   Daha fazla ısınmak isteyen sevgililer birbirine sarılarak oturmuştu. Kızlar garsona kahve söylediler. Denizi izlerken yanlarındaki soba sayesinde ısınmaya başlamışlardı. Rüzgârla gelen iyot kokusu hoşuna gidiyordu Ece’nin. Çalan telefon ile toparlandı. İsmail’in adını görünce gülümsedi. “Merhaba, İsmail” Didem hemen doğrulup konuşmayı dinlemeye başlamıştı.

İsmail’in sesine gülümsemesi yansımıştı. “Nasılsın Ece?”

“İyiyim ya sen?”

“Ben de iyiyim. Niğde’ye gidecekmişsin. Haberini aldım. Onun için arayayım dedim.”

“İyi yaptın. Haber verecektim sana. Alabileceğim epey bir şey var. Bakalım gidip yakından göreyim de.” Ece, gelen telefonu Niğde ve şarap işine bağlamıştı. İsmail’in başka bir niyeti varsa da, şu an kimseye umut verecek durumda değildi. Kafası karışıkken saçma kararlar verebilirdi. Sonra onun yaptığı iyiliğe karşılık kalbini kırmamak için “Üretime geçtiğimizde bir ara gelip gezersin fabrikayı.” dedi. Uzun vadeye verilmiş belirsiz bir söz…

“İsterim.” Yanıt fazla coşkuluydu. Ece bundan sonraki konuşmalarda arayı biraz daha açmayı umuyordu. “Niğde’den istediğin bir şey var mı?”

“Teşekkür ederim, yok. Sen dikkatli git gel yeter.”

“Tamam, görüşürüz.” Diyerek telefonu kapattı. Tam Didem’in soru dolu bakışlarına yanıt verecekken yeniden çalan telefonu ekrana bakmadan açtı. “İsteyecek bir şey mi geldi aklına?”

“Anlamadım?”

“Ah Toprak! Kusura bakma İsmail sandım seni.” diyerek yanıtladı telefonu. Neden ekrana bakmamıştı ki? Şimdi gereksiz bir açıklama yapmıştı.

Toprak “Telefon bekliyorsan kapatayım.” dedi. Sesi yine bozuk muydu? Ece, daha fazla konuşturmak için fırsatı kaçırmadı. “Yok beklemiyorum. Arkadaşa, Niğde’den bir şey istiyor mu diye sormuştum. Aklına bir şey geldi sandım. Sen nasılsın?”

“Ben iyiyim, yerleriniz ayrıldı diye haber vereyim dedim.” Daha normal çıkıyordu sesi.

“Teşekkürler.” Yüz yüzeyken soramayacağını düşündüğü soruyu dile getirdi hemen. ”Seni de meşgul ettik dün. Umarım işlerini aksatmamışızdır?” Dün gece aklından geçenleri soramayacağına göre, bu kadarıyla yetinecekti. “Hayır, aksatmadınız. Çok iyi vakit geçirdim. Sen ne yapıyorsun şimdi? Didem ile gezecektiniz!”

“Kordonda bir çay bahçesinde keyif yapıyor ve denizi izliyoruz.”

“Neden buraya gelmediniz? Ah pardon başka işlerin olabilir.”

“Evet birazdan Müfit amcanın kızı ile buluşacağım. Sen hatırlar mısın Müfit amcayı? Veterinerdir.”

“Anımsıyorum sanırım. Ama kızını çıkartamadım” İşte bu iyiydi. Bir kızla buluşacaklardı.

“Gül burada yaşıyor. Yeni evlendi. İşten çıkıp gelecek. Birazdan burada olur. Az onunla otururuz, sonra eve gider, iki saat sonra da lokantada oluruz. Seni görecek miyiz?” Onun sorusunu duyan Didem, başparmağını kaldırmış onayladığını belli ediyordu. 

“Sanırım. Selam söyle diyeceğim ama tanımıyorum. Akşama görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Ece, telefonu kapattığında biraz daha neşeliydi. Toprak, merak etmiş ve resmen bahane uydurarak aramıştı. Akşam da görecekti. Fincanındaki son yudumu içtiğinde yüzünü buruşturdu. Buz gibi olmuştu kahve…

“Kahvenden başlayacağım şimdi. Kızım neler oluyor? Bunca zaman kimse yokken şimdi peşinde iki erkek var. Neler oldu sana?”

“Ağzı bozuk avukat! Ne olacak, boşa kürek çekilen bir ortam yaratılıyor. İsmail benimle, ben de Toprak ile uğraşacak ama elimiz boş kalacağız.”

“O işler öyle olmaz kuzum. Hadi yeni kahve söyleyelim benimki de soğumuş.”

Yeni kahvelerini içerken Gül gelmiş, Ece ile biraz hasret giderdikten sonra Duman için iyi bir dişi bulmak maksadıyla hayvan barınağına kısa bir ziyaret yapmışlardı. Çok uygun bir dişi vardı. Gül kısa süre içinde kontrollerini yapıp barınaktan çıkışını gerçekleştirdi. Ece Cuma günü uğrayıp alacak ve Duman’a sürpriz yapacaktı.


Toprak, bulduğu bahane ile açtığı telefonu biraz daha rahatlamış olarak kapatmıştı. Yine de ‘İsmail’ sanılmak ve akşama kimlerle geleceğini bilmemek canını sıkıyordu. Bu İsmail her yerden çıkmaya başlamıştı. Acaba aralarında ne vardı? Ama bir şey olsa akşam başka biri ile buluşacak değildi ya? Ece öyle biri değildi! Hem İsmail ile yakın olsalar Niğde’den bir şey isteyip istemediğini bir hafta önceden sormazdı. Kafasından İsmail’i silmeye karar verdi. Doğru bir karar verdiğini umuyordu.
 

Ece ve Didem hazırlanmış, Deniz ile kardeşi Derya’nın gelmesini bekliyordu. Saat neredeyse sekiz olmuştu. Nihayet telefon çalıp geldiklerini haber verince çantalarını alıp aşağı indiler. Taksi ile gitmeyi tercih etmişlerdi. İçecekler ve eğleneceklerdi.

Taksiden inip lokantanın orta katının kapısına doğru yöneldiklerinde görevliler hemen kapıları açmaya başlamıştı. Önce yine dış kapı açılmış kızlar iki kapı arasına alındıktan sonra iç kapı açılmıştı. Enerji tasarrufu için basit ama etkili bir önlem olduğu su götürmezdi. Sıcak hava perdelerinin yüze bir anda çarpan suni sıcaklığındansa bu çok daha akıllıcaydı.

Masalarına geçtiklerinde kızların hepsinin yüzü gülüyordu. Garsonların tamamı gelenlerin patronun arkadaşı olduğunu öğrenmiş daha da yakından ilgileniyordu. Kızlar yiyeceklerinin siparişini verdikten sonra konuşmaya daldılar.

Kat müdürü Gencer, Toprak’ın odasına telefon açıp misafiri olan bayanların geldiğini haber verdi. Toprak, verilen bilginin detayını sorup sormamak için tereddüt etti. Sonra dayanamayıp “Bayanlar mı? Hiç erkek yok mu?” diye sordu. Aldığı yanıttan sonra keyfi yerine gelmişti. Dört kız gelmişti yemeğe. İşte bu en güzel haberdi. Tam elini uzatıp bir keyif sigarası yakacakken durdu. Ece içmesini istemiyordu. Biraz zorlanacak olsa da bırakacaktı sigarayı. Telefona “Onların hesapları ödendi, Gencer. Ve rahat bırakın hanımlar rahat muhabbet etsin.” dedi.

“Anlaşıldı patron.” Gencer telefonun ucunda gülümsedi. Çünkü önceki talimat, indirim bile yapılmaması yönündeydi. Rahat bırakılmaları ise su doldurmak için ya da küllük temizlemek için masaya hizmet edenlerin bu hizmeti hızlı, sessiz ve gerek duyuldukça yapmaları demekti.
Ahizeyi yerine koyduktan sonra rezervasyonların olduğu ekrana baktı. İşler iyiydi. Keyfi yerindeydi. Kim bilir belki Ece daha sık gelirdi İzmir’e. Hem zaten kendisinin köye gitmesi için nedeni kalmayacaktı. Yenge için ara sıra gitse de bu Ece’yi görmek isteyeceği sıklıkta olamazdı. Belki karşılıklı planlar yapar ve bir arada vakit geçirmeyi başarırlardı.

Artık aklında onunla görüşmekten başka bir şey yoktu. Ece bu konuda ne düşünüyor bilmiyordu ama artık içindeki umudu bastırmıyordu. Bir arada olmanın yolunu bulacaklardı. İçinde uyanan heyecanı bastırmak için aldığı derin nefesler işe yaramayınca kalkıp camı açtı. Serin hava yüzüne vurduğunda biraz rahatladı. Derin nefeslerin ardından yüzündeki gülümseme ile yerine oturdu. Soğuk hava iyi gelmişti.
Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #20 : 04 Ekim 2012, 08:04:50 »

20.Bölüm


 


Kızlar yemeklerini bitirip kahvelerini sipariş edene kadar Toprak hiç gözükmedi. Ece onu göreceğinden emindi ama gece ilerledikçe hayal kırıklığı yaşamıştı. Gözü devamlı kapı tarafındaydı. Her girene umutla bakıyor, hayal kırıklığı ile başını eğiyordu. Deniz ile Derya fark etmese de Didem olan bitenin farkındaydı. 

Ece, bara çıkabilmek için hesabı istediğinde ilk şoku yaşadılar. Toprak ortalıkta yoktu ama hesaplarının ödendiği bilgisi onun kızların masası ile ilgilendiğini gösteriyordu. Ece hem mahcup olmuş hem de neden ortaya çıkmadığını daha çok merak etmişti.

Kızlar tek tek teşekkürlerini ilettiler garsona. Sonra da bara çıktılar. Kendilerine cam kenarında bir masa ayrılmıştı. Küçük sahneyi de gören ve neredeyse tüm salona hâkim bir masaydı. Yerlerine oturduktan sonra garson siparişlerini almak için geldi. 

Kızların ilk tercihleri alkolsüz sıcak içecekler oldu. Uzun zamandır görüşmeyen insanların ilk karşılaştıklarında yaşadığı konusuzluk dönemi geride kalmış, laf lafı açmış ve tüm gece neredeyse hiç susmadan konuşmuşlardı. Deniz’in evlenecek olması zaten konuları kendiliğinden açıyordu.
 
Ece iki gün sonra geri dönecekti ve ilk kez köyüne dönmek zor geliyordu. Bu kez çok güzel geçmişti gezisi. İlk gün yaşadığı olumsuzluk bile artık umurunda değildi. Atları ile eve dönünce ilgilenecekti.
 
Saat neredeyse on bir olduğunda barın küçük sahnesinde bir hareketlenme oldu. Bir erkek elinde gitarı ile sahnedeki sandalyeye oturdu. Loş ışık neredeyse hiçbir yerini aydınlatmıyor, gizemli bir hava yaratıyordu. Çok kısa bir akort sonrası çalmaya başladı. Klasik gitarın sesi barı doldurmuş, az önceki uğultu yerini çok daha dingin bir ortama bırakmıştı. Herkes neredeyse sessizlik anlaşması yapmış gibi canlı müziği dinliyordu. Genelde bilinen klasik gitar parçalarını peş peşe çalan sanatçı, bir süre sonra yine çok bilinen Türkçe parçaları çalmaya başlamıştı. Bilenlerin mırıldandığı parçalar ortamın ısısını da yükseltmişti. Masalardaki mumların alevleri ile kumsaldaki ateşin alevi kıyaslanamasa da yarattığı hava çok güzeldi.

Ece bu müzik ile en güzel gidecek kırmızı şarabı sipariş verdiğinde Didem ile Deniz de ona katıldı. Derya yaşının asiliği ile bira isteyince kızların itirazlarına hedef olmuştu. İmdadına yeni başlayan parça yetişmiş, kızlar gibi o da susmayı tercih etmişti. Ta ki masalarına bir şişe şarap ile yaklaşan garsona kadar!

“Bizim şarabımız bitmedi daha” diyen Ece’ye verilen yanıt bunun arka masada oturan beyler tarafından gönderildiği idi. Dördü de dönüp üç erkeğe baktılar. Sonra garsona dönerek teşekkürlerini ilettiler ve şarabı iade ettiler. Erkekler ısrarcı olmamış, aynı garsonla özür dilediklerini belirten bir not iletmişlerdi.

Gece bu olayla tadı kaçmayacak kadar güzeldi. Kızlar çalan müziğin etkisinde keyifli konuşmalarına devam ediyorlardı. 

Didem bir ara tuvalete gitmek için kalktığında kendilerine şarap gönderen erkeklerden biri onu takip etmiş ve tanışmak istediğini belirtmişti. Didem adamın hareketlerine bakıp onun sarhoş olmadığına ve kendisine gereğinden fazla yaklaşmadığına kanaat getirip kibarca “Teşekkür ederim ama erkek arkadaşım bundan memnun olmaz. İyi akşamlar.” diyerek tuvalete girmişti. Çıktığında o erkeğin masasına dönmüş olduğunu görüp rahatladı. Belki gerçekten beğendiği için yaklaşmıştı ama böyle tanışmalardan hoşlanmıyordu. Neyse ki adam da ısrarcı olmamış,  gecenin zehir olmasına sebebiyet vermemişti. Masaya gidip arkadaki masayı görmeyecek şekilde oturdu.

Gitar ile çalınan parçalar devam ettikçe salondaki ses de yükselmeye başlamıştı. En baştaki sessizlik yerini mırıltılı konuşmalara bırakmıştı. Ece’lerin masası da mırıltıyla konuşan masalardandı. Yine de kulakları müzikteydi. Sadece gitar sesi ve şarap ile geçen saatler herkesi mutlu ediyordu. İçlerinde sessiz olan bir kişi vardı… Didem!

“Ne oldu? Sıkıldın mı kalkalım mı?” diye sorduğunda arkadaşı kısaca az önce olanları anlattı. Ece, bahsi geçen masayı daha rahat görebilecek durumdaydı. Başını hafifçe çevirip masaya baktı. Ortada oturan bakışlarını masaya dikmiş sessizce kadehindeki içkiyi yudumluyordu. “Bu ışıktan anlamak güç ama sanırım adam siyah saçlı. Uzunca bir yüzü var. O mu?”

“Diğerlerini görmedim ki bileyim. Dur ya, içinde siyah balıkçı yaka kazak var.”

“İki kişinin ceketinin içinde kazak var. Renkleri gözükmüyor.”

“Siz ikiniz ne fısıldaşıyorsunuz?”

“Bekleyin iki dakika. Anlatırız. Kazaklılardan birinin ceketi sanırım kırçıllı. Düz renk gibi durmuyor.”

“Tamam odur. Ortadaki o mu?”

“Evet ve emin ol başka yere kafasını çevirmiyor. Kilitlenmiş olarak sana bakıyor.”

“Bu karanlıkta nasıl anladın bana baktığını? Bu masada dört kişiyiz.”

“İçime doğdu. Didem sen demedin mi adam tanışmak istedi diye. Dur ben de bir tuvalete gideyim bakalım benimle de tanışmak isteyecek mi? Sonra da diğerlerini yollarız sıra ile.”

“Tamam ya, gece için eğlence arıyordur. Hadi boş verelim de eğlenelim.”

Kısaca kızlara da anlatıp olayı kapattılar. Didem adamın kafasına neden takıldığını bilmese de artık arkadaşları ile eğlenmeyi tercih ediyordu. Hem zaten sevgilisi olduğunu söylemişti… Düzgün bir erkek böyle bir yanıttan sonra ilgisini göstermeye devam etmezdi.

Gitarist ara verdiğinde saat gece yarısını geçmişti. Geldiği gibi sahnenin arkasındaki perdeden kayboldu. Beş dakika geçmeden Toprak kızların masasındaydı. Önce hepsine hoş geldin dedi. Sonra arka masadan aldığı boş koltuğu Ece ile Didem’in arasındaki boşluğa yerleştirdi.
Oturduktan sonra kızlarla tanışmıştı. Ece’ye yemekleri beğenip beğenmediğini sordu. Ece kısık sesle ve Toprak’ın kulağına eğilerek, “Yemeği de buradaki şarapları da az önceki müzisyeni de çok beğendim. Senin gitar çaldığını bilmiyordum.” dedi. Toprak şaşkın bakışlarını Ece’nin yeşil gözlerine dikti. “Nasıl anladın? Yüzüm gözükmüyor ki!” dediğinde güldü Ece. “Ellerin gözüküyor.” Toprak ellerine baktı. “Ellerimden mi tanıdın beni? Bunu beklemiyordum.”
Ece yemeğe gelmediği için barda yanlarına gelmesini ummuştu. Dakikalar geçtikçe hayal kırıklığı yaşamaya başlamışken gitaristi görüp rahatlamıştı. Nasıl anladığını kendisi de tam bilmiyordu ama ellerini görür görmez o kişinin Toprak olduğunu anlamıştı. “Tanınmayı beklemediğin belli. Çok güzel çalıyorsun. Gerçekten çok beğendim. Bir ara ben de bir arkadaştan gitar dersleri almıştım ama sıfır yetenek olduğuma karar verince bir daha bana ders vermedi.”

“Kimdi o arkadaş?” Toprak sorunun patlar gibi çıktığını fark edip kendisini frenlemek istedi.
“Üniversiteden biri.” Ece onun merakla sormasından hoşlanmış, merakını tatmin etmek yerine körüklüyordu. Frenlemekten ne kastettiğini bilemeyen Toprak bu kez biraz daha artmış bir sinir ile sordu. “Kim o üniversiteden biri Ece? Erkek mi?”

“Burada ışıklar az, İlkay mısın, Eray mı? Tanıyamadım seni.”

“Onlardan daha fazla merak ettiğim kesin. Ayrıca yeteneksiz olduğunu anladıktan sonra o herifle bir daha görüşmediğini umuyorum.”  Toprak oyun oynamaktan, sakince beklemekten ve acabalarla yaşamaktan sıkılmıştı. Hazır Ece de içtiği iki kadeh şarap ile daha yumuşak bir ruh haline bürünmüşken duygularını gizlemeyecekti. Ne olursa olsun, diyordu. Ece, biraz yan dönüp onun gözlerine baktı. Söylediği cümleye kırılmıştı. Üstelik kızmıştı da. “Senin gitar dersi verdiğin birileri oldu sanırım. O derslerin nasıl geliştiği de belli oluyor.” Toprak onun iğnelemelerini hiç umursamadan, “Ece, Didem’e sorsam sanırım yanıtını alırım. Ne dersin?” dedi.

Ece onun yüzüne baktı. Bu tavır, bu kıskanç ve baskıcı yapı çok da normal değildi. İnsan ilgilenmediği birisi için böyle şeyleri merak etmez diye düşündü. Çok kısa bir an onun gözlerindeki ilginin gerçek olduğunu gördü. İçindeki umut ağacı o kadar hızlı büyümüştü ki dudaklarından dökülenlere şaşıramadı bile. “Sen böyle bir soru sorup kızların sana yapacaklarına razıysan benim için sakıncası yok. Sor tabii.” dedi. Ne kadar umutlanırsa umutlansın onun sormaktan vazgeçeceğini düşünüyordu. Toprak, blöf yapmadığını göstermek için hemen Didem’den tarafa döndü ve “Ece’nin üniversitede gitar dersi aldığı herif kimdi?” diye sordu. Bu hiç de duygularını saklamaya çalışan birisinin davranışı değildi. Aksine dört kızın muhabbetine malzeme olmak umurunda bile olmamıştı. Deniz ile Derya da Toprak’ın sorusu ile susmuş Didem ile Ece arasında bakışlarını gezdiriyordu. Didem o yılları anımsayınca önce Ece’ye bakmış onun gülen yüzünü görünce “Şu kumral olandı değil mi? Adı neydi onun?” düşünür gibi yapıp Ece’ye döndü. “AAA sen de anımsamıyor musun Ece? Neydi ya?” Toprak’ın yüzünden kızgın olduğunu anlayınca uzatmadı. “Anımsadım, Şule değil miydi? Şu grubu olan kız? Senin ne kadar yeteneksiz olduğunu anlayınca bırakmıştı ders eziyetini. Eziyet diyorum Toprak çünkü onlar çalışırken ben de odada oluyor ve gitarın telinden çıkan o cıyaklamaları dinliyordum. Odadan kaçsan da kurtuluşun yok çünkü ev küçük. Gece yarısı sokağa da atamıyorsun kendini.” Didem gülerken diğer üçü de ona katıldı.

Toprak başkalarına göre hayatının hatasını yapmış olabilirdi ama kendisine göre kızların dördünün de kalbini çalmıştı. Ece ile başlama ihtimali olan ilişkilerinde üçünü de yanına çektiğinden emindi. Kızların küçük oyununa gülmeye başladı. Ece’nin kulağına eğilip, “Söyleyeyim de hesaba eklesinler bu şakanızı.” dedi. İçi rahatlamıştı. Onun hayatındaki erkeklerin kendisi için bu kadar büyük sorun olmalarından hoşlanmıyor ama kendini engelleyemiyordu.

“Ah evet lütfen burada bari hesabımızı ödeyelim. Çünkü kendimizi beleşçilik yapıyor gibi hissediyoruz. Gerçi Deniz zaten bizi buraya getirecekmiş ama yine de kendimizi zorla davet ettirmiş gibi olduk. Deniz nişanlısı ile sık sık geliyormuş buraya.” Toprak kızların da duyacağı şekilde “Bu gece hesaplarınız tamamen ödendi. O yüzden hiç yorma kendini. Kızlar başka zaman öderler. Ama sen burada kesinlikle hesap ödeyemezsin.”

Toprak o kadar rahatlamıştı ki ilgisini belli etmekten çekinmiyor aksine iyice anlaşılsın diye uğraşıyordu. Ece de bu ilgiye karşılıksız kalmıyordu.   

“O zaman hissedar falan olayım. Böylece sermaye koyarım. Kendimi iyi hissederim. Yoksa adım beleşçiye çıkacak.”

“İyi şaraplarından bana iki şişe getirirsin, o şekilde ödeşiriz.”

“Anlaştık.”

Didem bir gün önce öğrendiği rakamlardan sonra onların çok rahatlıkla birbirlerine ortak olabileceklerini biliyordu. İkisinin de kendisinde yarattığı intiba çok değişmişti. Ece’yi zaten yıllardır tanırdı. Toprak da onun gibiydi. Bu kadar varlıklı birilerinin deli gibi çalışması, iş hacmi yaratması ve gelirlerini ortaya sermeden yaşaması inanılır gelmiyordu.
 
Toprak ertesi gün de görüşebilmek istiyordu. Ayarlama yapabilmek için bilmesi gerektiğinden yarış saatlerini sordu. “Bu ay tüm yarışlar üçten sonra. Önümüzdeki ay da öyle. Nisandan itibaren akşama alınacak.”

“Üç hafta sonrası kesin mi?”

“Evet, o yarışa girecek bir atım.”

“Çok var.” Sessizliğe gömülen Toprak o süre içinde mutlaka köye gideceğini biliyordu. Üç hafta bekleyemezdi gelmesini. “Ben köye gelirim.” Dediğinde Ece onun ne demek istediğini doğru anladığını umuyordu. Yine de az önceki şakacı tavrına devam etti. “Yengeye mi?”

“Ya evet yengeme!” Toprak ters ters bakarak “Seni görmek için geleceğim Ece. Bunu anlamıyor musun?” dedi. Kartlarını daha açık nasıl oynayabilirdi? Ne Ece’den ne de diğer kızlardan gizlemeye çalışmıyordu hislerini.

“Anlıyorum ama doğru anladığımdan emin olmak için senin söylemeni bekledim. O zaman haftaya perşembeden sonra gel. Çünkü Niğde’ye gideceğim. Pazartesi gidip sanırım Çarşamba döneceğim.” Ece bu konuşmanın bir çeşit randevu olduğunu biliyordu. Bu akşamdan sonra bir şeyler değişecek miydi? Acele karar vermek yerine zamana bırakmak en doğrusuydu. 
Toprak kolunu çoktan onun sandalyesinin arkasına atmış, eğilmiş kulağına konuşuyordu. “İşlerimi ayarlar ayarlamaz geleceğim. Ararım zaten seni. Daha uzun bir süre geçmesine izin vermem. Sakın işlerini uzatma Niğde’de.” Bir eli ile elbisenin kollarındaki yırtmaçlardan açıkta kalan tenini okşuyordu. Ece tüm vücudunun ürperdiğini hissediyor, bunu da saklamıyordu. Onların yakınlığını izleyen kızlar kendi aralarında konuşmaya başlamış ikisini biraz rahat bırakmıştı. “Uzamaz, merak etme. Toprak… Bağları sattıktan sonra ne olacak?” Şimdiden o günleri düşünmek çok da mantıklı değildi ama olacakları düşünmek, onu uzun zaman göremeyeceğini bilmek canını yakmaya başlamıştı bile.

“Bilmiyorum ama bir çözüm bulacağız. Seni görmeden duramam.” Toprak kızlara bakıp kendi aralarında konuştuklarını görünce sandalyesini biraz daha yaklaştırdı. Artık çok daha yakındı. Keşke kızlara minderlerde yer ayırtsaydım, diye düşünüyordu. Orada neredeyse çiftler kucak kucağa oturuyordu. Ama erkeklerle geleceklerini sandığı için kendi mekânında o kadar yakınlaşmalarını istememişti. Ece ile şu anki aşamaya geleceklerini tahmin etse minderlere oturtur, rahat rahat da sarılırdı. Acaba çok mu hızlı düşünüyordu? Bir şeyleri hızlandırmak mı istiyordu? Kayıp on yılı telafi etmek miydi amaç? Hayır, on yıllık kayıptan sonra hızlı oldukları söylenemezdi. Kendilerine ikinci bir şans verilmişti. Bu şansı iyi değerlendirmeleri gerekiyordu. Yine de gereğinden hızlı davranıp bir hata yapmak istemiyordu.

Ece dünden beri aklında olanları söylemek istedi. O da eğilip kısık sesle,“Yemekte yanımıza uğramadın. Dün de surat astın biz giderken. Beni görmek istemediğini düşünmüştüm. Meğer yanılmışım.” dedi.

Toprak, onu üzdüğünü anlayınca az önce aklından geçeni yaptı. Omzuna sarıldı ve kendisine doğru çekti. “Çünkü üzüm gözlü cadı, dört kişilik yer isterken onların da bayan olduğunu söylemediniz. Şu İsmail denen adam her yerden çıkınca yemeğe de geleceğini düşündüm. Deniz kız mı erkek mi belli değildi. Tüm öğleden sonram ve bu akşama kadar olan zamanımı sinir harbi içinde geçirdim.” Bunu söylerken bile sesindeki kıskançlığı gizleyemiyordu. “Yemekte de sizleri rahat bıraktım ki muhabbet edebilesiniz. Bak, ben geldiğimden beri sen onlara katılamıyorsun.”

“Evet ya kızlar ne konuşuyor acaba?” diye yerinde doğrulurken Toprak’ın kolu boşlukta kalmıştı. “Ben gideyim bari. Sen rahatsız oldun.” Ece gülmeye başladı. “Şaka yaptım. Eminim onlar da bizi konuşuyordur. Biz de katılalım onlara. Böyle ikilik olmasın. Soracakları varsa da sana direkt sorsunlar sonra beni sıkıştırmasınlar.”

“Beni yem olarak onlara atıyorsun yani!”

“Gerekirse korurum, korkma.”

O andan sonra beş kişi konuşmaya ve içmeye devam etti. Saat ikiye geldiğinde kızlar kalkmak istedi. Ece de onlarla kalkmak zorundaydı. Oysa Toprak ile birlikte olmak çok hoşuna gidiyordu. Toprak da kalmasını tercih ederdi ama onun da hesapları toplaması gerekiyordu.

Masadan kalktıklarında arka masada oturan erkekler de ayağa kalktı. Yanlarından geçerken ortada oturan erkek “İyi geceler Toprak, sonra seni arayacağım.” Dedi. Onun sesini duyan Didem merakla baktı. Ama erkeğin bakışları Toprak’ın üstündeydi. Didem’den tarafa bakmıyordu.

“Murat, görmedim sizleri.” diyerek sarıldı genç erkeğe. “Ara tabii, kusura bakma arkadaşlarımı uğurlayacağım.”

“Sorun değil. Ben de olsam onlarla ilgilenirdim.” deyince Toprak biraz dikleşti ama onun baktığı kişinin Ece olmadığını anlayınca gülümsedi. “Yarın konuşalım. Ara beni. İyi geceler.”

Çağırılan taksiye binerlerken hepsi ile tek tek vedalaştı Toprak. En sona Ece kaldı. Onun elini sıkarak binmesine izin vermedi. Kendine çekerek tek yanağını öptü ve uzaklaşmasına izin vermeden kulağına, “Rüyalarında beni gör, iyi geceler.” dedi.
Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #21 : 05 Ekim 2012, 08:13:16 »

21.Bölüm





Deniz ile Derya yanlarında oturan Ece’yi yol boyu sıkıştırdılar. Sonunda dayanamayıp çocukluğunda ona aşık olduğunu, yıllardır görüşmediklerini ve şimdi kendisine ilgi gösterdiğini, bundan da çok mutlu olduğunu itiraf etti.

Didem ile Ece taksiden inip eve neredeyse yalpalayarak çıktılar. Didem, “Kahve yapıyorum. Ayılman ve tüm konuşmanızı bana aktarman lazım.” konuşurken mutfağa doğru yürüyordu.
“Anlatacak bir şey yok.” diye kaçamak bir yanıt verse de Didem’in bakışlarını gördükten sonra kendini konuşmak mecburiyetinde hissetti. “Rüyamda onu görmemi istedi.”

“Kızım, bu konuşmadan aşk kokuları geliyor. Zaten sana bakışlarını gören hemen anlar.”

“Nasıl bakıyor bana?” Merakla bekliyordu yanıtı. Didem gülerek “Senin ona baktığın gibi”
diyerek fincanları çıkarttı. “Hadi anlat neler konuştunuz?”

“Aslında konuştuklarımız özel şeyler değildi. Yemekten, müzikten, sizlerden ve bağlardan konuştuk. Ama konuşurken bana bakışları çok güzeldi. Sana da ondan sordum acaba ben mi görmek istediğimi görüyorum diye. Bir de arabaya binerken yanağımdan öptü.”

“Hadi canım.” Sesinden dalga geçtiği belliydi.

“Bana bak, dalga geçme benimle. Üniversiteden beri kimseyle öpüşmedim. Sanırım o yüzden de çok heyecanlandım.”

“Dün İsmail ile öpüşmüş olsaydın bugün Toprak seni heyecanlandırmaz mıydı?”

Sadece bir an düşündü. “İsmail beni öpemez.”

Didem, “Ben bunu sormadım, kaçamak güreşmeyelim, yanıtımı alayım.” diye ısrar edince “Tamam kabul onunla bu kadarlık öpüşme bile çok heyecanlı. Çünkü ben on yıldır bekliyorum onun beni yeniden öpmesini.”

“Yeniden mi? Daha önce öpmüş müydü?”

“On dört yaşımdayken tam dudağımdan öpecek sandım, ama o yine yanağımdan öpmüştü. Hani şu dudakla yanak arası var ya işte öyle.”

“Etkisi pek arada kıyıda değilmiş. Bunca sene devamını beklediğine göre!”

“Evet, bekliyormuşum.”

“Eh artık bunun adını aşk olarak koyalım. İtiraf da ettin zaten.”

“Ettim değil mi? Ben onu çocukken sevdim. Hâlâ da seviyorum. Zaten bu yaşıma kadar evlenmeme nedenimi her ne kadar bağlar diye söylesem de hiç kimse kalbime giremediği için.”

“Sizin köyde kızlar babası kime isterse ona varmıyor mu?” Didem dalgasını geçiyordu. Ece onun gülen yüzüne aynı şekilde bakıp, “Tatlım, sen bu yaz gel de gör artık bizim köyü. Köylülerin çoğu artık şehirdekilerle yarışan hayatlar yaşıyor. İmkânları artan köyler çok değişti. Ama senin anlaman için gelmen şart.”

“Anladım anladım daha çok anlatmana gerek yok. Zaten ballandırarak anlatıyorsun canım çekiyor. Bu yaz kesin geleceğim.”

“Bağbozumunda gelirsin. O zaman köyde eğlenceler de yapıyoruz. “

“Gelirim. Hadi lafı çok dolandırdın, başka ne konuştunuz anlatsana.”

“İnan yok anlatacak bir şey.” Neyi söyleyecekti? Kolunu okşadığında nasıl ürperdiğini mi? Eli saçına değince heyecanlandığını mı? Kulağına eğilip konuşurken nefesinin aklını başından aldığını mı? Hiç birini paylaşamazdı. Susmayı tercih etti. Didem de daha fazla zorlamadı. “Hadi kahveler de bitti, yatalım artık. Sabah kalkamayacağız yoksa.”




Perşembe sabahı Didem acil bir iş için gidince Ece evde yalnız kaldı. Önce biraz televizyon izledi. Kapıcının bıraktığı gazeteleri okudu. Öğlene kadar yapacak bir şey bulamayınca biraz uzandı. Tüm bu süre boyunca aklı fikri hep Toprak ile akşam yaşadıklarında idi. Biraz düşününce aklı karışıyordu. Acaba gerçekten aralarında bir ilişki mi başlayacaktı? Yoksa Toprak hazır burada diye gönül mü eğlendiriyordu? İyi ama Toprak öyle biri değildi ki!

Öğlen yemeği için evden çıkmaya karar verdi. Didem yanına gelebileceğini söylemişti ama kızı zaten iki gündür işinden ediyordu. O yüzden kendi başına gezmek için bildiği yerlere doğru yürümeye başladı.
 
Yarış saatine kadar dolaşacak, vitrinlere bakarak vakit geçirecekti ama planlarını yine kendisi bozdu. Yemek yedikten sonra deniz kenarında yürümeyi tercih etti. Nasılsa bir şey almayacaktı. Yarım saat kadar yürüdükten sonra hipodroma gitmek için yola çıktı. Tüm gün aramamıştı Toprak. Bunu düşünüp canını sıkmayacaktı. Onun da işleri vardı. Kendisi de işlere daldığında her şeyi unutuyordu. Mutlaka o da işlere dalmıştı.

Taksiden indikten sonra yarış alanına gitti. Süleyman’ı bulduğunda hazır olduğunu gördü. “Tartıya çıktın mı?” diye sorup yanına yürüdü. Jokey yamağı ya da daha çok bilinen adı ile apranti olarak son kez yarışacağını umuyordu. Böylece atının birinci geleceğini düşünmek hoşuna gidiyordu.

“Tartı tamam Ece Hanım. Galob da tamam. Uçuyor yine.”

“Güzel.” Kısa bir an sustu. Sesini biraz kısıp ciddi bir tonla “Süleyman, Salı günü satışlara iki tay getirmiştim. Onlar bir hafta önce basit bir gıda zehirlenmesi yaşadılar ve geçti. Fakat burada herkes biliyordu bunu. Tayları satıştan çektim. Bu bilgi nasıl yayılmış hiç duyum aldın mı?”

“Hastalanmış olduklarını duydum ama ilk kimden çıktı laf bilmiyorum. İsterseniz sorarım arkadaşlara.”

“Çok belli etmeden araştırır mısın sana zahmet?”

“Elbette. Bence iyi oldu satmadığınız. O atlar sizinken binmek isterim.”

“Öyle mi diyorsun? O zaman bunu da dikkate alacağım.”

Ahırların olduğu yere gidip kısa süre atını sevdi. Ali ile kısaca konuşup ertesi sabah için iyi yolculuklar diledi. Artık yarışları izlemek için yerine geçebilirdi.

At sahiplerinin izleyeceği localara yaklaşırken birisi yolunu kesince korku ile sıçradı. “Toprak? Ne işin var burada?”

“İstemiyorsan giderim.” Toprak onun tepkisine ve vereceği yanıta göre davranacaktı. İstenmeyeceğini düşünmemişti. Ece ona bakıp gülümsedi “Ben eskiden sürprizleri sevmezdim. Sanırım fikrimi değiştireceğim. Aramadın diye kızıyordum ama arasan anlarım diye korktun sanırım.”

“Kesinlikle öyle oldu. Ama korkumun nedeni ağzımdan kaçırırsam senin ‘gelme’ deme ihtimalindi.”

“Niye gelme diyecekmişim? İyi ki geldin. Hadi gel ilk yarış başlamadan yerimizi alalım. Oynadın mı altılı?”

“Oynadım.” Elindeki bülten ile kuponu gösteriyordu. Ece yürürken bir yandan da bülten ile kupondaki numaraları karşılaştırıyordu. Çok başarılı bir kupon değildi. “Üç tutturursun.”
“O kadar kötü mü? Eh ne yapalım. Sonra senin dediklerine göre oynarım.”

“At yarışı oynamayı seviyorsan televizyondaki antrenman bilgilerini takip et. Tereddüt ettiğinde de bana sor.”

“Tüyo vereceksin yani?”

“Şşiiittt kimse duymasın.”

Yerlerine otururken hala gülümsüyorlardı. “Gelmene çok sevindim.”
 
“Sevinmiş olman çok güzel.” Toprak yakınına oturmuş, Ece de bu yakınlıktan memnun olarak padoktaki atlara bakıyordu. Ara sıra tanıyanlar geliyor, onları Toprak ile tanıştırıyordu. Atların yürüyüşlerine göre boyunlarının duruşlarına göre hangi atın yarışmaya hazır olduğunu, hangisinin tedirgin olduğunu anlatıyordu.

Toprak, onun konuşurken atlara olan sevgisini görüyor, içten tavırlarına bayılıyordu. Anlattıklarının çoğunu bilse de ondan dinlemek çok hoşuna gidiyordu. Sekiz yarış vardı. Ece’nin atı beşinci yarıştaydı.

Toprak onun yarışları izlerken söylediklerine dikkat ettiğinde bilgilerine yeni şeyler kattığını anlıyordu. Bir sonraki yarışta atlara bakıp hangisinin kazanacağını tahmin etti. “Vayyy, gerçekten işe yarıyor.” Diye sevincini belli etti. Beşinci yarışa sıra geldiğinde Ece heyecanının arttığını belli etmemek için çabalıyordu. Her seferinde aynı şeyi yaşıyordu. Atı padokta gördüğü an midesindeki kasılmayı hissetti. Toprak onun vücudundaki değişimleri fark ediyordu. Yine öyle olduğu için midesinin üstüne koyduğu elini tutup kendi kucağına doğru çekti. Şimdi buz kesmiş parmakları Toprak’ın sıcak elleri arasındaydı. Başını kaldırıp yüzüne baktı. Toprak ona gülümsüyordu. Üstelik gözlerinde Didem’in bahsettiği aşkı görebiliyordu. İçine dolan mutluluk ile atını izledi. “Kazanacak. Tüm söylediklerini veriyor vücut dili.”

“Hepsinin ayağı düz bassın. Ben biraz sessiz kalacağım.”

“Tamam” Toprak onun sessizlik talebini anlamıştı. Elini bırakmadan gözleri ile padoktaki atları tarıyordu. Ece’nin atının görüntüsü başkaydı. Adımları çok rahattı. Koşmak istediğini belli ediyordu ve mağrur gözüküyordu. Ece bu sırada dualarını ediyordu. Tüm atlar start boxlara alınana kadar da dua etmeye devam etti. Yarış başladığında heyecanı daha da artmıştı. Toprak da ilk kez bu kadar yüksek heyecan duyduğunu itiraf edebilirdi. Daha önce de yarışlar, yarışmalar izlemişti ama şu an hissettikleri bambaşkaydı.

Koşu sırasında Ece’nin atı hep en sondaydı. Toprak yarışı kaybedeceğinden ve çok üzüleceğinden korkmaya başlamıştı. Ece ise az önceki heyecanını yenmiş sakin bir şekilde yarışı izliyordu. Elleri bile ısınmıştı. Son dört yüze geldiklerinde Toprak neredeyse yerinde oturamayacak hale gelmişti. Hala sonda olan at yüzünden Ece’nin duyacağı üzüntüyü düşünmek bile istemiyordu. Son üç yüze gelindiğinde atın öne doğru hamle yaptığını gördü. Son iki yüzde at biraz dışarı çıkmış önündeki atların kapattığı yerde sıkışıp kalmamıştı. Son yüz metreye gelindiğinde ilk üçteydi. Bitiş çizgisini geçtiğinde yarım baş farkla öndeydi. Atın hayali çizgiyi geçişinde Toprak yerinden fırlamış bağırıyordu. Ece de ayaktaydı. Birbirlerine sarılıp galibiyeti kutladılar. Açık alan olmasa Toprak biraz daha özel kutlayacaktı ama kendisini zor da olsa tuttu.

“Kazandın. İnanamıyorum kazandın. O at sonuncuydu. Sen nasıl sakin sakin oturdun?”

“Eğer sonuncu koşmasaydı heyecanlanabilirdim. Çünkü bunun özelliği son dört yüze kadar en arkadan gelmek. Son metrelere gelince düzlüğe çıkılıyor ya. İşte o zaman koşmaya başlıyor. Önünde kim olursa olsun geçmek için yarışıyor.”

“O yüzden o kadar sakin karşıladın demek ki. Neden bana da söylemedin? Üzüleceksin diye nasıl korktum.”

“Korktun mu? Üzülmem. Kaybetsem de üzülmem. Yok, üzülürüm ama korkulacak kadar üzülmem. Bir sonraki yarışa bakarım. Aprantimiz artık jokey oldu. Hadi gel onu da kutlayalım.” Ahırların olduğu yere doğru yürürken konuşuyorlardı.

“Demek ki bu kısrağın böyle bir özelliği var. En sonda koşmayı seviyor.”

“Bu öyle. Bir atım önünde kimseyi istemezdi. O yüzden onun birincilikleri beyaz bayrak finish olurdu. Yani çıktığı gibi en önde gelirdi. Artık kendisini damızlık aygır yaptım. Şampiyonların babası oluyor o.”

“Hepsinin huyu ayrı desene!”

“İnsanlar gibiler. Çeşit çeşit huyları var. Yıllar önce Süleyman Akdı anlatmıştı. Rakamları tam anımsamıyorum, mesela,  çok iyi bir at 1400 metrede çok iyi koşuyor ama 1800 metrede kesinlikle koşmuyormuş. Epey uğraştan sonra bir jokey fark etmiş. 1800 metrenin başlangıcı daha uzak bir nokta. Yarış oradan başladığında karşıdaki bir binanın bacası gözüküyormuş. O bacadan yükselen siyah dumanı görünce at ürküyor koşmuyormuş. Ama 1400 metrenin başladığı yerden o bina hiç gözükmüyormuş.”

“İnanılır gibi değil. Onların da kendi korkuları var desene.”

“Öyle ne yazık ki.”

“Kendimi onlara daha yakın hissettim.”

“Bir de üstüne bindiğinde onun titreşimlerini de hissettiğinde bu yakınlık artacak.”

“Göreceğiz. Ders saatlerini ayarlarız artık.”

Ece yanıt vermek yerine gülümsedi. Artık atının yanındaydı. Jokeyini kutlarken atını da seviyordu. Terli hayvanın üstünden eğer alınmış, yerine battaniye örtülmüştü. Bir süre daha başını ve boynunu okşayarak sevgisini aktardı.

“Süleyman, bu yarışın tüm ödülü senin. Hesabına yollayacağım. İyi bir şeylere harca.”

“Ece Hanım, gerek yok. Ben zaten ücretimi alıyorum.”

“Bu ücret değil. Sen artık jokeysin. Bu da senin terfi ödülün.”

“Teşekkür ederim. İyi bir şeyler yapacağım emin olun. Düğünümü yaparım o parayla.”

“Oh bak bu çok güzel bir haber. Şimdiden hayırlı olsun, tebrik ederim.”

“Sağ olun, darısı başınıza.”

“Sen de sağ ol.” Böyle cümleler Toprak ile yan yanayken söylendiğinde sanki bir şeylere zorlama gibi geliyordu. Toprak’a bakamadı. Onun, bunları imâ sanmasından korktu.
Seyisi ile de konuşup onların sabah yola çıkacakları saati öğrenip vedalaştı. Toprak’a kalan yarışları izlemek ister mi diye sordu. Toprak, “Yarışları izlemezsek hemen eve mi gideceksin?” dediğinde “Başka planın mı var?” derken az önceki tedirginliği aşmış, çok rahatlamıştı. “Hemen bir plan yaparız, sen yeter ki iste.”

“Aslında daha az gürültülü bir yerde sıcak bir şeyler içmeyi tercih ederim.”

“Az önce kaç paralık bir ödülü bıraktın jokeyine?”

“Yirmi beş bin lira. Büyük bir rakam değil.”

“İyi bir rakam. Düğünü de yapar evin tüm eşyasını da alır o para ile.”

“Biliyorum. Onun nişanlı olduğunu biliyordum. Biraz katkıda bulunmak iyidir. Başka türlü teklif etsem kabul etmezdi. Ama bu onun başarısının bedeli olunca, bir yerde alın teri ile kazandığı para oluyor.”

“İnsanların gururlarını kırmamak çok önemli.”

“Senin lokantanda yaptığın da öyle. O kadar insanın kendilerini o kapıdan içeri girebilecek rahatlıkta hissetmeleri, kapıların kendilerine açılması ve istedikleri zaman sıcak yemek bulacaklarını bilmeleri paha biçilemez.”

“Reklamlardakiler gibi konuştun.”

“Önemsizmiş gibi göstermeye uğraşma. Yaptığının paha biçilemez olduğunu biliyorsun. Üstelik tek değilsin bir sürü insanın bu konuda yardımcı olmasını da sağlıyorsun. Çoğu kimse etrafındakilerin hepsi aynı gelir düzeyine sahip olduğu için yardım edebilecekleri kişilere nasıl ulaşacaklarını bilmiyor. Oysa sen onlara bunun yolunu gösteriyorsun.”

“Haklısın ama bunu konuşmak beni biraz kasıyor. Başka konuları konuşsak?”

“Mesela ne konuşalım?”

“Mesela sen Gazi Koşusuna at verebiliyor musun?”

“Hayır, onlar İngiliz atları. Benimkiler Arap atı.”

“Neden Arap atı yetiştiriyorsun? Büyük para Gazi koşusunda değil mi? Gerçi senin sağın solun belli olmaz. Onun parasını da seyise verebilirsin.”

“İhtiyacı olsa veririm tabii. Neden Arap atı? Nedeni duyduğunda gülmeyeceğine söz verirsen söylerim.”

“Gülmeyeceğim.”

Ece yüzüne baktığında güleceğini anladı ama yine de açıkladı. “Çünkü onların boyları biraz daha kısa!”

“Bu mu?”

“Daha ne olsun? Zaten kompleksim var. Bir de İngilizler tepemden bakıyor. Sinir oluyorum.” O daha sözünü bitirmeden Toprak gülmeye başlamıştı. “Delisin sen. Şimdi bana asıl nedeni söyle. Neden Arap atları?”

“Çünkü dedem Arap atı yetiştirirdi. Ben de onlara ilgi duydum. Ama boy da bir neden sayılabilir.”

“Senin boyunun nesi var ki?”

“Noksanı var biraz. Bir on santim daha olsaymış kötü mü olurmuş?”

“On santimi bir topuklu ayakkabı ile kurtarırsın. Ama çok uzun boylu olsan başka sorunların olur.”

“Topuklu ayakkabılar bir çözüm tabii. Traktör bozulduğunda onunla krizma yaparım bağlara. İşe yarar.”

“Yanlış anlamaya ne kadar meraklısın. Köyü kastetmediğimi biliyorsun. Buraya geldiğinde çok istiyorsan giyersin ama bence hiç gerek yok. Yeterli.”

“Ne yeterli?”

“Boyun senin omzuna kolumu atıp kendime doğru çekmek için tam ideal uzunlukta. Gel bak göstereyim.” Toprak kolunu doladığında bu kez Ece gülüyordu. At cinslerinden sarılmaya nasıl geldiklerine hayret etmişti ama bulunduğu sıcak yerden de memnundu.

Hipodromdan çıktıktan sonra bu kez Ece’nin aracına binerek merkeze gittiler. Toprak, Ece ile döneceğini düşünüp arabasını almamıştı. Böylece aynı arabada yolculuk etme ihtimalini yükselttiğini kabul ediyordu. “Ya yarışları izlemeye gelmeseydim? Ya da seni aracıma almasaydım?”

“Taksi ile dönerdim ne yapalım.”

“Seni arabama almayacağım bir şey yapabilirdin yani? Yoksa neden almayayım?”

“İnadından.”

“Ben inatçı değilim ki. Neden öyle diyorsun.”

“İnatçısın.” Derken araçta onun yüzünü inceleyecek şekilde oturuyordu. Ece de ona dönüp kısa bir an baktı ve sözlerini yineledi. “Değilim.” Toprak gülerek, “Bak gördün mü inatla tekrarlıyorsun.” Dediğinde Ece şaşkınlıkla bakıp gülmeye başladı. “İnatçıymışım.”

Toprak onu güzel bir yere götürmüştü. Didem aradığında kahvelerini içiyorlardı. Yarışı kazandığını ve Toprak ile oturduğunu söyleyince karşıdan gelen nidalara kulak asmadı. “Bir saate kadar gelirim. Ayakta olursun değil mi? Aksi halde anahtarı paspasın altına koy.” Dediğinde Didem, “Burası köy değil tatlım. Öyle anahtar paspas altına falan konmaz. Zaten ben o saatte yatmam daha. Ah bir de sakın bana her şeyi anlatacağını unutma. İstersen çok ileri gitmeyin, sen de anlatırken utanma.”

“Evde görüşürüz Didem. İletirim selamını.” Diyerek kapattı Ece. Arkadaşının dediklerini duymadığı için sevinçliydi. Yoksa Toprak, hakkında neler düşünürdü kim bilir?
Güzel bir gece geçirmişlerdi. Konuşacak konu bulmakta sıkıntı çekmeden daldan dala atlayarak konuşmak rahatlatıcıydı. Açığı kapatmak için sorularla desteklenen konuşma tahminlerinden de uzun sürmüş, Ece eve geldiğinde Didem ile yaptığı konuşmanın üstünden iki saate yakın zaman geçmişti. Toprak kapıda bırakmış, Ece’nin beklediğini yapmamıştı. Neden yapmadığını düşünerek çıktı Didem’in katına. Yüzündeki ifade tuhaf olunca Didem de şaşırdı. “Neler oluyor?”
“Bilmiyorum. Dün o kadar yakın davrandı. Bugün yarışı izlemeye geldi. Saatlerdir yanımda. Kolu omzumdaydı uzun bir süre. Ama…”

“Ama ne? Ne oldu?”

“Neden öpmedi bu adam beni?”

“Öpmedi mi?” Didem önce şaşkınlıkla sorsa da hemen toparlamaya uğraştı. “İlk buluşma gibiydi ya bu akşam. Erkekler gerçekten değer verdikleri kızları öyle hemen öpmezler. Bir iki kez çıktıktan sonra belli ederler duygularını. İyi yapmış aferin ona.” Toparlamış mıydı acaba? Ece’nin yüzüne bakarken pek de başarılı olmadığını düşünüyordu. Yine de arkadaşının kısa bir an düşünüp sonra rahatlamış bir ifade ile koltuğa kendini atmasını izlerken mutlu oldu.
“Anlat hadi neler yaptınız?”

Ece, yarışlara gelmesinden başlayarak neredeyse tüm geceyi anlattı. “Yarın sabah beni o uğurlayacakmış. Aramamı bekleyecekmiş.”

“Çok iyi. Sana değer veriyor. İşte bir kanıt daha!”

“İnşallah öyledir.”

Ece uyumak için odasına geçtiğinde hâlâ aynı şeyi düşünüyordu.

Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #22 : 08 Ekim 2012, 08:04:41 »

22.Bölüm


 


Sabah erkenden üstelik ter içinde uyandı, Toprak. Aslında bu saatlerde henüz uyuyor olması gerekirdi. Oysa Ece’nin aramadan gittiği kötü rüyadan sıçrayarak ve terleyerek uyanmıştı. Rüyasında, bekliyor ama telefonu çalmıyor, o sırada şarjı bitiyor ve sonrasında da elektrikler kesildiği için şarj edemiyordu. Ece ise onu bulamayınca kızıyor ve gidiyordu. Sesini duyuramadığı bir koşu tutturuyor,  yetişmeye uğraşıyor ama yol hiç bitmiyordu.
 
Uyandığında rüyanın etkisi ile telefonunu kontrol etti. Şarjında sorun yoktu. İçi rahatlayarak tuvalete doğru yürüdü.

Hazırlandığında saat sekizdi. Artık uyanmıştır diye beklemeye başladı. Sekiz buçukta kahvaltı niyetine yediği ekmek arasına koyduğu peynir ile çayı da bitmişti. Acaba aramadan gitmiş miydi? Bunu düşünmek istemiyordu. Mutlaka onu yine görecekti. Köye gidecek, gelişlerinde bir araya gelecekti. Yine de bu sabah görmeden gitmesini istemiyordu.

Saat dokuz olduğunda telefonu çaldı. “Nihayet.” Diyerek hemen açtı telefonu. Ece’nin tedirgin sesini duyduğunda rahatladı. “Uyandırmadım değil mi?” Toprak onun kendisini düşündüğünü anlamıştı. “Yedi buçuktan beri aramanı bekliyorum. Gittiğini sandım.”

“Ah bilseydim daha erken arardım. Uyandırmaktan korktum.”

“Bir daha beni uyandırmaktan korkma. İstediğin zaman istediğin saatte ara. Kahvaltı ettin mi?” Ece bu cümledeki verilmiş yetkileri ölçemeden soruya yanıt verdi. “Ettim.” ‘İstediğin saatte ara!’ bu çok büyük bir yetki değil miydi? Düşünmeye vakti yoktu. Toprak hattın ucunda konuşuyordu. “O zaman benimle bir kahve içmeye ne dersin?”

“Tamam, sonra da yola çıkmam lazım. Kar bekleniyormuş. Yollar tehlikeli olmadan gitmeliyim.”

“Yarım saat o zaman.” Kordon boyunda bir adres verdi ve telefonu kapattı. On dakika sonra onu görecekti. Evden çıkarken telefonunu ve gözlüğünü aldı. Denizli’de kar bekleniyordu ama İzmir de güzel bir güneş vardı.

Çay bahçesine geldiğinde Ece daha gelmemişti. Bahçedeki masalardan birine oturdu. Kendisine kahve söyledi. Garsonun getirdiği kahve ile aynı anda Ece geldi. “Hoş geldin. Sen ne içersin? Dışarıda mı oturalım içeri mi girelim?”

Ece ayağa kalkmaya uğraşan Toprak’ın yanında dikilen garsona hemen siparişini verdi. “Bana da bir kahve lütfen. Sütlü olsun.” Garson gider gitmez Toprak tek yanağını öperek yeniden selamladı Ece’yi. Soru dolu bakışları yanıt bekliyordu. “Ah evet dışarıda oturalım. Sanırım bir süre güneşe hasret kalacağım. Bu ay kar yağmaması lazım ama mevsimler gerçekten değişiyor. Umarım çok yağmaz.” Toprak kare bir masada oturuyordu. Ece karşısına oturmak istediğinde yan taraftaki sandalyeyi çekerek daha yakınına oturttu. Onun yerleşmesini beklerken, cep telefonunu elinde sallayarak “Hava durumuna baktım, akşamüstü yağacakmış ve çok olmayacakmış. O yüzden seni hemen bırakmayabilirim.”  dedi.

“Yine de çok kalamam. Günlerdir bağlara bakan yok. Ailemi ve atlarımı da özledim.”

Toprak fırsatı kaçırmadı. “Gidince de ben seni özleyeceğim.” Ece, onun duygularını gizlemeden konuşmasından hoşnut, “Gelmeyecek misin köye? Dün gece geleceğini söylüyordun.” Onun cümlesini çürütmeye çalıştı. Oysa Toprak yine fırsatı kaçırmayacaktı...

“Gelene kadar geçecek süre yetmiyor mu özlemem için?”

“Bilmem, yetiyor mu?”

“Sen hep mi bu kadar cadıydın? Yoksa benim mi gözüm yeni açıldı?”

“Cadı? Ah tamam kahve kalsın ben gidiyorum.” Ece çantasını alıp ayaklanınca Toprak hemen kolunu tutup durdurmaya çalıştı. “Şaka yaptım nereye gidiyorsun?”

“Ben de şaka yaptım. Tepkini görmek istedim ve istediğimi gördüm.”

“Gördüğünden memnun mu oldun?”

“Hem de nasıl. Gidiyorum diye gerçekten korktun. Tabii iyi bir oyuncu değilsen!”

“Hiç iyi bir oyuncu değilimdir.”

“Sevindim.” Güneş tahmininden az ısıtınca ellerinin üşüdüğünü fark etti. Kahve fincanını iki eli ile sardı. “İçeri girelim mi?” diye soran Toprak’a bakıp “Hayır, temiz hava çok iyi geliyor. Sadece hareketsiz olduğum için üşüdüm biraz.”

Toprak kendi sandalyesini yaklaştırdı, bir kolunu omzuna sararken diğer eli ile Ece’nin ellerini tuttu. İki elini de bacağının üstüne koyup kendi eli ile üstünü kapattı. “Şimdi ısınırsın.”

“Eminim ısınırım ama kahvemi nasıl içeceğim?”

“Boş ver kahveyi, böyle oturmak daha lezzetli.” Omzundaki kolu biraz daha sıkınca başı ister istemez yaklaştı. Ece de yakınlığı kabullenmiş bir şekilde başını omzuna yasladı. “Çok lezzetli hem de.”

Toprak, kollarının arasındaki genç kızın kokusunu içine çekti. Aklında olan tek şey onu yeniden görebilmekti. Tabii bir de kendisinden uzaktayken neler yaptığı, neler yapacağı? Elbette tam aklından geçenleri soramayacağı için dolaylı yollardan bilgi almaya çalıştı.
 
“Niğde’ye tek başına mı gideceksin?”

“Evet. Eğer almaya karar verdiğim bir şeyler olursa  çift kabinlinin arkasına yüklerim. Fıçılar istediğim gibiyse onları kamyon ile getirteceğim. Tabii yenisini almak daha uygun olursa da elim boş dönebilirim.”

“Fiyatlarını bilmeden mi gidiyorsun?”

“Biliyorum. Rakamlar uygun. Ama gözümle görünce o paraya değer mi ancak öyle anlarım. Yani ben de işletmeciliği biliyorum.”

“Ah kafam… Taş mıydı bu?”

“Küçük bir çakıl parçasıydı. Sen lokanta açmaya nasıl karar verdin? Nasıl büyüdüğünü biliyorum ama nasıl ilk adımı attığını bilmiyorum.”

“Anlatmasam daha hayırlı olacak sanırım.”

“Neden?”

“Çünkü ben beş kadının yemek yaptığı bir evde büyüdüm ve onlarla mutfağa girip yemek yaptım.” Cümlesi biterken ikisi de gülmeye başlamıştı.

“Sen yemek yapmayı biliyor musun?” İşte bu gerçekten sürprizdi.

“İlk olarak küçücük bir dükkân açtım. Üniversitede okurken çalışıyordum zaten. Sizinkiler de sanırım çalışmanıza kızmıyordu. İstediğin kadar bankada paran olsun illa hayatı öğreneceksin diyen babam sayesinde üniversitede ilk tecrübemi edindim. Bir köftecide çalıştım. Okul bittikten sonra da iş arayacağıma dükkân aradım. Aklımda olan ev yemekleri yapan bir yerdi ama sonra özel bir iki yemek yapayım dedim. Önce biraz zorlandım. Sonra yaptığım yemekler çok beğenilip yerim küçük gelince biraz daha büyük bir lokantaya geçtim. Üçüncüyü gördün işte. Artık yanımda birden çok aşçı ve bir sürü garson çalışmaya başladı. Ve artık lokantacılıktan zengin olmuş biriyim. Elbette babamın ve ablalarımın desteğini de inkar edemem. Tüm birikimim şimdiki lokantam için harcandı gitti. İki yıldır ise yine toparlandım ve yeniden birikim sağladım. Bu seneki mahsul gelirleri ile yeni bir yer almayı düşünüyordum ama sanırım hesaplar değişti. Bu kez mirasımızdan yer bakacağız.”

“Ağzım açık dinliyorum farkında mısın? Bu kadar uğraştığını asla düşünmemiştim. Didem sorduğunda çok kolay olmuş gibi anlatmıştın. Ben senin hep hazıra konduğun düşünüyordum. Özür dilerim.”

“Özür dilemeni gerektiren ne var? Çoğu kimse öyle sanıyor. Hatta okurken yanında çalıştığım ustam bile işi büyüteceğimi düşünmemişti. Başkalarının da öyle sanması çok normal.” Ece yine de kendi düşüncelerinden utanıyordu. Onun hep kolayca edindiği bir işi olduğunu düşünmüştü. Üç beş aşçı ile dönen bir düzen! Başını biraz eğip yeni bir konu bulmaya uğraştı.
 
“Şu an çok mutsuzum biliyor musun?”

“Neden?”

“Çünkü yüzünü göremiyorum.” Elini çenesine koyarak başını biraz yukarı kaldırdı. Şimdi yüzüne bakıyordu. “Üzüm gözlüsün! Hem rengi hem şekli üzüm gibi! Üzümlere baka baka mı böyle oldular?”

“Üzüm üzüme baka baka kararır derler de bakan göz değişir demezler. Sanırım renginden öyle düşünüyorsun.” İkisi de konuşurken çok yaklaştıklarının farkına varmamıştı. Burunları birbirine değiyordu. Toprak onun burnuna kendi burnunu sürterek gülümsedi. Aslında aklında olan onunla oyun oynamak değil öpmekti ama Ece’yi herkesin içinde öpemezdi. Yine de yanağına bir küçük öpücük kondurmaktan zarar gelmezdi. O da öyle yaptı. Ece’nin yüzündeki pembelik soğuktan değildi. Gözlerine bakan gözlerin içindeki sorular da yanıtsız kalmamalıydı. O kendisine bakarken yeniden, bu kez biraz daha uzun süreli bir öpücük bıraktı yanağına. Hem öpüyor hem kokluyordu. Sıcak nefesi Ece’yi yıllar öncesine götürmüştü. “O zaman öptüğünde de böyle heyecanlanmıştım.”

“O zaman öptüğümde de böyle heyecanlanmıştım. O öpüşmeyi unutmamış olman çok güzel. Benim için de unutulmazdı çünkü.” 

Ece arasında olduğu kolların, yanağına konan dudakların ve kulağına fısıldanan sözlerin etkisinden kurtulmak için saatine baktı. On buçuk olduğunu gördüğünde şaşırdı. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştı. “Gitmem lazım. Senin de işe gitmen gerekiyor herhalde. Daha Gül’e uğrayıp yeni köpeğimi alacağım. Duman’a bir eş götürüyorum.”

“Bunu demenden korkuyordum ama haklısın. Ne olur ne olmaz erken git eve ve beni mutlaka ara.” Onun bu tedirgin haline güldü. Aslında anlıyordu onu. Çünkü kendisi de sanki bunca zaman hep yanındaymış ve hep koruyormuş gibi kendisi olmadan başına kötü şeyler geleceğini sanıyordu. Oysa ikisi de yıllarca ayrı şehirlerde hayatta kalmayı başarabilmişti. Yine öyle olacağını biliyorlar ama tedirginliklerini gizleyemiyorlardı. “Toprak, biliyor musun ben sekiz senedir at yetiştiriyor ve yıllardır da yarışlar için gelip gidiyorum. Bir şey olmaz merak etme.” Toprak onun sözlerine aldırmadan kolunu biraz daha sıkıp kulağına “O zamanlar benim sevgilim değildin! Şimdi seni merak eden biri var.”

Ece duyduğu cümle ile başını geri çekip Toprak’ın yüzüne baktı. “Sevgilin mi oldum? Ne zaman?”
“Seni on yıl aradan sonra ilk gördüğüm an sevgilim oldun canım.” Gülümsüyordu. Ece de gülümsedi. “Fazla hızlı gidiyoruz. Biraz nefes almak lazım. Biraz sakinleşmek lazım.”

“Ben de kendimi öyle frenlemek istedim ama sonra bir karar verdim. On yılın üstüne bana hiç de hızlı gidiyormuşuz gibi gelmiyor. O zaman da senden çok hoşlanıyordum, şimdi de aynı şey geçerli. Artık kaçışın yok.” Söylenecek başka söz yoktu!

Hesabı ödeyip kalktıklarında Ece üşüdüğünü hissetti. Omzundaki kol olmayınca tüm soğuğu içinde hissetmişti. Arabasının olduğu yere kadar el ele yürüdüler. Artık ayrılık anı gelip çatmıştı. Ece kapıyı açıp Toprak’a doğru döndü. “İyi bak kendine, görüşürüz.” Dedi. Kapıyı tutan elinin üstüne kapanan el, arabaya binmesini engelledi. Başını kaldırdığında yine çok yakın durduklarını fark etti. Bu kez Toprak da çevreyi umursamıyordu. Eğilip, dudaklarına kapandı. Uzun uzun öptükten sonra ayrıldı. “Dikkatli kullan arabayı. Köye girer girmez de beni ara.” Biraz nefesi bozulmuştu. Ece de farklı olmadığı için kısık sesle yanıtlayabildi. “Ararım. Görüşürüz.”

Ece, nasıl kontağı çevirip yola çıktığının farkında bile değildi. Sık sık eli dudaklarına gidiyor ve az önce öpülmüş dudaklarını okşuyordu. Nasıl bu kadar yakınlaştıklarını anlayamamıştı. Evet, pazartesi günü köyde gördüğünde onun gözlerinde bir ilgi görmüştü ama yine de bu kadar hızlı bir ilerleme ummamıştı. Neden bunca zaman sonra ve bu kadar kısa sürede aralarında birşeyler oluşmuştu? Onun köyde olduğunu biliyordu. Hayatında kimse olmadığını da biliyor olmalıydı.
Aklında sorular uçuşmaya başlamıştı bile! Toprak, kendisini şehirde, daha farklı bir kılıkta ve o ortamda görünce hayatındaki diğer kadınlarla aynı kefeye koymuş olabilir miydi? Ece başkalarına benzemezdi. Bunu en iyi bilmesi gereken kendi köylüsüydü. Yine de onun artık bir şehirli olduğunu unutmamalıydı.

Kötü şeyler düşünmek istemiyordu. Şu an çok mutlu olmalıydı. Çocukluk aşkı artık onun sevgilisi sayılırdı. Sayılmazdı, öyleydi... Kötü düşünceleri attı kafasından. Radyosunu açtı. Bu kez türküler yerine hafif müzik çalan bir kanal bulup aşk şarkılarını dinlemeye başladı.
Tüm şarkılar ayrılıklardan bahsediyordu. Sinirle kapattı radyoyu…
Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #23 : 08 Ekim 2012, 08:05:11 »

23.Bölüm




Toprak, müdürleri ile yaptığı kısa toplantıdan sonra nihayet odasında tek başına kaldı.

Onu öpmüştü. On yıl sonra gelen bir öpücüktü. Çok geç kalınmış ve çok kısa sürmüştü. Ama o kısacık sürede bile aklından geçen, Ece’yi yolcu koltuğuna oturtup, direksiyonu kendi evine çevirmekti. O kadar yetersiz bir öpücüğün isteğini bastırması zaten beklenemezdi. Elbette ateşleyici olmuştu. Ama bir sonraki adımın Ece için henüz mümkün olmadığını da biliyordu. Onu kazanmak ve kollarına alabilmek için biraz uğraşacaktı.  Ece buna değerdi!





Evin yoluna girdiğinde arabayı durdurdu ve Toprak’ın numarasını tuşladı. Hemen açılınca da gülümsedi. “Bekliyordun sanırım.”

“Hem de büyük bir merakla. Ulaştın değil mi eve?” Sesi rahatlamıştı. Bu tınıyı duymak mutlu etti Ece’yi.

“Evet, yollar iyiydi. Köy daha kötü desem yalan olmaz. Yüksekteyiz ya kar tutmuş bile burada. Yarına kalmaz ama bu gece eğlence var demektir.”

“Ne eğlencesi?”

“Kardeşlerle kartopu savaşı. Onlar henüz büyümedi. Konu kartopu savaşı oldu mu ben onlardan da küçük sayılırım.”

“Sen yeterince büyümüşsün üzüm gözlüm.” Sesindeki ima Ece’yi utandırdı. Tam bir şey söyleyecekken Toprak’ın sesi ile sustu. “Savaşta senden yana olduğumu bil. Kardeşlerinin canına oku.”

“Sen ablanlardan çok mu çektin? Neden canlarına okuyayım? Alt tarafı kar içinde bırakacağım. Ben hepsine yeterim.” Gülüyordu bunları söylerken. 

“Dumanınkini aldın mı?”

“Evet, arkada taşıyıcı kutusunda. Huyunu bilmediğim için serbest bırakamadım.”

“İyi yaptın. Şanslı köpek şu Duman.”

“Evet, kızım da bek güzel. Kesin aşık olacaklar.”

“Romantik kadın, fırsat bulunca ara beni. Ve hasta olma.”

“Ben hiç hasta olmam.”

“Hiç mi?”

“Hiç”

“Ben de bana hasta oluyorsun sanıyordum!” diye ağzının içinde mırıldandı. Ece tam duyamasa da ne dediğini anlamıştı. Gülümseyerek vedalaşıp kapattı telefonu.





Ece, o günün büyük kısmını ailesinin yanında geçirdi. Dört gecedir evinden uzaktaydı. Bu çok uzun bir süreydi ve çok özlemişti. Tay satışları çok nadir katıldığı bir etkinlik olduğu için evden ayrı kaldığı süre genelde bir ya da iki gece olurdu. Telefonla defalarca konuşsalar da yetmiyordu. Babası ile uzun süre oturmuş ona yarışı anlatmıştı. Taylarını satmaktan vazgeçtiğini alıcıları sevmediğini söylemişti. Üzülmesini istemiyordu. Elbette aynı yalanı annesine de söylemek zorunda kalmıştı. Kardeşleri merak bile etmemişti.

Akşam yemeğinden sonra babasının da kendilerini görmesi için kış bahçesinin oradaki bahçede kardeşleri ile kartopu oynadı. Ara sıra cama atıp babasını da oyuna dahil etti. Annesi şalına sarılmış portakal soyuyordu. Bir saat sonra ıslanmış, üşümüş ve çok eğlenmiş olarak girdiler içeriye.

Tatil bitmişti. Ertesi gün yeniden bağların başındaydı.




Mehmet Ali, Ece’yi arayıp satmadığı taylardan birine talip olduğunu söylediğinde şaşırdı Ece.
“Seyisler mi söyledi satmadığımı?” diye sordu merakla. Böylece lafın kimden çıktığını da öğrenmeyi umuyordu.
“Hayır, İzmir’den bir arkadaşım söyledi. Sen hasta at satacak biri değilsin. Ama elbette ben de, adı hastaya çıkmış ata senin istediğin parayı vermem. Bana biraz indirim yapacaksın.”

“Ah… Anladım. Üzgünüm, Mehmet Ali, ama atlarım satılık değil. Onlarla kazandığım yarışları izledikçe hepiniz kıskançlıktan çatlayacaksınız.”

“Bence inat etme. İkisini birden yarışa sokmazsın. Birini alabilirim ve biraz daha fiyat arttırabilirim.” Söylediği rakam aslında satış rakamına oldukça yakındı ama Ece kızmıştı. Üstelik Mehmet Ali arkadaşıydı. Böyle bir teklif ile gelmesi rahatsız etmişti.

“Üzgünüm, ama satmayacağım. Oğlun nasıl?”

“Konuyu değiştiriyorsun öyle mi? Benle uğraşma, alacağım atını.” Gülümsüyordu Mehmet Ali. Ece de gülümsedi ve “Sana satacak başka taylarım olacak. Ama bu taylarımı satmayacağım. Bu satışta taylarıma iftira atanların hepsine toz yutturacağım.”

“Of sen gerçekten çok kızmışsın. Ben de şaka yapıyordum. Şu an zaten tay alamam. Yerim yok. İnşaat bitince çalacağım kapını. Seni aslında kazandığın yarışı tebrik etmek için aradım ama biraz kızdırayım istedim.”

“Keyfim yerinde, beni kızdıramazsın. Oğlunu özledim. Bize gelsenize. Annem de sevsin biraz Cin Aliyi…”

“Cin Ali deme ona. Biraz zayıf olabilir ama sağlıklı. Uğraşma oğlumla. Bana çekmiş işte. Tamam yarın evdeyseniz geliriz. O da sizi özledi.”

“Tamam, yarın görüşürüz.”




Mehmet Ali, kucağında oğlu ile önce boxlara gitti. Yolda gördüğü işçiler Ece’nin atların yanında olduğunu söylemişti. Kapıya yaklaştığında aralıktan gelen sesi duydu. Ece içeride seyislerle konuşuyordu. Kulak kabarttı.

“Ali bey, ne sizden ne Yakup’tan ne de Recep’ten şüpheleniyorum. Ben bu bilginin nasıl olup da diğer at sahiplerine ulaştığını öğrenmek istiyorum. Kasıt aramıyorum. Bu haber istem dışı yayılmış olmalı.”

“Ben kimseyle konuşmadım. Diğerlerinin konuştuğunu da duymadım.”

“Yakup sen kimseye bir şey anlattın mı?”

“Hayır Ece hanım. Ağzımı açmadım. Ama aklıma veterinerin bir yerlerde konuşmuş olma ihtimali geliyor.”

“Müfit amca asla söylemez. Recep sen de söylemedin değil mi?”

“Yok Ece hanım, ben at sahibi tanımam ki söyleyeyim.”

“Zaten olan oldu. Ama bir kez daha buraya ait bir haberin dışarıya sızdığını duyarsam tavrım farklı olur. Umarım anlatabildim. Elemanlarıma güvenmek isterim.”

“Anladık Ece hanım. Şahsım ve arkadaşlarım adına bize güvenebileceğinizi söylemek isterim.” Seyis Ali, kızı yaşındaki biri tarafından azarlanmaktan duyduğu utanç ile başını kaldırmadan konuşuyordu. Ece üzülse de ipleri elinde tuttuğunun anlaşılması için bu konuşmanın gerektiğini biliyordu. Sırf ayrım olmasın diye üçünün bir arada olacağı zamanı beklemişti. 
Yakup, “Çiftlik zor durumda mı Ece hanım? Tayları satamadığınız için güçlük çekecekseniz biz de tanıdıklarımıza söyleyelim belki talip çıkar!”

“Gerek yok Yakup. Satmayacağım. O paraya muhtaç değildik. Zaten üzüldüğüm neden satılmadıkları değil, haberin nasıl olup da duyulduğu… Çalıştığım insanlara kendim kadar güvenmek isterim.”

“Merak etmeyin Ece hanım, bizlerden biri böyle bir şey yapmaz, yapamaz. Bize güvenebilirsiniz.”

“Tamam, kolay gelsin size. A Ali seyis, yarın sabah koşturacağım adsızı. Altıda hazır olsun. Bağlarda işler yoğun geçe kalmayayım.”

Ece dışarı çıktığında Mehmet Ali ile oğlu Ozan’ı gördü. Mehmet Ali kaşları çatık, kollarını göğsünde birleştirmiş öylece duruyordu. Uzun boyu, yapılı vücudu ve geçen yazların güneşinin kararttığı cildi ile korkutucu bir hali vardı.
“Ne zaman geldiniz?” derken Ozan’ı kucağına almış öpmeye başlamıştı bile. Ozan da aynı şekilde Ece’yi öpücüklere boğuyordu. Ece yürümeye başlayınca Mehmet Ali de ona eşlik etti. 

“Sen yeni fırça atmaya başlamıştın.”

“Onun için mi kaşlarını çattın? Ne yani bir şey yokmuş gibi mi davransaydım?”

“Hayır elbette öyle değil ama dikkatli ol. Bu bilgi buradan çıkmadıysa nereden çıktı? Sen yine de söylenenlere fazla güvenme.”

“Biliyorum. Sinirimi bozuyor ama yapacak bir şeyim yok. Bir Yakup eskidir. Seyis Ali ile Recep henüz çok yeniler. Yakup’a güvenirim ama bu da sonsuz bir güven değildir. İnsanların içinde olan kötülük ne zaman, nerede ortaya çıkacak bilemem.”

“Haklısın. Kötülük herkesin içinde var. Sadece bazılarımız bunu dizginlemeyi başarırken bazılarımız serbest bırakıyor.” Sesi üzgündü. Ece, eskileri açıp canını sıkmamak için sustu bir süre. Mehmet Ali, köylünün çoğunluğunun kendisini sevmediğini biliyor ve buna olan kızgınlığını saklamakta güçlük çekiyordu.

Bağların hizasına geldiklerinde konu üzümlere döndü.

“Sizin budamalar bitmiş.”

“Senin bitmedi mi yoksa?”

“Az bir yer kaldı.”

“Başlarında dur. Yoksa işçiler gevşek çalışır. Bizim ve Karayel’lerin bağların budamalar ve omca ekimleri bitti. Don yapmaz inşallah. Gerçi bu seneye kadar olmadı ama bu sene kış uzun sürecekmiş. Hem yaptık, hem korktuk.”

“Ben de biraz tedirgin oldum. Sonra hava durumunu takip edince biraz rahatladım. Bu sene ürünler iyi olacak inşallah. Toprak iyi. Su iyi. Hava da iyi olursa daha ne isteriz?”

“Ben ziraatten ilaç alacağım, sana da lazım mı?”

“Ne zaman alacaksın? İlaçlama için erken.”

“Erken de, bordo bulamacını erken alıp koyacağım kenara. Herkes aynı anda almaya gidince ziraattekiler isyan ediyor. Bulamaç da olmuyor bazen. Mart sonu ya da  Nisanda yaparız ilaçlamayı. Ben Niğde’ye gidiyorum. Oradan dönerken arabada yer olursa alıp geleceğim. Sana da lazımsa alayım.”

“Yok ben sonra alırım, sağ ol. Niğde de işin ne?”

Ozan, kucaktan inmek isteyince bıraktı, Ece. Önden eve doğru koşturan çocuğun peşinden gülümseyerek baktı. “Ne hızlı büyüyor farkında mısın?”

“Farkındayım.”

Hüzünlü sesi ile Ece’ye yine karısını düşündüğünü anlatmıştı. Hemen konuyu dağıtmak için önceki soruyu yanıtladı.  “Niğde de bir şarap fabrikasından bazı şeyler bakacağım. Onlar kapatıyormuş, ben açıyorum.”

“Şarap fabrikasını mı açıyorsun? Nerden çıktı bu?” Bu kez gerçekten şaşırmıştı. Bu kıza yetişmek her geçen gün güçleşiyordu.

“Şu son aldığım bağ var ya. Orada ve eski bağların bir kısmında iki ayrı üzüm aşılayacağım. Onlardan elde edeceğim üzümlerin şarabını yapıp satacağım.”

“Baban bırakmıştı şarap işini. Sen neden tekrar başlatıyorsun? Yorucu olacak.” Tepkisinde samimiydi. Ece zaten boyundan büyük işlere kalkışıyordu. Tüm köylü onun erkek gibi çalıştığını kadınlara da kötü örnek olduğunu, bekar kızların bir kısmının onun izinden gidip bağla bahçeyle uğraşmaya başlamasından memnun olmadığını konuşuyordu. Bu merak eskisi gibi ilaçlama yapmak, zamanı gelince ürünü toplamak değil, yer almak, yerine sahip çıkmak gibi daha farklı boyutlara kayıyordu. Bir yandan at yetiştirmesi, bir yandan bağlar ve şimdi şarap işi… Bu kız köylüyle papaz olacaktı!
Onun düşüncelerinden habersiz Ece anlatıyordu. “İşlerin bir düzeni var. Atların seyisleri, bağların işçileri var. Zaten büyük bir şey yapmayacağım. Belki iki bin en fazla üç bin şişelik bir üretim. Ama çok özel üretim olacak.”

“Az yaparım iyi yaparım diyeceksin yani. Ama o kadar az yapılanı kime nasıl satacaksın?”

“Önceleri tanıtım için biraz uğraşırım ama sonra şarap kendisini satar.”

“Yine de yorucu olacak. Sonuçta evdekiler var, babanın hastalığı var. Hem sonra evleneceksin…”

“Evlenecek miyim? Ben mi? Sen sırada koca adaylarını görüyor musun?”

“Sen evlenmeye niyetli olsan sıraya gireriz. Yani girerler.” Ece gülerek baktı Mehmet Ali’ye. “Sen de mi gireceksin? Benden beter birini bulamazsın evlenmek için.”

“Senin neyin varmış? Gayet de iyi eş olursun. Hem çocukları da seviyorsun. Ozan da seni seviyor.”

“Ozan beni oyun arkadaşı sanıyor. Sen ona anne bul.”

Tavrından ona eş olmayı düşünmediği belliydi. Bu konuşma aslında ilk kez yapılmıyordu. Mehmet Ali ona takılıyordu ama Ece de her şakanın altında biraz gerçek vardır diye tavrını hiç bozmadan yanıt veriyordu. Evlenecek ise aşık olduğu kişi ile evlenmeyi istemişti hep. O yüzden sadece evlenmek için evlenmeyi istemiyordu.

“Öyle değil Ece. Ona bir anne arıyor olsam köyde bir sürü kız var. Ben oğluma anne aramıyorum. Kendime bir eş arıyorum o eş aynı zamanda oğluma da annelik etsin istiyorum.” Bu kez Mehmet Ali de ciddileşmişti. İlk kez bu kadar özenli cümleler ile derdini anlatıyordu. Ece, “O zaman biraz daha sosyal ol. Ben bile senden çok iniyorum şehre. Denizli’ye gittim. İzmir’e gittim. Şimdi Niğde’ye gidiyorum. En azından benim koca bulma ihtimalim senin eş bulmandan daha olası.” dedi. Mehmet Ali gülmeye başlamış, az önceki ciddi halinden eser kalmamıştı. “Haklısın. Ben biraz gezeyim. Oğlumu da yanıma alayım, beni beğenmeyen onu beğenir nasılsa.”

“Bak bu çok akıllıca. Hadi girelim eve. Çok acıktım.”

“Baksana Ozan daldı bile eve.”

“Zennurediğini bildiği yere dalıyor çocuk. Hem orada diğer oyun arkadaşları da var.” Ozan için oynadığı kişilerin yaşı önemli değildi. Eğlenmesi yeterliydi.

“Çocukları sıkmaz inşallah.”

“Ona göre üçü de onun arkadaşı. Yaşlarını aynı görüyorsa çocuğun kabahati ne? Bırak oynasın.”

“Senin kardeşlerin çok sabırlı. Herkes katlanmaz Ozan’a.” Gerçekten çok hareketli bir çocuktu. İki dakika durmuyordu.
“Onlar dersten kaçıyor. Ozan da vesile oluyor.”

“Onlar mı? Çocukların dersleri hep iyidir. Günahlarına girme.”

“Öyle tabii ama işte yine de onlar da çocuk, fırsatları değerlendirmeyi biliyorlar.”

Mutfağa girdiklerinde Ozan’ın herkese koşa koşa sarıldığını ve hepsini öptüğünü gülerek izlediler.

Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #24 : 08 Ekim 2012, 08:06:03 »

24.Bölüm






Her gün arıyordu Toprak. Bazen de Ece onu arıyordu. Telefonla konuşmak ilk başlarda zor gelmişti. Sanki konuşacak konu yokmuş gibi. Ama sonra alıştılar ve her konudan konuşarak uzun süre birbirlerinin sesini dinlediler.

Niğde’ye giderken annesinden daha çok direktif vermişti Toprak. Yolun yarısına geldiğinde yemek için durmuş ve önce annesini sonra da Toprak’ı aramıştı.

“Merhaba, yemek molasındayım.”

“Nerede yiyorsun? Rahatsız etmesinler seni!”

“Etmez kimse merak etme. Büyük bir tesisteyim ve etrafımda bir sürü aile var. sanırım geziye giden gruplar var.”
Konuşurken gülüyordu.

“Gülme Ece. Merak ediyorum seni.”

“İnan annem bile senin kadar yemedi beni.”

“Önce anneni mi aradın? Ben ikinci sıradayım öyle mi?” Toprak naz yaptığını biliyor ama onunla böyle konuşmak hoşuna gidiyordu.

“Ne ikinci sırası? Kaç kişiyi aradığımı anımsamıyorum bile.”

“Buna inandıramazsın işte. Tamam annen birinci sırada olabilir kızmıyorum.”

“Bu hafta sonu bizim Deniz nişanlısı ile gelecekmiş yer ayırtmış sanırım.”

“Olabilir haberim yok. Gerekeni yaparım.”

“Hayır, bir şey yapma. Onun için demedim. Aklıma geldiği için söyledim. Ben bile gelsem bir daha hesap ödeyeceğim.”

“Olur canım, hatta sana zamlı tarife uygularım.”

“Bana uyar.”

“Bana uymaz. Haftaya geliyorsun İzmir’e değil mi?”

“Evet geliyorum. Dokuz gün sonra!”

“Çok sevindim.”

“Sevinirsin tabii, ben geliyorum oraya sen gelmekten kurtuluyorsun.”

“Sen gelmesen ben gelecektim günahımı alma.”

“Biliyorum.”

“Ne kadar kalacaksın?”

“Bir gece.”

“Bir gece mi? Neden o kadar az?”

“Çünkü sadece yarış var. Bir gece kalıp döneceğim.”

“O geceyi de arkadaşlarınla mı geçireceksin?”

“Daha iyi bir teklif gelmezse öyle olacak. En azından birkaç saati başkaları ile geçirmeyi tercih ederim.”

“O zaman iyi bir teklif gelir mutlaka. Birkaç saatten uzun süre için de ikna etmeye çalışabilir o teklifi yapan.”

“Saat konusunda belki bir saat kadar daha uzatma olabilir, o kadar! Hadi ben yola çıkayım. Geç kalacağım randevuma.”

“Dikkatli git lütfen ve gider gitmez ara beni.”

“Ararım canım.” Susup kaldı ikisi de telefonun ucunda. Toprak mutlulukla gülümsedi “Acele etmeden git hadi.”

“Tamam, görüşürüz.” Diyerek telefonu kapatacağı an sesini yeniden duydu. “Görüşürüz canım.” Demişti Toprak. Ece, az önceki anlık utancın yerini mutluluğun sardığını anladığında gülümsedi.

Büyükler boşuna ‘her şeyin yeri ve zamanı var’ demiyordu. On yıl önce yaşamaktan vazgeçtikleri aşk, şimdi çok daha olgun ve doğru olarak çıkmıştı karşılarına. En azından Ece öyle olduğuna inanmak istiyordu.

Arabasına bindiğinde yüzündeki gülümseme hâlâ duruyordu.




Niğde’den dönüş yolunda Sibel’in sınıf öğretmeninden gelen telefon ile canı sıkılmıştı. Elbette sınıf öğretmeni sadece notlarının düştüğü bilgisini vermişti. Ama Ece, bu telefon konuşmasının ardında nihayet kendisini göstererek çıkma teklifi aldığı o çocuğun olduğunu biliyordu. İlk aşk ya da ilk sevgili biraz ortalığı bulandırmıştı. Aklı karışan Sibel bunu derslerine de yansıtmıştı. Zaten son zamanlarda telefon elinden düşmüyordu. Faturalarında artış olmadığına göre karşı tarafın aradığı anlaşılıyordu ki bu daha da kötüydü. Olur olmaz zamanlarda arayıp derslerine engel oluyordu! Düşündükçe sinirleniyordu.

Yaptığı anlaşmalardan sonra keyifli geçeceğini düşündüğü yol ne yazık ki sinir harbine dönmüştü. Üstelik yolda kaza yapmış bir kamyon vardı ve trafik durmuştu. Her şey bir anda terse dönmüştü. Sinirlerinin daha da gerildiğini hissedince araçtan indi. Hareket etse belki iyi gelirdi. Önce biraz ileri geri yürüdü. Daha iyi olduğunu hissedince annesini aradı. Yolda kaza olduğunu, gecikeceğini haber verdi. Sibel ile ilgili konuyu bilmesine gerek yoktu. Hem anlatıp sinirini yeniden bozmayacaktı. Sonra Toprak’ın telefonunu tuşladı. Onun sesini duymak çok daha iyi gelecekti.

“Ulaştın mı ne çabuk? Gaza mı bastın?”

“Hatır sorsaydın fırçadan önce!”

“Ah pardon tatlım. Haklısın. Ama sanırım hız yaptın diye sinirlendim.”

“Hız yapmadım. Yolda kaza var ve ben daha evime ulaşamadım. Merak etme diye aradım.”

“Anladım. İyi oldu aradığın. Nasıl geçti toplantın? Alacaklarını aldın mı?”

“Evet, epey aldım. Arka koltuk bile doldu. Bağlara ilaç alacaktım ama yer kalmadı. Artık sonra alırım.”

“Acil miydi ilaçlama?”

“Bordo bulamaç alacaktım. Mart sonu ya da nisan ortası gibi yaparız. Bir ay var daha. O yüzden sorun değil. Havalar da bundan sonra ısınacaktır. Sonra da artık bağların yeşermesini bekleyeceğim. Dondan şükür kurtardık tüm bağları. İşçilerle sabahladık nerdeyse bağlarda ama zararımız olmadan geçtik o dönemi. Bulamacı yaptık mı rahatlarız artık. Sizin bağların da durumu aynı.”

“Bizim bağlarla hâlâ mı ilgileniyorsun? Satılacak oralar, bırak alan uğraşsın, yorma kendini.”

“Sen buradaki işlere karışma. Bağlar satılana kadar benim sorumluluğumda. Sonrası kim ne yaparsa yapsın. Hem zaten gözümün gördüğü yerdeki tüm bağlar yeşerince burası güzel oluyor. Ona da az kaldı.”

“Yaza gelir görürüm.”

“Elbette. Bağbozumuna Didem de gelecek. Sen de katılırsın. Aaa sen şimdi yazdan önce gelmeyecek misin köye?” Son cümleyi söylerken hem kızgın hem şaşkındı.
 
“Ben de ne zaman fark edip kızacaksın diye bekliyordum. Geleceğim canım. İnşallah sen döndükten bir sonraki hafta da ben köye geleceğim. Yengemi özledim.”

“Anladım, sadece yengen için geleceksin. Öyle olsun. Ah yol açıldı sanırım. Kamyondan savrulanları topluyorlardı. Bitmiş olmalı. Kapatıyorum.”

Toprak önce kahkahayı atmış sonra da “Tamam canım kapat. Ve yine söz dinle yavaş git. Ve… Köye gelirsem seni özlediğim için olur bu… Yengemi de özlerim ama on yıldır doğru düzgün görmediysem birkaç haftada özlemiş olmam beklenemez değil mi? Son kez söylüyorum yavaş git.” dedi.

“Off annem gibi oldun başıma. Kapattt.” Derken gülümsüyordu Ece.

Kalan yol çok daha rahat geçmişti. Toprak ile konuşmak biraz neşesini yerine getirmişti.

Köye geldiğinde neredeyse akşam olmuştu. Çift kabinli aracın arkasındaki tüm kutular şaraphaneye indirildi. Arka koltuktakileri de boşalttıktan sonra eve gitti. Hepsi ile sarılıp bir günlük hasreti giderdikten sonra babasının yanına uğradı. Ona yaptıklarını anlatıp biraz da gördüklerinden bahsetti. Yeni aletleri anlatırken gözleri parlıyordu. Onun enerjisi babasına da geçmişti. Akşam yemeğinden sonra da Sibel’i yanına çağırıp salona gitti. Daha fazla beklemek istemiyordu.
“Ne oldu abla?” diye sordu Sibel. Başına bir şeyler geleceğinin farkındaydı. Yüzünden korku okunuyordu.

“Neler olduğunu sen anlatmak ister misin? Bugün sınıf öğretmeninden bir telefon aldım. Ders notlarının çok kötü olduğunu, bu sezon henüz hiçbir yazılıdan geçer not almadığını söyledi. Bunun bir açıklaması var mı?”

“Bilmiyorum abla. Bu dönem çalışıyorum ama anlamıyorum. Ondandır.” Boş bir bahaneydi. Sibel de biliyordu.

“Ne oldu da aklın almaz oldu dersleri?”

“Bir şey olmadı. Sadece bir iki sınavdan kötü not aldım. Ama düzeltirim.”

“Babamın tek kuralını anımsatmam gerekir mi? Sınıfta kalan okumayı bırakır. Hiçbir çocuğu, bir başkasının okuyabileceği bir seneyi çalma hakkına sahip değildir. Bu kuralı uygulamasını istemezsin değil mi? Üniversiteyi okumayı istiyorsun!”

“Elbette istiyorum. Toparlarım abla. Biraz dikkatim dağıldı sanırım.”

“İkinci sınavlardan alacağın notlar da düşük olursa bu konuşmayı anımsatırım. Ve son bir şey daha… Erkek arkadaş edinmek için acele etmene gerek yok. Okul ile bir arada yürütemeyeceğin bir ilişki doğru zamanda yaşanmıyor demektir. Anladın mı?”

“Anladım abla. Merak etme. Üzmeyeceğim seni.”

“Beni değil, bizi üzmeyeceksin. Anlaştık değil mi? Ve bu yaz bana bağlarda yardım edeceksin. Şarap üretiminde de her adımda yanımda olacaksın.”

“Neden? Ben bağlarda olmaktan hoşlanmıyorum.”

“Ne zaman bağlarda oldun ki? Bunu anlamak için kendine de toprağa da şans tanımadın. O yüzden bu yaz benimlesin. Ya toprak senin için de önemli olacak ya da tamamen bu fikrimden vazgeçeceğim.” Ece’nin sesi taviz vermeyeceğini belli edince Sibel son bir hamle yapmaya çabaladı. “Ben de annemin genleri ağırlık kazanmış olmalı. Ben çiçek yetiştirmeyi tercih ediyorum.”

“Ben kararımı verdim. Yok illa yardım etmeyeceğim dersen, notların hakkında babamla konuşur ve gereksiz bir üzüntü daha yaşatırım ona. Karar senin.”

Sibel yerinden fırladı, “Buna şantaj derler.”

Ece de ayağa kalkıp karşısında durdu, “Buna, bugün yaşadığım utancın telafisi derler. Hadi şimdi git ve yarınki derslerini çalış. Ama laf olsun diye değil, gerçekten anlamak için kafa patlat.”




Şarap fabrikasının malzemelerini kutularından çıkarttı. Yeni bir işe soyunmanın verdiği heyecanla başladı çalışmaya. Eski ama yeni işti yaptığı. Saklama fıçıları, damıtma aletleri, sıcaklık dengeleyici aletler ile fabrika çalışır hale gelmişti. Artık iş, üzümü yetiştirmeye ve bir şarap teknisyeni ile çalışmaya kalmıştı. Ece teoride şarap yapımını biliyordu ama istediği özel bir şarap üretmekti. Ne kırmızı ne beyaz, rose şarap üretecekti. Özel bir üretim yapacak ve bu tadı belli sayıda tüketicinin zevkine sunacaktı. Reklamı böyle yapacaktı. Aksi halde ülkedeki büyük markalarla başa çıkması mümkün değildi. Zaten amacı da bu değildi. Özel bir lezzet üretmekti amacı…

Niğde’den gelen büyük damıtma kazanları ve onların montaj işlerini yapacak elemanlar aralıksız çalışıp işi iki günde bitirdi. Artık ufak tefek işler vardı. Etiket seçimi isim seçimi gibi şeyler vardı aklında…

Fıçıların arasında dolaşıp meşe kokularını içine çekti. Ellerini üstlerinde gezdirdiği fıçıların ahşabın içine dokunuyordu.
‘Başaracağım, en iyi şaraplardan birini üreteceğim. O bağların üzümü artık benim verdiğim adla bilinecek!’

Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #25 : 09 Ekim 2012, 08:29:20 »

25.Bölüm





Yine İzmir’e gidiyordu. Bu kez bir gece kalacaktı. Yorulacak ama o süreyi sevdiği erkek ile geçirecekti. Toprak, yarışları izlemeye gelecekti. Onunla izlemek çok daha heyecanlı oluyordu. Köyden çıkalı henüz yarım saat olmamıştı ki yağmur başladı.
 
Yağmur gittikçe artıyor, görüş bulanıklaşıyordu. Silecekler en hızlı kademede çalışsa da yetişemiyordu. Uzun zamandır bu kadar şiddetli yağmur görmemişti. Rüzgârda cabasıydı. Artık gittiği yeri göremez olunca arabayı kenara çekip dörtlüleri ve sis farlarını önlü arkalı yakarak bekledi. Yol sakindi. Yağmur biraz hafiflediğinde aradan on beş dakika geçmişti. Yeniden yola koyuldu. Silecek artık orta süratte çalışıyordu. 
 
Aksilikler peşini bırakmıyordu. Daha bir saat olmadan arabanın arka tekerleğinden gelen tuhaf sesle irkildi. Arabanın yalpalamasından lastiğin patladığını anladı. Yanında iki kilometre kadar gitmesine yarayacak köpüklerden vardı. Önce onu sıkmayı düşünse de sonra vazgeçti. Şehirlerarasında ormanlık bir alandaydı. Ne kadar mesafe sonra bir benzinci bulacağını bilemiyordu. Araçtan inip lastiği değiştirmek de istemiyordu fakat o köpükle gideceği mesafeyi hesap edemediği için gözünü kararttı. Hızlı hareket ederse kısa sürede lastiği değiştirebilirdi.

Çift kabinlinin arkasındaki yedek lastiği ve krikoyu alıp hemen patlayan lastiğin olduğu yere çömeldi. Neyse ki sağ taraftaki lastikti patlayan, böylece yoldan onu gören olmadan lastiği rahatlıkla değiştirebilirdi. Rüzgâr aynı şiddette devam ediyor, yağmuru kırbaç gibi vücuduna vuruyordu. Krikoyu yerleştirdiğinde, yağmur iliklerine kadar işlemişti. On dakika sonra yeni lastik takılmış ama kendisi hem sırılsıklam ıslanmış, hem de buz gibi hava yüzünden donma noktasına gelmişti. Simsiyah olan ellerini ıslak mendille temizlemeye uğraştı. Saçlarından yağmur suları damlıyordu. Yanında ertesi gün için aldığı kıyafeti vardı ama üstünü nasıl değiştirecekti? En iyisi bir benzinciye kadar böyle gitmek ve orada değişmekti. Torpido gözünden aldığı arabanın evraklarının olduğu dosyaların içini boşaltıp plastik dosyaları oturma yerine koydu. Aracı da ıslatmanın gereği yoktu. Klimayı en sıcağa getirdi. Yine de dişlerinin birbirine vurmasını engelleyemiyordu. Montunu ve kazağını çıkartıp gömleği ile kaldı. Diğerlerinin kuruması çok daha zor olduğu için en ince giysisini kurutmaya uğraşıyordu. Ensesinden giren yağmur suları ile iç çamaşırları bile ıslanmıştı.

Yarım saat kadar sonra nihayet uygun bir benzinci bulmuştu. Öncekilerde durmaya korkmuştu. Çantasını alıp hemen tuvaletlerin olduğu yere koşturdu. Islak giysilerini değiştirip kuru olanları giydiğinde biraz rahatlamıştı. Yine de titremesi geçmiş değildi. Saçları klimanın etkisi ile kurumuş olsa da dipleri hala nemliydi. Örgüsünü açıp el kurutma makinesinin altında saçlarını da kuruttu. Artık kendini biraz daha iyi ve ısınmış hissediyordu. Tam rahatladım derken ilk hapşırık ile karşılaştı. “Ben hastalanmam ki. Bu sıcak soğuk farkından olmuştur.” diyerek kendini rahatlattı. Çocuk hastalıklarından başka hastalık geçirmemişti. O yüzden bu kadarlık üşütme ile hastalanmayacağını biliyordu. Yine de tedbir olsun diye benzincinin marketinden enerji içeceği ve naneli şeker aldı. Bir de su alıp arabasına bindi.

Yol gözünde büyüyordu. Tek avuntusu bir saat kadar sonra Toprak ile buluşacak olmasıydı. Hapşırmaları sıklaşınca yol üstünde eczane aramaya başladı. En sonunda bir eczaneye girdi ve soğuk algınlığı için ilaç aldı. Yemekten sonra içmesi gerekiyordu. Üstünde bir ağırlık vardı. Başı da ağrımaya başlamıştı.

İzmir’e geldiğinde arabayı hipodroma çevirdi. Toprak da orada olacaktı. Park ederken ilaç torbasını da çantasına koydu. Islak giysilerini arabanın içine yaymıştı. Kuramamışlardı ama yine de kimse görmesin diye onları da toplayıp valizinin içine koydu. Sonra Toprak’ı aradı. “Geldin mi canım?” diyen sesini duyduğunda keyfi yerine geldi. “Geldim, şimdi park ettim. Sen neredesin?”

“Yarış alanına gel. Ben seni bulurum.”

Öyle de oldu. Toprak, Ece’yi hemen görüp yanına gitti. Sarılıp yanaklarından öptü. Kollarını çözmeden yüzüne baktı. “Yanaklarının kızarıklığı beni görmenin heyecanı mı yoksa hasta mı oluyorsun?”

“Sanırım ateşim var. Ve yine sanırım ki ben hayatımda ilk kez hasta oluyorum.”

“Yarıştan önce doktora gidelim.”

“Gerek yok. Yolda lastik patladı. Yağmurda değiştirmek zorunda kaldım. Islak kıyafetlerle benzinciye kadar gidince biraz üşüttüm sanırım. Ama merak etme bir eczaneye uğradım, ilaç aldım. Yemekten sonra içeceğim. Hemen düzelirim.”

“Hayatında ilk kez hastalanıyorsan nerden biliyorsun iyileşeceğini?” Toprak panikle alnını tutuyor, ateşine bakıyordu. “Ateşin de var senin. İzlemen şart mı yarışı? Seni doktora götüreyim.”

“Benim bünyem kuvvetlidir. Toparlanırım hemen. Üçüncü yarışta benim atım koşuyor. O arada bir şeyler yiyelim de ilaçlarımı içeyim.” Toprak istemeden uydu ona. Sıcak çorba içip biraz daha rahatlamıştı. Yemeğin ardından ilaçlarını içti Ece. Boğazlarındaki yanmadan hiç hoşlanmamıştı. Yutkunmakta güçlük çekiyordu. Yerinden kalktığında bacaklarının da kendisini taşımadığını fark etti. Sendeleyince Toprak’ın koluna tutundu. “İnsanlar hastalanınca böyle mi oluyor? Ayaklarımı zor kaldırıyorum.”

“Koluma gir ve bana yaslan. Seni eve götüreceğim.”

“Yarışı izleyelim önce.”

“Boş ver yarışı. Hadi seni eve götüreyim.”

“Olmaz. Yarışı izlemem lazım. Bu kadar yolu bunun için geldim. Hadi gidelim. En fazla on beş yirmi dakika sonra işimiz bitmiş olur.”

Toprak inatlaşamayacaktı. Kolundaki kadının ağırlığı her an artıyordu. O fark etmese de Toprak, Ece’nin iyice halsiz düştüğünün farkındaydı. İnsanların tuhaf bakmayacağını bilse kucağına alacaktı.

Atların padokta yürüyüşleri başlamıştı. On numara ile yarışacak atını görünce kendine gelmişti biraz. “Çok iyi gözüküyor. Yağmur da onun için iyi. Tabela yapar kesin. hatta belki kazanır bile.”
“Neden iddialı değilsin?”

“Çünkü kızım üçüncü kez yarışacak. Daha önce ikinci ve dördüncü oldu. 1300 metrede çok iyidir ama rakipleri de daha önce yarış kazanmamış atlar. Haklarında bilgimiz çok az. Sadece soylarına göre bir tahmin yürütüyorum. Benim atım için de diğerleri aynı şeyi yapıyor. Bu yarıştan sonra herkesin biraz daha fikri olacak.”

“Dişi at öyle mi? Adı ne?”

“Güneşligün.”

“Adlarını neye göre veriyorsun?”

“Onun adı aslında Fıstık. Ama yarış adlarını ayrı verdiğimiz için özel bir ad aradım. Güneş tüylerine vurduğunda kahverengilerin arasında sarı tüyler dikkat çekiyor. O sarı tüyler de güneşi anımsatıyor. İşte öyle verdim adını.”

“Güzelmiş.”

“Evet, sekileri de güzel. Yani şu bacaklarının alt kısımlarındaki beyaz bölümün adı sekidir. Tek ayakta, iki, üç ya da hepsinde olabilir. Bak benimkinin burnunda uzunlamasına beyazlık var. O da ‘akıtma’dır. Atın rengini don rengi belirler.” Bunu söylediğinde özellikle yüzüne bakıyordu. Tepkisini merak ediyordu. Gülümsemesi derinleşti. Toprak gözlerini açmış “Don mu?” diye soruyordu. Biliyordu ama onun böyle bir tepki beklediğini tahmin etmişti. “Atın rengini belirleyen kısım sırtı ile kalçası arasındaki tüylerin rengidir. Sen de ne kadar fesatsın. Bak bu kızımız al renkli. Tek don rengi var. Belirgin başka renkler olsaydı değişirdi.”

“Senin atların Arap atıydı değil mi?”

“Evet, bunlar üç yaşında yarışmaya başlar. İngilizler ise iki yaşından sonra yarışır.”

“Yani bu güzel kız şimdi üç yaşında mı? Pekala ne kadar süre yarışacak?”

“O pek belli olmaz. İki üç hatta beş yıl bile yarışır. Belki de seneye yarışlardan çeker üretim için kullanırım.”

“Sen mi karar veriyorsun buna?”

“Elbette. Tüm atların kararları bana ait. O benim işim. Hangisi ne kadar yarışacak, ne zaman damızlık yapılacak, ne zaman çiftleştirilecek, hepsine ben karar veririm. Seyislerim de isteklerimi yapar. Ara sıra fikirlerini de söylerler.”

“Demokratik davranıyorsun yani?”

“Evet, demokratımdır. Son söz daima bana ait olmak şartıyla.” Gülüyordu Ece ama gülerken öksürmeye başlayınca tadı kaçtı. “Ben galiba kötü üşüttüm. Hastalanacak zamanı buldum. İnsanlar hasta olunca ne yapar?”

“Ne demek ne yapar?”

“Ben bilmiyorum üşüten insanlar iyileşmek için ne yapar.”

“Sizin evde kimse hasta olmaz mı?”

“Babamdan başka kimse bugüne kadar hastalanmadı. Tabii küçükken kızamık, kabakulak ve hatta suçiçeği olduk ama o kadar. Ne büyükler ne küçükler hiç hastalanmaz.”

“Köyde yaşam farklı! Bağışıklık sisteminiz kuvvetli, demek ki. Sen de ıslak giysilerle kalmasan hastalanmazdın.” Ece yanıt verecekken yarışın başlamak üzere olduğunu ilan eden anonsu duydu. “Başlıyor. Hepsinin ayağı düz bassın.” O andan sonra Toprak çok farklı bir Ece gördü. Önceki yarıştaki gibi sakin bir Ece yerine hastalığını unutmuş, atı ile birlikte her an hareket halindeydi. Yerinde duramıyor, hadi kızım, hadi kızım diyerek sanki güç vermek istiyordu. Bitiş noktasına yaklaşırken atı henüz dördüncüydü. Son elli metrede atak yapan jokey birinciliği burun farkı ile kaçırmıştı. Fotofiniş bekleniyordu ama Ece ikinci olduğundan emindi.

“Kazanmış olabilir mi?”

“Hayır, ikinci oldu. Yine de üçüncü yarışında ikincilik iyi sonuç. Tabelaya girmesi yeterdi benim için.” Toprak onun yüzündeki memnuniyeti görüp rahatladı. İkinci olmasını sorun etmemişti. “Seninkilerle konuşacak mısın?” Seyisini ve jokeyini kastettiğini anlamıştı. İkisi de birbiri ile konuşurken daha az kelime ile anlaşabiliyordu. Bu çok hoşuna gidiyordu. “Elbette. Zaten yarış öncesi göremedim. Şimdi biraz yanlarında durayım, sonra gideriz.”
 
O günkü planları öğleden sonrayı bir arada geçirmek, akşam yemeğe gitmekti. Ece gece Didem’de kalacaktı. Oysa şimdi tüm plan alt üst olmuştu. Didem akşama kadar çalışıyordu. Onun evine gidemezlerdi. O yüzden kendi evine götürecekti. Bundan şikâyetçi olduğu da söylenemezdi. “Yeni planı daha çok sevdim. İstesem denk gelmezdi.” 

“Çok fazla şey mi bekliyorsun? İyileşmezsem akşam yemeğine bile gidemeyiz. Ben de Didem’e giderim. Zaten iki saat sonra işi biter.” İkisi de birbirlerini yokladıklarının farkındaydı. Sözler ortaya söylense de ardındaki imalar beklentilerin anlaşılması içindi.

“Çok fazla şey beklemiyorum canım. Sadece memnunum bu yeni durumdan. Ah tabi hastalanmandan değil. Hadi biraz kafanı yasla ve gözlerini kapat.”

Eve geldiklerinde zorlukla doğruldu yerinden. Toprak destek olarak yürümesine yardım etti. Son kata geldiklerinde Ece’nin basamakları çıkacak hali kalmamıştı. Durup nefeslenince Toprak belindeki kolunu biraz daha sıkılaştırıp kendine yasladı ve vücudundan destek vererek basamakları çıkmasını sağladı.

Çatı katındaki daireye girdiğinde Ece hastalığını unutmuş etrafını alıcı gözü ile incelemeye başlamıştı. Merak her türlü hastalığı yenecek kadar kuvvetliydi. Manzaralı güzel bir evdi. Eşyaların erkeksiliği ilk dikkati çeken noktaydı. Stüdyo tipi evin salon olarak kullanılan kısmı ile yatak odası olarak kullanılan bölümü arasında kitaplık vardı. Dikkatli bakınca yatak odası tarafında dolap olduğunu tahmin ettiği bir mobilya gördü. Tekrar salona gözlerini çevirdiğinde siyah deri koltuklar büyük ekran televizyonu gördü.  Bir köşede küçük bir bar vardı.

“Bu ev tam bir erkek evi. Bir yerlerden oyuncak arabaların çıkacakmış gibi hissediyorum.”

“Televizyon ünitesinin altındaki dolapta saklıyorum.” Konuşurken yatak odası olarak kullandığı bölüme doğru yürüdü. Tahmini doğru çıkmıştı Ece’nin! Toprak dolaptan çarşaf, yastık ve bir battaniye alıp yine salon kısmına gitti. Deri koltuğun üstüne yaydı çarşafı. Yastığı koyup Ece’ye döndü. “Uzan hadi. Çorba yapıyorum şimdi sana. Sen biraz uyu uyandığında çorbanı içer ve çok daha iyi olursun.” Elleri yatkındı.

Onun yatak hazırlamasını izlerken ‘Ben bunu bile bu kadar kısa sürede beceremem’ diye düşünüyordu. Sonra onun yüzündeki üzüntüyü gördü. Hasta olmasına gerçekten üzülmüştü Toprak. “Bugünü böyle düşünmemiştim.” Bir yandan da yorganın altına giriyordu.

“Ben de tatlım. Ben de böyle düşünmemiştim. Ama seni burada görmeyi de ummamıştım. Çok yakıştın desem kızar mısın?”

“Kızarım tabii. Böyle hasta yatmak kime yakışır ki? Ayrıca çorba falan istemiyorum tokum. Otur biraz yanımda.”

Toprak önce mutfağa gidip su koydu. Kaynadığında ıhlamur demleyecekti. Bol limonlu ıhlamur boğazlarını yumuşatacak öksürüğün ilerlemesini engelleyecekti. Ece’nin yanına döndü. Genç kız uzanmış gözlerini kapatmıştı. Ayak seslerini duyunca gözünü açıp baktı. Sonra da elini uzattı. Toprak elini tutup yandaki koltuğun üstündeki minderi çekip yere koydu. Mindere oturduğunda aynı zamanda Ece’nin başucunda oturur duruma gelmişti.
 
“Uyu biraz.”

“Denerim.” Bir eli Toprak’ın elinin içindeydi. Diğer eli ile yüzünü okşadı. “Çok yakışıklısın.” Dedi. Toprak gülümseyerek “Ateşten öyle görüyorsundur.” Diye yanıtladı ama o da boş eli ile yüzünde dolaşan elini tutup avucunun içine öpücük kondurdu. “Çok güzelsin üzüm gözlüm. Ama hemen iyileş lütfen.”

“Uyandığımda iyi olacağım.” Gözlerini kapattı.

Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #26 : 10 Ekim 2012, 08:50:25 »

26.Bölüm





Ece uykusunda öksürüyor, o öksürdükçe Toprak içindeki sızının arttığını hissediyordu. Ne zaman ona karşı bu kadar duygu ile dolduğunu düşünüyor ama on yıl öncesinden başka bir yanıt bulamıyordu.

Ihlamuru hazırlamış ama demlememiş, çorbayı ise pişirmişti. Ece’nin uyanmasını bekliyordu. Bir saat kadar sonra uyandığında çok daha iyiydi. Toprak okuduğu kitabı bırakıp kalktı. Ece’nin mahmur bakışlarına sevgi dolu bakışlarla karşılık verdi. “Benim evimdesin hatırlıyorsun değil mi?”

“Üşütmenin yan etkisi mi hafıza kaybı? Hatırlıyorum tabii.”

“Nasılsın?”

“İyiyim sanırım.” Toprak avucunun içi ile alnına bakıyordu. “Ateşin düştü. İlaçların faydası olmuş. Çabuk toparlanacak gibisin.”

“Ben nasıl hasta olduğuma şaşıyorum. Üstelik gündüz vakti uyudum. Bu da hayatımda bir ilk.”

“O kadar koşuşturursan gündüz uyumaya vakit bulamazsın tabii.”

“Benim belli bir düzenim var. Ona uyduğum sürece işlerim beni yormuyor.” Toprak onunla konuşurken açık mutfağa girmiş su ısıtıcısının düğmesine basmıştı. “Aç mısın? Çorba hazır, istiyorsan ısıtıp hemen bir kase vereyim.”

“Aç değilim ama bir bardak su içerim.”

“Getiriyorum. Oturabilecek misin? Başın dönüyor mu?”

“Biraz daha yatarsam dönecek. Bünyem alışkın değil, tepki verecek bu saatte yatmaya.”

Toprak, ısınan su ile ıhlamuru demlemiş, bir bardak suyu da Ece’nin eline tutuşturmuştu.
 
 “Ihlamur mu kokuyor?”

“Beş dakika demlensin hemen veriyorum. Limon ve şeker ister misin?”

“Sadece limon ama bol!”

“Sen uyurken kıyafetlerini çantandan çıkarttım. Umarım kızmazsın. Nemli kalsalar kötü kokarlardı.” Ece neredeyse gülecekti. Kendisi bunu asla akıl edemezdi. “Teşekkür ederim. Zahmet verdim sana.” Acaba bu kadar el yatkınlığı ve iş bilir olmak yalnız yaşamasından mı kaynaklanıyordu? Kendisi de Didem ile aynı evi paylaşmış ama orada da neredeyse tüm işi Didem yapmış, Ece o ne derse onu yapmaya çabalamaktan öteye geçememişti.

“Zahmet değil, ben şu ıhlamurları koyup geleyim.” Ece, mutfak bölümüne giden Toprak’ın arkasından baktı. Çok yakışıklıydı. On yıl öncenin çelimsiz erkeği yerini, yapılı bir erkeğe bırakmıştı. Acaba çok sevgilisi olmuş muydu? Elbette olmuştu. Aksini düşünmeyecek kadar aklı başındaydı. Şu an sevgilisi yoktu herhalde. Kendisini evine getirecek kadar rahat hareket ettiğine göre kapı açılıp da eve dalacak birisi olmamalı diye düşündü. Sonra kendisinin onun sevgilisi olduğunu anımsadı. Artık bir başkasının değil onun sevgilisiydi! Bunu düşünmek yüzüne kocaman bir gülümseme yayılmasına neden oldu.

“Neye gülüyorsun?”

“Kendime. En olmayacak zamanda hastalandım da ona.”

“İyisin ama artık.”

“Çok daha iyiyim, sağ ol.”

Ihlamurunu yudumlarken bakışlarını evin içinde gezdirdi. İlk geldiğinde ana hatları görmüş beğenmişti. Şimdi ise detayları inceliyordu. Dikdörtgen yapının sokak kapısı uzun duvarın tam ortasında kalıyordu. Kapıdan girişte sağ tarafta kalan yatak odasının perdeleri kapalıydı. Kalkıp gezmek ayıp olacağı için merakını yenmeye çalıştı.

Kendi yattığı koltuk ve sağındaki solundaki tekli koltuklar deri kaplıydı. Büro tipi koltukların aksine yumuşak ve genişti hepsi. Yerde halı olarak bir post vardı. Televizyon, karşı duvardaydı. DVD ve müzik CD’leri göze çarpıyordu. Müzik setini de görünce ayağa kalkıp CD’lere bakmak istedi. Zevkini öğrenmek istiyordu.  “Ne tür müzikler dinlersin?”

“Müzik? Ah evet dinleyebilirsem gitar, piyano ve çello ağırlıklı müzikleri dinlerim. Caz ve blues dinlerim. Ve bunlardan sonra da ne bulursam dinlerim.”

“O ne demek öyle?”

“Sevdiklerimi bulamazsam, ne bulursam dinlerim demek. Müziği sevdiğim için kulağıma hoş gelen her türden zevk alırım.”

“Gitar çalmaya ne zaman başladın?”

“On yaşımda başladım. Köye gelirken getirmiyordum. Dedem ve amcam kızıyordu. Hem zaten gündüz çalıştığım için akşam erkenden uyuyordum. Çalacak zaman yoktu.”

“Son soru… neden kendini gizliyorsun lokantanda?”

“Ben olduğumu bilirlerse her zaman isterler. Ama ben canım istediğinde çalmayı, söylemeyi tercih ediyorum.”

“Canın istiyor mu?”

“Ne? Gitar çalmayı mı? Sana çalmamı mı istiyorsun?”

“Sanki çalarsan daha çabuk iyileşirim gibi geldi.” Resmen naz yapıyordu. Toprak onun bu haline gülümsedi. “Evde bir gitarın vardır değil mi?”  Toprak başını sallayarak ayağa kalktı. Ece bakışları ile onu takip edince mutfak olan kısmın yan tarafında bir başka bölüm olduğunu gördü. Tüm evin içinde kullanılan tuğla duvarlar, orada da kullanılmış, evin ön cephesini tavandan tabana kadar kaplamış camlar ile arasında bir köşe yaratmıştı. Ece daha fazla dayanamayıp o tarafa doğru yürüdü. Toprak gitarını almak için eğilmişti. Onun arkasından gelip de gördüğü yere vurulmuş olan Ece istemsizce “Burada oturalım” dedi. Toprak gitarı elinde doğruldu. “Tamam, gel hadi. Ama bu köşe biraz serin oluyor, battaniye alayım.” dedi.

Ece, yerden bir basamak boyu kadar yükseltilmiş, yirmi santimlik bir minder ile uçtan uca kaplanmış iki metreye üç metrelik köşeye bayılmıştı. En az on tane yastık ile duvarın soğuğu kesilmişti. Camın önündeki denizliklerde mumlar vardı. Çoğu bitmek üzereydi. Burada çok vakit geçirdiği belliydi.


Ece, en köşeye gidip sırtını yastıklara yasladı. Ayaklarını cama doğru uzatıp rahat bir pozisyonda oturdu. Ihlamurunu yudumlarken Toprak, battaniyesini getirmişti. Bacaklarına örtüp yanına oturdu.

“Burası harika. Kimse seni göremez burada. Karşındaki evlerin senden daha alçakta olması ne büyük şans. Rahat rahat oturur ve istediğin gibi müzik yapabilirsin.” Aklında olanlar bunlar değildi ama konuşmaya başlayınca fark etmiş ve lafını çevirmişti.

“Evet, bu köşede dinlenmek çok güzeldir. Ama benim pek dinlenmeye vaktim olmuyor. Gecenin iki ya da üçünde eve geliyorum ve doğruca yatağa gidiyorum. Özellikle son bir yılım çok yorucu geçti. Sanırım buraya en son bir ay önce uzandım. Elime gitarımı aldım ve …”

“Ve?”

“Uyudum. Sabah kalktığımda her yerim uyuşmuştu .” Kendi haline gülüyordu ama Ece’nin sesinde gerçek bir üzüntü vardı. “Oh yazık. Şimdi uyumazsın değil mi?”

“Saat daha beş! Bu saatte uyumam. Sen Didem’i arayıp bu gece burada kalacağını söyledin mi?”

“Neden söyleyeyim? Birazdan gideceğim.”

“Aklından bile geçirme. Bu gece burada kalacaksın.”

“Senin aklından neler geçiyor?”

“Hasta olduğun ve bu soğukta dışarı çıkamayacağın! Ah… Yoksa senin aklından başka şeyler mi geçti?” İkisi de imaların neler olduğunun farkında gülümsüyordu. “Toprak, gerçekten kalamam. Didem’e ne diyeceğim?”

Toprak elini uzatıp yeniden ateşini kontrol etti. Yoktu ama bu iyileştiği demek değildi. “Hasta olduğunu söyle. Yalan değil ki.”

“İnanır mı? Hiç sanmıyorum. O benim hasta olmadığımı bilir.”

“Ece, sen kimseye hesap vermek zorunda değilsin. Üstelik benim aklımda başka bir şey yok. Aslında… Aklımda başka şeyler var ama ne yeri ne zamanı. O yüzden birilerinin başka şeyler düşünmesi umurumda bile değil. Ara ve gelemeyeceğini bildir. Akşam için özel bir şey ister misin? Çorba yaptım ama iyi gözüküyorsun. Canın başka bir şey istiyorsa onu yapayım.”

“Yakalandın işte. İyi gözüküyormuşum. Gidiyorum o zaman.” Diğer söylediklerini duymazlıktan gelmişti. Gözü açılmamış buzağı değildi ki. Üniversite yıllarında erkek arkadaşı da olmuştu. Üstelik bir erkeğin kendisinden ne zaman etkilendiğini anlayacak kadar da bilgiliydi.

“O kadar iyi gözükmüyorsun. Uğraştırma beni. Hadi iç ıhlamurunu buz yaptın.”

“İçinde tarçında var değil mi? Çok güzel olmuş. Daha var mı?”

“Hemen getiriyorum.” Eğilip fincanı aldı. Hazır eğilmişken Ece’nin kendisine bakan yüzünü tutup dudaklarına küçük bir öpücük bıraktı.

“Hey, sana da bulaşacak.”

“Bulaşsın.” Bu kelimedeki tonlama ayakucuna kadar ürpermesine neden olunca, “Tamam ben Didem’i arıyorum gelip beni alsın.” dedi. Arabasının yine hipodromun parkında olduğunu yeni anımsamıştı. Toprak onun söylediklerini duyduğunda kahkahayı bastı. “Merak etme bu kadardan bir şey olmaz. Yemek konusunda ne diyorsun?”

“Senin gibi lokantası olan birisine bunu söylemek ne kadar doğru bilmiyorum ama bu gece Didem ile pizza yiyecektik. Yine öyle yapabilir miyiz?”

“Yaparız. Hadi ara artık onu.”

Ece, Didem’e o gün olanları anlattı. Akşam orada kalacağını söylediğinde Didem imalı imalı gülmeye başlamış, hastalığa inanmamış ve bunu açıkça söylemişti. Ece yemin etmeye başlayınca Toprak elinden telefonu almış ve Didem’e adresini vermişti. “Hiç itiraz etme, pizza söylüyorum. Deminden beri Ece’yi ikna etmeye uğraşıyorum bir de seni çekemem. Hadi gel de ikiniz de rahat edin. Yanına pijamanı da al. Bu gece burada kalırsın.”

“Yok daha neler. Neden orada kalacakmışım?”

“Çünkü Ece de sen de benim kötü olduğumu düşünüyorsunuz. İyi olduğumu ispatlamam lazım.”

Ece yastıkların arasında büzülmüştü. Telefonda da Didem’in ne diyeceğini bilemeden sustuğunu anlamıştı. İkisinin de o an utandığını ve bundan da Toprak’ın keyif aldığını biliyordu. En son Toprak “Tamam” dedi ve telefonu kapatıp iade etti. “Neli seversiniz Pizzayı? Didem bir saate kadar burada olacak. Yarım saat sonra söylerim pizzamızı.”

“Ah, ben karidesli severim. Didem mantarlı. Sorun olacaksa karışık da yeriz önemli değil.”

“Neden sorun olsun?”

“Kibarlık yapmaya çalıştım. Tamam işte öğrendin ona göre söylersin. Ee daha bekleyecek miyim?”

“Neyi?”

“Gitar çalmayacak mısın?”

“O mu? Aklım bana oyunlar oynuyor. Tamam Didem gelene kadar çalayım.”

Öyle de yaptı. Kendi sevdiği şarkıları peş peşe çaldı. Bir iki tanesini söyledi de. Ara sıra Ece’ye bakıyor, onun kendisini dinlediğini fark edince çalmaya devam ediyordu. Oysa yapmak istediği Ece’yi kollarının arasında tutmak, öpücüklere boğmak ve sonra… Sonrasını düşünmekten vazgeçti. Yetiştirilişi ve büyüdüğü çevre aklındakileri yapmasını engelliyordu. Bir ara kalkıp bir telefon konuşması yapmış sonra yine yerine oturmuş ve çalmaya devam etmişti. Son olarak Rodrigo’nun gitar konçertosunu çalmaya başladı. Ece, keyifle ritme uygun ayağını ve elini oynatıyordu. Evinde, köşesinde biraz halsiz ama yine de neşeli olarak oturması ve geceyi tam kendi istediği gibi olmasa bile yanında geçirmesi hoşuna gidiyordu. Tahmininden hızlı toparlanmıştı.

Parça bittiğinde gitarını yan tarafa koydu. Ece’nin kendisini sessizce alkışlamasından mutlu olmuştu.

“Tebrik etmek için küçük bir öpücüğü kabul edebilirim.” Toprak eğilip tam öpecekken Ece elini göğsüne dayayıp konuşmuştu. “Gitar çaldığın herkes tebriği öpücükle mi yapıyor?” Ece kıskanmıştı. Saklamaya da niyeti yoktu.

“O da nereden çıktı?”

“Çok normalmiş gibi istedin de?”

“Seni öpmek için mazeret yaratıyor olamaz mıyım?”

“Olabilirsin tabii ama dürüst olmak da işe yarar.”

“O zaman dürüst olayım. Bazı dinleyiciler ben istemeden öyle tebrik eder. Ama ben senden özellikle istiyorum.” Dürüst olması çok da hoşuna gitmemişti ama bunu isteyen kendisiydi. Toprak’ın ela gözlerine baktı. Orada gördükleri yeterliydi. Ece, elini çekmeden o dudaklara yaklaştı, küçük hatta çok küçük bir öpücük kondurdu.

“Buna öpücük diyorsan seninle işimiz var.”

“Bu kısa konser için çok bile.” Toprak yüzünü asınca gülümseyerek, “Şaka yapıyorum. Hastalığım sana bulaşmasın diye öyle öptüm.”

Toprak, kendisinden çok uzakta olmayan kızın omzuna kolunu dolayıp iyice kendine çekti, yüzünü kaldırdı ve nefessiz kalan kadar öptü. İkisinin de nabzı yükselmişti. “Sen iyileşeceksen ben hastalanmaya razı olurum.”

“Çok romantik ama asla kabul etmeyeceğim bir cümle oldu. Zaten bugün benim yüzümden işlerini aksattın, hasta olup da işe gidemezsen…” Cümlesi bitmeden Toprak yine öpmeye başladı. Kapı çaldığında Ece ne zamandır böyle sarmaş dolaş olduklarını düşünüyordu. Bir an geniş gövde ve kuvvetli kollar tarafından sarılmış bir şekilde otururken bir an sonra tek başına minderlerin üstünde kalınca yine üşümeye başlamıştı. Didem’in sesini duyunca toparlandı.

Didem, Toprak’ın yüzündeki hoşnutsuz ifadeden kötü bir zamanda geldiğini anlamıştı. Ece’nin de örülü saçlarından birkaç tutam çıkmış, yüzünün etrafına dağılmıştı. Yine de ikisi de gülümseyerek karşılamışlardı genç kızı. “Nasıl oldun tatlım? Yüzün kıpkırmızı!” İkinci cümleyi söylerken pis pis sırıtmaktan alıkoyamamıştı kendisini. Yanıt ummadığı bir şekilde Toprak’tan geldi. “Çünkü arkadaşını öpmekle meşguldüm. Tam zamanında geldin.” Ece biraz daha kızarmış, Didem şaşırmış ama sonunda üçü de gülmeye başlamıştı. “Bu iyi mi kötümü anlamadım ama istiyorsanız gidebilirim.”

Toprak gözlerini devirerek, “Hadi geç sen de otur. Ben de sakinleşeyim. Zaten birazdan bir arkadaşım daha gelecek. Sorun olmaz umarım?” İki kız da aynı anda yanıt verdi. “Olmaz.”

“Tamam pizzaları daha geç isteyeceğim. Ne içersin? Hazırda ıhlamur var. Kahve ya da çay tarzı bir şey mi istersin?”

“Ihlamur alayım ben. Bu kış ısınamıyoruz. En iyisi tedbirli olmak.”

“Haklısın, sen geç otur ben getiriyorum.” Toprak, Didem’in getirdiği meyveleri mutfağa bırakıp soğuyan ıhlamurun altını yaktı.

 Ece ise utançla daha da kızaran yanaklarına ellerini bastırmış camdan dışarı bakıyordu. Çok utanmıştı. Didem ile aralarında sır yoktu. Hatta Toprak söylemese kendisi ilk fırsatta bunu söyleyeceğini biliyordu ama onun söylemesinin etkisi başka olmuştu. Toprak böyle davranarak ne yapmak istiyordu acaba? Aklındaki soruları yanıtlayamadan Didem’in soruları başladı. “Neler oluyor? Ciddi mi aranızdakiler? Gelmese miydim? Ece, bu gece burada mı kalacaksın?”

“Bilmiyorum, bilmiyorum, iyi ki geldin ve bilmiyorum.”

“Ne diyorsun sen? Aklını mı yitirdin? Nasıl konuşmak bu?”

“Sorularını yanıtladım Didem. Neler oluyor bilmiyorum. Ciddi mi? İnan hiç bilmiyorum. İyi ki geldin. Yoksa nerelere giderdi olay bilmiyorum. Gece kalmamı söyledi ama bu tamamen hastalığım yüzündendi. Şimdi ise aklım karıştı.”

“Canım, aklın karışmasın.” Toprak elindeki fincanı Didem’e uzatırken bir yandan da onların konuştuklarına yanıt veriyordu.” Didem’i de çağırdım. Çünkü burada kalabilmek için senin de içini rahatlatacak bir tampona ihtiyaç vardı. Biriniz bu köşede, biriniz benim yatağımda yatarsınız. Ben de kanepede uyurum. Merak etmeyin kimse üşümez ve böylece kimse de hasta olmaz. Yani sen daha da hasta olmazsın.”

“Sen bizi dinlemeye utanmıyor musun?” Ece kızacaktı sözde ama duyduklarından sonra yüzündeki gülümsemeyi engelleyemeden konuşuyordu. Toprak eski yerine oturup Ece’yi yine kendine doğru çekti. Bir kolunu ona dolamış şekilde konuşuyordu. Bakışları Ece’nin yüzünde dolaşıyordu.

“Sizi dinlemem gerekmiyor. Burası duvarsız ve kapısız açık bir ev! Ses her yere ulaşıyor. Ah unutmadan söyleyeyim, aramızda olanlar çok güzel ve benim için önemli. Ciddilikten kastınız bu mu bilmem ama benim için yanıtı bu.” İki genç kız da ona bakıyor ama konuşmuyordu.

Şaşkın bakışlı haline gülen Toprak kolunu sıkıp iyice yakınlaştırdığı Ece’nin saçlarına bir öpücük kondurdu. “Didem, ben bu kıza on yıl önce âşıktım biliyor musun?”

“O da öyle. Ah pardon sır mıydı yoksa bu?” Didem arkadaşının sırrını açık ettiği için utanmış gözükmüyordu. Ece sözde kaşlarını çatarak baktı Didem’e. “Sırlığımı kaldı? Pat diye söyledin.”

“İyi ki söyledi, yoksa sen bana söylemeyecektin bunu.” Toprak, ağzı kulaklarında bir ifade ile gülümsüyordu.
 
Didem, bile isteye ortaya attığı sırrın ardından neler olacağını keyifle beklerken, savunmasını yapmaya da devam ediyordu. “Ece’ciğim, böyle şeyler saklanmamalı. Zaten üstünden on yıl geçmiş. Önemli olan şimdi neler hissettiğiniz.”

Ece sıkıntıyla kıpırdanınca Toprak, “Şimdikileri sonraya bırakalım. Daha çok yeni aramızdakiler. Anlat bakalım sen nasılsın görüşmeyeli?” Ece, bu yanıta üzülmesi gerekirken mutlu olmasına önce anlam veremedi. Sonra düşününce kendisinin de bir şeyleri itiraf etmesi gerekeceğini ve Toprak’ın yanıtı ile bunu engellediğini, bundan da mutlu olduğunu kabul etti. Evet, henüz erkendi!

Bir saat kadar daha zaman geçmiş saat yedi olmuştu. Bu süre içinde üçü akıllarına gelen her konudan konuşmuş, ortak ve farklı yanlarını bulmaya çalışmışlardı. Hatta bir ara Toprak, Ece’nin yıllar sonraki ilk karşılaşmada kendisine yaptıklarını anlatmış ve o an yeniden çarpıldığından bahsetmişti. Ece ara sıra utandığını ve ateş bastığını fark ediyordu. Hastalığına yormaları için içinden dua ediyordu. Duyduğu şeyler mükemmeldi, kızarsa da saatlerce dinleyebilirdi bunları.

Toprak, dokunmayı seven birisiydi. Ece uzaklaşmak istese de izin vermiyordu. Sarılıyor hatta rahatlıkla öpüyordu. Bir süre sonra Ece de artık utanmadığını fark etti.

Yediyi on geçe kapı çaldı. Toprak arkadaşının geldiğini söyleyip yerinden kalktı. Kızlar yine fırsatı kaçırmamış ve konuşmaya başlamıştı ama bu kez çok daha kısık sesle…

“Bu adam sana hâlâ âşık. Ya da yeniden âşık olmuş. Ne kadar güzel davranıyor sana. Ah ben de böyle bir aşk istiyorum. Sen de aşıksın üstelik. Ya harika bir şey bu.”

“Şişşşttt  yine duyacak. Bilmiyorum ama bana da öyle geliyor. Çok güzel şeyler hissediyorum.”

Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #27 : 11 Ekim 2012, 08:23:35 »

27.Bölüm






Toprak, yanında kendi boylarında bir erkek ile kızların oturduğu köşeye geldi. Sesinde ortamı rahatlatmaya çalışan bir tonlama vardı. “Kızlar, size arkadaşımı tanıtayım. Murat Avcı, benim eski mahallemden arkadaşımdır. Ece ve arkadaşı Didem. Ece’den bahsetmiştim. Bizim köyün en güzel kızıdır ve bağlarımız komşudur.”

“Merhaba, iyi akşamlar. Çok memnun oldum.”

Didem, erkeği hatırlamaya çalışıyordu. Nerede gördüğünü anımsayamadan yüzüne bakıyordu. Ece ise o sırada elini sıkmış ve yeniden minderlere gömülmüştü. Köyün en güzel kızı olarak tanımlanmak çok hoşuna gitmişti. Toprak kendisi ile ilgili güzel şeyler söyledikçe keyfi yerine geliyordu.

Murat, Didem’in kendisini tanımadığından emin olunca bozularak anımsatma gereği duydu. “Toprak’ın barında sizi rahatsız eden terbiyesiz benim. Böylece özür dileme fırsatı bulmuş oldum.”

“Ah tamam, ben de sizi nerede gördüğümü anımsamaya çalışıyordum. Şey, özür abartılı olmadı mı? Beni rahatsız etmemiştiniz.” Didem, o geceyi ve adamı sıkça düşünmüştü oysaki. Neden hemen anımsayamamıştı? Ah çünkü o gece gördüğü saçlar daha uzundu ve şimdi üstünde çok şık bir takım elbise vardı. 

Toprak gülümseyerek, “O bence yine de özür dilesin. Çünkü o geceden beri başımın etini yiyordu. Seninle tanışmak için bana teklif etmediği rüşvet kalmadı.”

“O rüşvetler, çeneni tutabilseydin geçerliydi. Madem sırrımı açığa çıkarttın hiç şansın kalmadı.”

Yakın arkadaş oldukları belli olan iki erkek gülerek konuşuyor, kızlar da onların bu dürüst ama şakacı hallerinden aldıkları keyifle oturuyorlardı. Murat da Toprak kadar uzundu. Onun da vücudu yapılıydı. Sanki ikisi de aynı sporları yapıyormuş gibi gözüküyordu. Murat, ceketini çıkartıp yerine oturmadan önce cebinden telefonunu ve sigarasını almıştı.

Toprak, “Ece’nin yanında içemezsin. İlla içeceksen arkadaki balkona çıkman lazım.” dedi.

Murat, ikisinin yakın oturuşuna bakarak başını salladı. “Anladım. Tamam öyle yaparım.”

Ece saatlerdir yanında olan Toprak’ın hiç sigara içmediğini ancak fark etmişti. “Sen ne zaman çıkıp içtin o balkonda sigaranı?”

“Sigarayı bıraktım ben.” Ece şaşkınlıkla baktı ona. Gerçekten sürpriz olmuştu bu.

Şaşkınlıkla “Ne?” diye sorsa da tüm yüzü sevinçle aydınlanmıştı. Bir diğer şaşıran da Murat idi. “Nasıl?”

“Ece içmemi istemiyordu. Ben de bıraktım.”

“Bu kadar mı? O istemedi ve sen de bıraktın öyle mi? Kaç yıldır bırakmak istiyordun ama bir türlü başaramamıştın. Bu kadar basit miymiş bırakmak?”

“Bu akşam üzücü konuşmalar olsun istemem ama Ece’nin babası sigara yüzünden çok hasta. Koah amfizem hastası. Evde bakıma muhtaç. Oksijeni makinelerden almak zorunda.  Ece’nin hassasiyetini anlamak çok kolay. Üstelik çevremize verdiğimiz zararı öğrenince bırakmak daha da kolay. Ayrıca, onun istediği bir şey yapmak çok iyi hissettiriyor.” Toprak konuştukça Murat, Didem’e bakıyordu. Onun ikiliyi izlemesini fırsat bilip rahatlıkla seyretti genç kızı. Sonra onun da ilgisini çekecek şekilde “Anlaşıldı. Benim bırakmam için de birisinin benden istemesi gerekecek demek ki. Ne yemek yaptın bize, Toprak?” diye konuştu.

“Pizza yiyeceğiz. Kızlar pizza gecesi yapacakmış, bozmayalım planlarını.”

“Bana uyar ama onlar senin nefis yemeklerinden mahrum kaldıkları için üzülmeli.”

“Bir de sen yapsan da yesek?”

“Zehirlenmek mi istiyorsun?”

Didem dayanamayıp lafa daldı. “Ece gibisin desene. O da yemek bilmez. Geçen gelişinde salatayı yapmasını istediğime bile pişman oldum.” Ece’nin yarım saate yakın bir sürede hazırlamaya çabaladığı salatayı anımsayıp iki kız da güldü.

“Ben de köyde yetişmiş kızların her işi bildiğini sanırdım. Sen neden mahrum kaldın bu işlerden?” Murat merakla bakıyordu. Yanıtlar yine Toprak’tan geldi.“Çünkü bu çıtı pıtı kız, bağlar ve atlar ile meşgulken vakit bulamamıştır.”
 
“Bağlar ve atlar mı? Ne güzel bir hayat. Hep hayalimde öyle bir ortamda yaşamak yatıyor.”

“Yap o zaman, elini tutan mı var?” dedi Ece.

“Önce o hayatı yaşayacak kadar birikim, sonra da o hayata evet diyecek birisi lazım.”

“İşin zormuş. Daha önce hiç öyle ortamlarda bulundun mu?”

“Hayır, sadece bir iki gecelik geziler yaptım.”

“Toprak köye gelirken seni de getirsin. Ama iş zamanı gel. Özellikle budama ya da bağ bozumu zamanı. Elle budama ve elle toplama yaptıralım sana. Bakalım sevecek misin?”

“Gel tabii. Bu yaz ben de orada olacağım.” Toprak arkadaşının gelmesini gerçekten istiyordu.
“Çok isterim.”

Pizzalarını beklerken, Murat, müteahhitlik yapan babasının işlerini kolaylaştırmak için mimar olduğunu ve kendi şirketini kurduğunu anlatmıştı. Didem de avukat olduğunu söylemiş ve bir iki ilginç davasından bahsetmiş ve ikisi de konuşmaya dalmıştı. Toprak, müzik setine bir CD takıp yine Ece’nin yanına oturdu. Kulağına eğilip “İyi anlaştılar.” dedi.
 
“Senin çöpçatanlık yapacağın aklıma gelmezdi.” diyen Ece başını Toprağın omzuna yasladı. Toprak sağ eli ile sol tarafında oturan genç kızın yüzünü okşuyordu. “İyisin değil mi? Ne zamandır öksürmüyorsun. Düzeldin sanırım.”

“İyiyim canım. İyi baktın bana.”

“Çorbanı ısıtıyorum. Sen pizzadan önce biraz içeceksin. Sonra pizzanı yiyebilirsin.”

“Teşekkür ederim. Sana çok zahmet verdim.”

“Hiç zahmet olmadı. Rahat mısın?” Lafı bitmeden Ece biraz daha yaklaştı, kolunun altına iyice yerleşti. Onun tarafından sarılmak, sarmalanmak alışkanlık yapacaktı.

“Evin çok güzel. Duvarların tuğla olmasına bayıldım. Murat’ın eli dokundu sanırım!”

“Evet, aslında burası da mutfağa aitti. Mutfağın yanında bir küçük tuvalet daha vardı. Onu mutfağa kattı, burayı tam da böyle bir ortam yaratması için oluşturdu. Bahsetmedi ama annesi iç mimardır. Sevil Abla da fikirleri ile oğluna yardımcı oldu. Yatak odasında yaptıklarını görmelisin. Yatak camın önünde. Tüm camlar ahşap jaluzi kaplı. İstediğin kadar ışık alıyor ve elbiselerin büyük kısmı duvardaki borulara asıldı. Önlerindeki tül perdeler onları kapatıyor ve yerden kazandırıyor.”

“Merak ettim şimdi. Ben o kitaplığın arkasında dolap var sanıyordum.”

“Sizin tuvalet masanızdan daha yüksek ve daha geniş bir dolap var. Askıya asılamayan her şey onun içinde. Hadi gel göstereyim.”

Ece oturduğu yerden kalkarken Toprak’tan destek aldı. Didem, nereye diye sorunca, ‘Evi gezeceğim, nihayet gözüm açıldı, bu güzel evi görmek istiyorum’, dedi.

Murat, “Benim eserimle övünüyor.” diyerek Toprak’a takıldı. “Sen mi çizdin evin bu halini?” Didem merakla sordu. Toprak, Ece’yi yatak odası olarak kullandığı kısma götürürken sesleniyordu “Annesinin yaptıklarını da sor. Çünkü anlatmıyor.”

Gerçekten çok güzeldi evin tamamı. Yatak odasındaki tuğla duvarın alt tarafında eski demir su borusundan yapılmış bir askı vardı. Tüm ceket ve gömlekler oraya çapraz olarak asılmış, omuz boyundan yer kaplaması önlenmişti. Önündeki perde, kızıl kahverengiydi. Perdenin üstünde doğal ahşabın cilalanarak oluşturulmuş bir raf vardı. O rafın üstünde bir aile fotoğrafı ve deniz kabukları yer alıyordu.

Dört ablası, Toprak ve anne ile babası vardı resimde. Ece, deniz kabuklarının parlak sırtlarında gezdirdi parmağını. Tuvalet masası olarak kullandığı dolabın üstünde de bir resim vardı. Bu kez yeğenleri ile Toprak birlikte yer almıştı. Ailesine düşkün olduğunu zaten biliyordu. Saati, parfümleri diğer eşyalardı. Tertipliydi. Az eşyası vardı. Yatak bile kapatılmıştı. Gerçi üstünde yatak örtüsü yoktu ama kendisi de kapatmazdı örtüyü.

“Çok düzenlisin.”

“Övünmeyeceğim, ben değil her gün gelen kadın toparlıyor. Sabah iki saat geliyor. Temizlik yapıyor, ortalığı topluyor ve gidiyor.”

“Mantıklı bir tercih! Evin gerçekten çok güzel.” Yatak odasını ayıran bölümden dışarı doğru adım atacakken kolundan tutulup geri çekildi. “Bir daha fırsat bulamayabilirim.” Toprak, beline sarılıp kendisine çekti. Yavaşça yaklaşıyordu dudaklarına. Sanki itiraz etmesi için fırsat veriyordu. Ece, ona uyum sağlayarak yavaşça uzattı başını. Dudakları birleştiğinde ikisi de daha öncekilerden farklı bir tat aldı. Uzun uzun öpüştüler. İçerden gelen ayak sesleri olmasa daha da devam edeceklerdi. Ayrılıp birbirlerine baktılar. İkisi de gülümsüyordu. Oturdukları bölüme doğru yürürken Toprak beline sarılmıştı. Ece, o gece Didem’in orada kalacak olmasından memnundu. Belki Toprak kendine hâkim olabilecekti ama Ece kendisinden şüpheliydi!

“Sen geç otur, ben çorbanı getiriyorum. Biraz iç ki kuvvetin artsın.”

“Bize yok mu çorba?”

“Getiririm. Ama pizzaya yer kalsın, sizlere yarım kase koyacağım.”

“Pintisin oğlum. Benimkini normal koy. Açım.”

“Ne zaman değilsin ki? Tamam, Didem ya sen? Yarım mı, tam mı?”

“Benimki de tam olsun. Lokantadaki yemeklerden tecrübeliyim, yarım desem tadı damağımda kalacak, utanıp ikinci kez isteyemeyeceğim.”

“Kendi evin gibi davran lütfen. Nasılsa bu gece misafirimsin. O yüzden canın ne istiyorsa dolaptan al.”

“Teşekkür ederim, misafirlerine kendilerini iyi hissettirmeyi biliyorsun.”

Murat, onların konuşmasından bir şey anlamamıştı. “Neden burada kalıyorsun? Evine bir şey mi oldu?”

“Hayır, Ece burada kalacak, ben de ona refakat edeceğim.”

Murat, arkadaşının yakından ilgilendiği genç kızla neden baş başa kalmak istemediğini anlamamış, düşüncelere dalmıştı. Hemen arkadaki mutfak kısmına geçip arkadaşına sormaya karar verdi.

Toprak kâseleri hazırlamış, büyük düz tabaklara koyuyordu. Servis çok iyi gözüküyordu. Murat yanına gelip kısık sesle “Hayırdır abi, Didem tampon görevi mi yapacak? Neden burada kalıyor?”

“Aynen öyle olacak. Ece başka kimseye benzemez.”

“Anladım sanırım. İnanılmaz.” Murat, kafasında soru işareti kalmamış bir şekilde gülümsedi.

“Benim için de inanması zor ama o bunu hak ediyor.”

İki düz tabağı, üstlerindeki çorba kâseleri ile Murat’ın eline tutuşturdu, kendisi de diğer ikisini alıp kızların yanına döndü.




Saat dokuzu geçtiğinde Ece’nin cep telefonu çaldı. Ekranda Sibel’in adını görünce “Söyle ablam” diyerek açtı telefonu.
 
“Abla, sakın üzülme. Kimseye bir şey olmadı.” Sibel ağlamaklı konuşuyordu. Ece oturduğu yerde doğruldu. Heyecanla “Ne demek sakın üzülme? Ne oldu? Babam? O iyi mi?”

“Babam iyi. Bizim bir şeyimiz yok. Bak sakin ol. Kötü bir şey yok. Sadece boxların bir kısmı yandı. Ama atların hepsi iyi. Recep erken fark etmiş yangını. Hemen söndürmüşler. Aslında sen eve dönene kadar haber vermeyecektik ama hışmından korktuk.”

Üç kişi Ece’nin yüzündeki dehşet ifadesine korkuyla bakıyordu. Ece, onlara bakıp yok bir şey der gibi başını salladı.

“Yaralanan kimse var mı? Doğru söyle. Atların hepsi iyi mi?”

“Yok dedim ya abla, atların hiç birine bir şey olmamış. Sadece iki box bölümü tamamen yanmış. Yerdeki samanlar yanmış ama kapılardan dışarı çıkamamış alevler. Tahtaları sarana kadar söndürmüşler zaten.  Recep, yerdeki samanları yeni süpürdüğü için yangının büyümediğini söyledi. Sanırım elektrik kontağından çıkmış.”

“Tamam, sen söyle kimse bir şeye dokunmasın. Boxların etrafında su kovaları dolu dursun. Ben gelirken yeni yangın söndürücüler de alırım. Babam duydu mu?”

“Duydu ama bir şeyi yok. Sakin karşıladı. Daha önce de yanmıştı ya, o yüzden pek heyecanlanmadı sanırım.”

“Tamam canım. Anneme söyle yarın öğleden sonra gelmiş olurum. Kimse üzülmesin, zarar olmamış işte. Yarın görüşürüz. Selam söyle herkese.” Telefonu kapattıktan sonra merakla bekleyenlere durumu kısaca anlattı.

Toprak, “Atların hastalığı ile ilgili durumun ardından bu yangın sana normal geliyor mu?” diye sordu. Ece de onun gibi düşünse de söze dökmedi. “Daha önce de oldu. Yağmurlardan sonra olabiliyor. Hem atların zehirlenmesini haber veren köyden biri olabilir. Müfit amca kahvede konuşmuş, duyan biri birilerine söylemiş olabilir. Çok da önemli değil.”

“Neyse ki kimseye bir şey olmamış.” Didem daha sakindi. Önemli olan zararsız sayılacak şekilde atlatılmasıydı. “Çok şükür.”

Murat merakla “Atların hepsi senin mi? Yoksa pansiyonculuk gibi mi yaptığın iş?” diye sordu.
“Evet, hepsi benim olan dokuz tane atım var. Biri bugün yarıştı.”

“Yarıştı mı? Sen ne çok şey yapıyorsun. Sana köy kızlarının evde yemek, bağda bahçede çapa yaptığı söylenmedi mi? At yarıştırmak da ne oluyor?”

“Sana kısa bir özet geçeyim. Bağcılık dedelerden gelen bir gelenek. Ama bir dedem de kuyumcuydu. O yüzden ağabeylerim ona uydu ve kuyumcu oldu. Babam hastalanınca bağların başına ben geçtim. Atlar ise benim çocukluk hayalimdi. Büyük büyük babam çok severmiş atları ve çok da iyi anlarmış. Ben onu tanımadım ama genlerini almışım. Hem üretiyorum, hem yarışlara hazırlıyorum, hem de satıyorum. Bir de bu sene şarapçılığa geri döneceğim.”

“Vay vay vay. On parmağında on marifet desene?”

“Bu saydıklarımdan sonra öyle sanılabilir ama az önce Didem’in de dediği gibi hayatımda bir tencere yemek pişirmiş değilim. Geçtim onu yumurta yapamam desem yeri. Zaten, ütü temizlik falan benim kalemim hiç olmadı. Görücüler bunları duyunca kahveyi içmeden geri dönüyor.” Son cümlesinden sonra kendi haline kahkaha ile gülmeye başladı. Üçü de ona katılınca Ece daha da güldü. Murat merakla sormaya devam ediyordu.
 
“Şarap yapmak zahmetli iş değil mi? Onu başaran ev işlerini zaten başarır.”

“O bizim eski işimiz. Sıfırdan kurmak zahmetli olurdu ama bizim fabrikamız ve mahzenimiz var zaten. Biraz takviye malzeme ile yeni teknolojiye de uyum sağladık. Eski hali ile kendimiz için biraz üretiyorduk. Ama benim yapmak istediğim başka. Özel bir şarap üretmek istiyorum. Şarap işini başarırım ama ev işleri bana çok uzak.”

“Sizin evde hizmetliler yok mu? Bildiğim kadarıyla yıllardır bir kadın var yanınızda. Sen de öyle yaparsın olur biter.” Toprak mantıklı bir noktaya parmak basıyordu. 

“Evet var. Ama anneme kalsa ona iş yaptırmak için de iş bilmek lazımmış. Anlayacağın benden umudunu kesti annem.” Didem başı ile onaylıyordu. Ne de olsa yıllardır kendi evinin tüm işini yapıyordu.

Toprak gülerek “Anneler öyledir, her dediklerine kulak asmamak lazım.” Sonra Murat’a dönüp, “Ece’nin anlatmadığı bir şey daha var. Tüm bu işlerin arasında bir de bizim bağların işlerini denetliyor.”

Ece utanmaya başlamıştı. Murat şaşkın gözlerle bakarken Ece, “Ama siz satacaksınız! Keşke baban vazgeçse! Ben nasılsa köydeyim, ilgilenirim, hatta üzümünüzü satın alır şarap bile yaparım. Biz neden babanla konuşmuyoruz bunu?” diyerek aklındakileri sıraladı.

“Ablalarıma, satıştan haklarına düşeni ödeyeceğini söyledi bile. Hepsi planlarını yapmıştır. Artık dönüş olmaz.” Yine de teklifi hoşuna gitmişti.

“Babalarımız küs olmasa sizin bağların bir kısmını ben alırdım. Bize yakın olan yerdeki üzümleriniz çok kaliteli. Yapmak istediğim şarap için kullanabileceğim üzümler onlar. Böylece daha fazla üretim yapardım ama babam nuh diyor peygamber demiyor.”

“Babana rağmen almak istersen sana satış yaparız. Sadece senin adına olur.”

“Olmaz. Onu üzmek istemem. Duyar falan, küser bana.”

“Sen de haklısın. Zaten dünya kadar yer var, yeni yerler daha çok yorar seni. Biz satalım da azalsın dertlerin.”

“Oralar hiç dert olmadı bana. Zaten sizin işçiler yapıyor işleri. Ben sadece kontrol ediyordum. Baban, kardeşlerine düşecek parayı versin onlara yine. Zaten satmazsanız dört beş seneye kadar satıştan düşecek paraya yakın para hepinize verilmiş olacak. Ay ama ben neden karışıyorum ki? Sonuçta orası babanın ve amcanındı. Karar babanın artık. Yine de keşke satmasanız…”

Toprak da ‘keşke’ diyordu…
Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #28 : 12 Ekim 2012, 08:14:09 »

28.Bölüm






Murat yarım saat kadar önce ayrılmıştı. Giderken Didem’e yine görüşeceklerini söylemeyi ihmal etmemişti. Ece ikisinin tüm gece rahat bir konuşma ortamı yarattıklarını fark etmiş ve mutlu olmuştu. Didem uzun zamandır kimse ile çıkmıyordu. Belki Murat ile bir şeyler değişirdi…

Murat’ın gidişinden sonra Ece çok daha iyi olduğu için Didem’e gidebileceğini söylemiş ama Toprak kesinlikle kabul etmemişti. Didem banyoda pijamalarını giyiyordu. Toprak kanepeye çarşaf sermiş iki tane battaniyeyi de ayakucuna bırakmıştı. Fazladan bir tane yorganı vardı. Onu Ece’nin yatacağı bölmeye bırakırken Didem’in de duyacağı şekilde seslendi. “Yataklarınız hazır kızlar.” Sonra daha kısık sesle devam etti. “Ece, benim yatağımda yatmak istemediğinden emin misin? Ben kanepede yatabilirim.”

“Hayır, biz yerlerimizden memnunuz, ben yıldızları izlemek istiyorum. Sen de rahat yatağında uyu ve sonra sizin yüzünüzden belim tutuldu, ben kanepeye nasıl sığayım falan deme.”

“Demem, lütfen biriniz orada yatın. Ben kanepede uyurum. Çarşaflarımı da değiştiririm. Ya da daha iyi bir fikrim var, gel birlikte uyuyalım, Didem de battaniyelerle üşüme tehlikesi yaşamasın.”Masum ve çapkın hallerine güldü Ece. “İyi denemeydi. Yıldızları izleyeceğimi söylemiştim. Hadi artık uyuyalım.”

“Ben sana yıldızları izletirdim ama sen inat ediyorsun.” Gülümseyerek takılıyordu Ece’ye. Sonra ciddileşti. “Sen ilaçlarını içtin mi?”

“Ah ilaç… Unuttum.”

“Sen pijamalarını giyerken ben su getireyim.”

Ece Didem’in çıktığı banyoya doğru yürüdü. Yatak odasına yakın olan banyo da erkeksi hatlara sahipti. Hiç kadın eşyası yoktu. Ne bir makyaj pamuğu ne de fazla bir diş fırçası. Ece buraya gelen kadınların bir iki saatlik olduğunu düşünmeye başlamıştı. Belli ki Toprak kalıcı ilişkilere girmiyor, kısa süreli ilişkiler yaşıyordu. Bundan memnun mu olmalıydı? Yoksa kendisinin de kısa süreli olacağını kabul mü etmeliydi? Düşünmek şu an için çözümün değil sorunun parçası oluyordu. Düşüncelerini başka zamana bırakıp üstünü değiştirip çıktı. Kapının dışında Toprak elinde bir bardak su ve ilaçları ile bekliyordu.

“Çok teşekkür ederim. Zahmet verdim.”

“İç hadi. Ve artık zahmet verdim, deyip durma. Zahmet vermiyorsun bana.”

Ece ilaçları içerken Toprak onun suyu içişini izliyordu. Bardağa değen dudakları ve boğazından suyun inişini izlemek tahrik edici olunca bakışlarını kaçırmaya çalıştı. Başaramayınca da Ece’nin boşalan bardağını elinden alıp yatağın üstüne atıp onu kollarının arasına çekti. İlk öpücükten sonra “Beni her hareketin nasıl bu kadar çıldırtıyor?” diye sorup yeniden öpmeye başladı. Ece de karşılık veriyor ve o an evde Didem’in olmasının doğru bir karar olduğunu daha iyi anlıyordu.

Didem… Onu akıl edebildiği an uzaklaşmış ve nefesini düzeltmeye çabalamıştı. Toprak da onun gibiydi. Kulak memesini ısırıp zor duyulan bir sesle, “Hemen git buradan yoksa bir daha duramayacağım. Hadi git ve uyu.”

“İyi geceler.” Ece kendi sesini tanıyamamıştı. Hemen yürümeye başlayınca bacaklarının titrediğini hissetti. Hızlı adımlarla kanepenin yanından geçerken Didem’in “İyi geceler” diyen sesini duydu. Kendi sesinden emin olmasa da ‘sana da’, diyebildi.
 
Uzandığı yerden gökyüzünü izlemeye başladı. Şehrin ışıkları yıldızların görünmesini engellese de seçebildiği birkaç yıldız mutluluk verdi. Son düşündüğü şey ise Toprak’a aşık olduğu idi.
 



Pazar öğleden sonra Toprak, Murat’ı aradı. “Bana gelebilir misin?”

“Hayrola?”

“Planlarım var ve senin yardımın gerekiyor.”

“Ece ile ilgili mi?”

Toprak, dudaklarından dökülen kahkahayı engelleyemedi. “Elbette o küçük cadı ile ilgili. Onun canına okuyacağım. Ne olduğunu şaşıracak. Hiç ummadığı şeylerle karşılaşacak.”




“Yaktın mı ortalığı?”

“Evet yaktım. Elektrik kontağından olacak şekilde ayarladım.”

“Zarar var mı? Atlar?”

“Erken fark edildiği için atlara bir şey olmadı. Hepsini hemen çıkarttılar ve söndürdüler. Zarar çok değil ama eminim çok korkmuşlardır.”

“Atlarını satacak kadar korksun yeter.”

“Patron, ya satmazsa?”

“Satacak. O atı satacak. Tüm atlarını satacak.” Atı çalmak çözüm olsa idi çoktan iş çözülmüştü. Satması şarttı!
Telefonu kapatıp masadakilerin yanına gitti. Hepsinin yüzünde ters ifade ile kendisine baktıklarını biliyordu. Hiç konuşmadan sandalyesine oturdu. Dağıtılan kağıtları almadan önce viskisinden büyük bir yudum aldı. O atı ele geçirdiğinde yarım milyona konacaktı. Alıcısı hazırdı. Ama lanet kadının ucuza kapattığı at eline geçmediği sürece her geçen gün batağa saplanıyordu. Rekorları alt üst edecek bir atı üç kuruşa satmıştı manyak herif. Şimdi zararı telafi etmek kendisine düşüyordu. Satışlardan payına düşen para ile borçlarını ödemiş ama eski hayatını yeniden yaşayacak kadar elinde para kalmamıştı. Az kaldı, dedi içinden… Az kaldı…




Ece, İzmir dönüşü çok mutluydu. Boxların durumunu görünce korkusunun da yersiz olduğunu anladı. Beş dişi at keyifle güneşli havanın tadını çıkartıyordu. Erkek atlar dişilerin yanında olmak için boxları tekmelese de zamanı değildi.
Biraz atlarını sevip hasret giderdikten sonra grilerin ve siyahların birbirinin içine geçtiği renkleri güneşte parlayan adsıza atladığı gibi bağların arasında dolaşmaya başladı. Bahar havası her tarafta kendini gösteriyordu. Otlak olarak ayırdıkları arazinin yeşermesi hoşuna gidiyordu. Güneş doğanın canlanması için elinden geleni yapıyordu.

Kısa bir süre sonra bağ kökleri yeşerecekti. Küçük yumruklar halinde yaprakların belirmesine az kalmıştı. Sonra hepsi avucunu açan bir el gibi yapraklarını açacak ve üzüm çiçeklerini serpiştirecekti. Sonra o çiçeklerin hepsi iri taneli salkımlara dönüşecekti. Oysa şimdi göz alabildiğine açık kahverengi topraklar ve üstlerindeki koyu kahverengi bağ kökleri gözüküyordu. Her yerin yeşil olacağı günlere az kalmıştı. Ama o zaman gelene kadar daha yapılması gereken çok iş vardı.

Şaraphaneye geldiğinde yakışıklısından inip dizginleri bir dala sardı. Üretim kısmına girip düzenlemeye baktı. Sorun gözükmüyordu. Pazartesi gelecek olan uzman Fikret Babacan ile anlaşma sağlayacağından emindi. Zaten daha önce de çalışmışlardı. Babası iki yıl boyunca onun denetiminde şarap üretmişti. Evlenip eşi ile yanlarına yerleştikten kısa süre sonra babası hastalanmış ve şarap üretimi durmuştu.  Fikret Bey de yeni bir iş aramış ve şehir değiştirmek zorunda kalmıştı. Misafir evinin de elden geçmesi gerekiyordu. Anlaşırlarsa eşini de getireceği için evin bir aileye uygun hale getirilmesi önemliydi.

Üretim aşamasında en önemli kişiydi uzman. Eğer istediği gibi üretim yapabilirlerse onun da adını duyurmasına yarayacaktı yeni şarap. Üretim kısmındaki işler iyi gidiyordu. Mahzenin durumu zaten çok iyiydi. Kendi ürettikleri şaraplardan hâlâ düzinelerce saklıyorlardı. Toz ve örümcek ağları mahzenlerin dekoruydu. Serinlik ve rutubet kokusu en çok mahzenlerde hoşuna giderdi. Biraz daha koridorlar arasında gezdikten sonra güneşe çıktı. Bahar güneşi bile çok sıcak gelmişti. Mahzenin soğuğunun iliklerine işlediğini fark edip biraz daha güneşte durdu. Hastalanmak Toprak tarafından bakılırken hoş olabilirdi ama şimdi çok işi vardı. Bir daha hastalanmak istemiyordu.

Adsıza doğru yürürken atın biraz huysuzlandığını gördü. Başını aşağı yukarı sallayıp duruyordu. Neler olduğunu anlamak için etrafına bakınsa da bir şey göremedi. Dizginleri çözüp ata atlayınca onun da huysuzluğu geçti. Tırsa kaldırdığı at eve doğru keyifli bir yürüyüşe başladı.

 Aslında çok düşünmek istemese de son zamanlarda atları ile ilgili olan olaylar canını sıkıyordu. Önce yemden zehirlenmeleri, sonra yangın ve tabii satışa mani olan dedikodu… Hepsinin de rastlantı olduğunu düşünmek istiyordu. Kendini rahatlatacak şeyler bulmaya çalışsa da, her seferinde aklı karışıyordu. Rastlantılara inanmazdı. O yüzden düşündükçe kafası karışıyor ve canı sıkılıyordu. Tavlaya geldiğinde indi atından. Atın yularını tutup yürümeye başladı. Çalan telefonun ekranında Toprak’ın adını görmesi ile aklındaki tüm kötü düşünceler uçup gitti.

“Canım, nasılsın?” Biraz Meraklı biraz da sevecen bir sesle sormuştu Toprak ilk sorusunu.

“İyiyim. Sen nasılsın?”

“Ben zaten iyiydim. Hasta olan sendin.”

“Hasta mı? Yarım günde düzeldim. Sen buna hastalık mı diyorsun? Sadece ıslandığım ve üşüdüğüm için hapşırdım. O kadar.”  Hastalık lafı bile canını sıkıyordu. Zaten hastalanmamıştı. Toprak abartmıştı biraz.

“OOO biri hasta olmayı sevmemiş anlaşılan. Neden? Sana kötü mü baktım?” Dalga geçiyor bunu da saklamıyordu. Yangını sormayı istemiyordu. gözleri ile görmeyi tercih edecekti. onu üzecek şeyleri konuşmak hoşuna gitmiyordu.

Ece, Toprak'ın düşüncelerinden habersiz, gülümseyerek onun da keyif alacağını bildiği şekilde yanıtladı, “Aksine, hep hasta olmayı düşüneceğim kadar iyiydin. Ama bu bana uymaz. İşim çok. Az önce tam da bunu düşünüyordum biliyor musun? Senin tarafından bakılan hasta hemen iyileşir.”

“Elbette. Bana dayanamaz hastalık falan. Şu an da dışarıdasın sanırım. Kuş sesleri geliyor kulağıma. Üşümüyorsun değil mi?”

“Üşümüyorum. Hava güneşli, yanımda da yakışıklı bir erkek var. ”

“Yakışıklı mı? Unutma ki onu gördüm. Ben daha yakışıklıyım.” Toprak onun kimden bahsettiğini hemen anlamıştı. Kahkahasının ardından “Ama o daha hızlı. Biliyor musun bu at pistlerin canına okuyacak. İkincilik için yarışacak herkes.” dedi.

“Hiç de böbürlenmiyorsun.”

“Şimdi görsen neden böyle konuştuğumu anlardın. Hem toparlandı hem de bacakları açıldı. Antrenmanları başlıyor artık.”

“Başka neler yapıyorsun?”

“Az önce şaraphaneye ve mahzene baktım.”

 “Mahzende neyin var? Güzel şaraplarından kaldı mı?”

“Neden sordun?”

“Çarşamba günü köye geliyorum. Hava raporlarına göre yağmur yok. Sıkı giyinirsek küçük bir piknik yaparız diye düşünmüştüm. Bakalım senin şaraplar iş yapacak mı?”

Ece, Çarşamba geliyorum demesinden sonraki kısmı hayal meyal duymuştu. Gülümseme ile yanıtladı. “Güzel bir sepet hazırlatırım.”

“Sen zahmet etme. Benimkiler hazırlayacak.”

“Bayatlar ve soğurlar.”

“Hayır canım, merak etme. Sen sadece şarabı seç.”

“Ve senin için bir de at seçeceğim.” Biraz sesini kısmıştı bunu söylerken. Nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordu. Emrivaki yapmış gibiydi. Oysa Toprak sadece merakla sordu, “Neden?”

“Pikniğe yürüyerek mi gideceksin? At binmeyi öğreneceksin işte. Hey yoksa korktun mu?”

“Kim ben mi? Ben korkmam. Sadece o kadar büyük bir hayvanın üstünde durmak nasıl olacak bilmiyorum. Ata binmek biraz ürkütüyor sanırım.” Yalan yalanı doğuruyordu. Basit ve romantik bir düşünce ile başlayan yalan hâlâ aynı nedenle büyüyordu. Ece onun telefonun ucunda kendisine söylendiğini bilmeden, gülümseyerek “Öğreneceksin. İlk öğrenmen gereken de ata binmek değil, ‘at binmek’ demen gerektiği.”

“Sıkı bir öğretmenim var desene. Tamam canım, kot pantolon yeterli midir? Bir şeyler almam gerekir mi?”

“Yeterli, ilk günden gözünü korkutmayayım.”

Telefonu kapattıktan sonra o sabah İzmir’de, Toprak’ın evinde yaşadıklarını düşünmeye başladı.


O sabah uyandığında saat daha altıydı. Didem’in uykuyu sevdiğini biliyordu. Yine de işe gideceği için erken kalkacağını tahmin ediyordu. Toprak için ise bir tahmini yoktu. Ne zaman kalkacağı tamamen sürpriz olacaktı.

Sıcak yatağın içinde biraz daha dönüp durmuş ama uyku tutmayınca kalkmaya karar vermişti. Tuvalete gitmesi gerekiyordu ama tuvalet Toprak’ın yatak odasının yanındaydı. Vazgeçip yeniden yastığa bırakmıştı kendisini. Akşam görmediği bir motorlu araçlar dergisi buldu. Araçların özelliklerini okuyor ve anlamadıkları için sayfalar arasında gezinip ipucu arıyordu. Derginin ortasında gördüğü dört tekerlekli araçları incelemeye başladı. Bağların arasında kullanmak için bir tane ATV alabileceğini düşündü. Her yere koca araçla gitmek zor oluyordu.

Diğerleri uyanana kadar da bir daha kalkmaya niyetlenmemişti. Neyse ki Toprak yediyi biraz geçe uyanmıştı. Onun tuvaletten çıktığını duyunca kendisi de hemen kalkmış ve soluğu banyoda almıştı. Onun koşmasına gülen Toprak kahvaltı hazırlamak için mutfağa yönelmişti. Ece mutfağa girdiğinde yumurta çırpıyordu. Onu görür görmez elindeki işi bırakmış, belinden sarıldığı Ece’yi kendisine çekip sessiz ama derin bir öpüşme ile günaydın demişti. 

 İkisi mutfakta hem kahvaltı hazırlıyor hem konuşuyor bazen de Toprak küçük öpücükler çalmak için uğraşırken kovalamaca oynuyorlardı. En sonunda Didem de uyanmış “Keşke ben evime gitseydim, siz de rahat ederdiniz.” diye laf sokup banyoya gitmişti. İkisi de gülerek arkasından bakıp işlerine dönmek yerine rahat bir öpüşmenin kollarına bırakmışlardı kendilerini.

Ne kadar doğal geliyordu onunla öpüşmek!



Ece, içinde bulunduğu zamana döndüğünde hala gülümsüyor, dudaklarında gezinen parmakları ile sabahın anılarını yeniden yaşıyordu.

Jandarmaya ifade vermiş olan seyisler işlerinin başındaydı. Atı onlara teslim edip ahırdan çıktı.
 
Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #29 : 13 Ekim 2012, 07:55:33 »

29.Bölüm





Sinem ile Sibel okuldaki tiyatro bölümüne girmek istediklerini söylediklerinde uzun bir tartışma yaşanmıştı. İkisi de denemelere katılmış ve seçilmişlerdi. Üstelik seçilene kadar bundan kimsenin haberi olmamıştı. Emrivakilerden nefret ediyordu Ece. Annesi ile konuşması pek işe yaramadı. Babasına danışması gerekecekti. İkisinin de sanata meraklı olmaları hoşuna giderdi ama bunun ardında ne olduğunu da merak etmiyor değildi. Ne kadar sıkıştırırsa sıkıştırsın kızlar sadece tiyatro oyununda yer almak istediklerini söylemekten öte gitmemişti.

Osman Bey neredeyse duyulmayan sesi ile “Dersleri ne olacak?” diye sordu. Ece babasını daha az konuşturmak için anlatmaya başladı. “Sibel de, Sinem de ders notlarının bir puan bile düşmesi halinde tiyatroyu bırakacaklarına dair söz verdiler. Aslında üniversite sınavına bu kadar az kalmışken ben de kafalarının dağılmasını istemem ama madem yapacaklarına inanıyorlar bir denesinler derim. Sonra yeteneklerini harcadığımızı söylemelerindense, denediniz beceremediniz, demeyi tercih ederim.” Osman Bey kızının kattığı yoruma gülümsedi. Artık eskisi gibi kahkaha atamıyordu. Denediği an nefes alamıyor ve çok öksürüyordu.

“Tamam, ama yakından takip et. Okul her şeyden önemli!” Geçen kısa sürede Sibel’in sınıf öğretmeni ile konuşmuş ve kardeşinin toparlandığını, kötü notlarını sözlü notları ile telafi ettiğini öğrenmiş, o konuyu bir daha açmamıştı. Sibel’in söylenenleri anladığından emindi. Artık diğer konu hakkında konuşabilirdi. Aklını kurcalayan soruları babası ile paylaşması gerektiğini biliyordu.

“Baba, okul önemli ama olur da ikisi de oyunculuğu kıvırır ve tiyatrocu olmak isterse? O zaman bağlar ne olacak?”

“Sen nereye gidiyorsun?” Ah yaşlı adam elbette kızının ne demek istediğini tam anlamamıştı. Ece, biraz daha açıklamak için “Ben buradayım, bir yere gitmeye niyetim yok ama ya bana bir şey olursa? Bağları ne yapacağız o zaman? Satılmasına razı olur musun? Ağabeylerimin buraya dönmeye hiç niyeti yok. Ersin çok küçük ve büyüdüğünde onun da toprakla ilgisi olmayabilir. Bunu hiç konuşmadık baba. Bak Karayel’lerin bağlar satılıyor. Alıcılar çıkmaya başlamış bile. Biz de mi satacağız?”

“Altı çocuğum var. Sadece biri toprak ile ilgili ise bu o çocuğumun kabahati değil. O yüzden, gerekirse satılır. O zaman gelince hayatta olanlar karar verir. Sen bunları düşünme. Uzun yıllar sana bir şey olmayacak. Evlenirsen kocan da senin gibi topraktan anlayan biri olacak. Belki de senin çocukların devam edecek. Şimdiden bunları düşünüp de üzülme.” Babası onun karamsarlığını çözmüş, daha fazla üzülmesini istemediği için konuyu kapatmıştı.

Ne annesi ile babasının ne de kardeşlerinin parasal sıkıntısı olmayacaktı. Çünkü her sene kazançtan hepsi için bankaya para yatırılıyordu. Şimdiden yüklü birikimleri vardı. Ama topraklarının satılmasını yine de istemiyordu.

Bir tek kendisinin bu kadar toprakla ilgilenmesi her zaman canını sıkmıştı Ece’nin. Biliyordu ki kendisi olmasa buralar satılacaktı. Dede yadigârı yerler ellerin olacaktı. Toprak belli etmese de malların gitmesinden hoşnut değildi. Bunu sesinden de gözünden de anlıyordu. Babasının elini tutup hafifçe sıktı. “Tamam, üzülmüyorum. Sadece senin ne düşündüğünü bilmeye ihtiyaç duydum. Ben kızlara haber vereyim. Merakla bekliyorlar.”

“Yemekte ben söylerim. Hadi beni mutfağa götür.”

“Tamam baba.”

“Kim alacakmış bağları? Sen tanıyor musun?”

“Hayır. Bizim köyden kimse yok. Ya anlayan birileri ya da hiç bilmeyen birileri alacaktır. Biliyorsun her zaman büyük şehirlerden köy hayatını özleyen birileri çıkar gelir ve yüzlerine gözlerine bulaştırırlar.”

“O büyüklükteki bağları işi bilmeyenler almaz herhalde.”

“Parsel parsel satacaklarmış. En büyük yer de bize sınır olan alan. Aslında sizin şu küslük olmasa ben de teklif verirdim. Şaraplık üzümler yetişiyor orada.”

“Unut onu. İhtiyacımız yok oraya.” Sesindeki sinir Ece’nin canını sıktı. Saçma bir küslük yüzünden Toprak ile ilişkilerinin akıbeti belirsizliğini koruyordu. Zaten her durumda belirsiz bir ilişkiydi. Aralarındaki uzun mesafe, sorunların aslında en küçüğüydü. Mesafeden çok yaşam tarzları ilişkilerini etkileyecekti. Ece toprağından ayrılmayacağını biliyordu. Toprak da bu kadar emek vererek büyüttüğü işini kapatıp köye gelmezdi. Bunlar bilinen gerçeklerdi. Evlenmeye kalkışsalar ve Toprak Ece’yi yanında istese ne yapacaktı? Toprağından, köyünden, atlarından, ailesinden vaz mı geçecekti? Babasının koluna girmiş olmasa gülecekti kendi haline. Sanki ortada bir şey vardı da!

“Tamam baba. Hadi yemek yiyelim.”



Lethe'ye kucak dolusu teşekkürler. Nihayet aklımdaki sahne gelebildi de ben de bu güzel çalışmayı kullanabildim.



Çarşamba öğlen saatleri olduğunda içi içine sığmıyordu. Toprak aramış ve yarım saat sonra orada olacağını, yengesine uğradıktan sonra yanına geleceğini söylemişti.

Ece, şarabı ve örtüyü koyduğu çantayı ata bağladı. Toprak için seçtiği atın da eğerini yerleştirdi. Bugün başına yemeni bağlamamıştı. Sabah saçlarını örerek çıkmıştı ama biraz dağılmış olduğunu düşünüyordu.  Elini uzattığında tahmininden daha az dağıldığını anlayıp rahatladı.

Güneş ısıtmasa da renklerin daha canlı gözükmesini sağlıyordu.  Tüm ortamı güzelleştiriyordu. Üç gündür pırıl pırıl parlayarak ilkbaharın haberini toprağa vermişti. Buluşacakları noktaya doğru atını yavaş yavaş sürdü. İşçiler uzaktaydı. Onu ve Toprak’ı görmeleri mümkün değildi. Zaten biraz daha uzaklaşacaklardı.

Uzaktan elinde sepet ile geldiğini görüp gülümsedi. O sepeti kendisi taşımak zorunda kalacaktı. Çünkü Toprak iki eli ile dizginleri tutmaktan başka bir şey yapamayacaktı.
Duman başını kaldırmış geleni gözlüyordu. Kuyruğu dikilmişti. Ece köpeği sakinleştirdi. Gölge de yanında duruyor, Duman’ın tepkilerine göre ne yapacağına karar veriyordu. Atları biraz hızlandırıp hemen yanına gitti. Attan inip kendisini bekleyen kolların arasına girdi. “Çok özledim seni.” Dedi.

“Göster o zaman!”




Neredeyse on dakika birbirlerine sarılarak ve öpüşerek orada durdular. Duman ile Gölge etraflarında dört dönüyordu. En sonunda sıkılmış ve yere yatarak başını ön patilerinin üstüne koyup ikiliyi izlemeye başlamışlardı. Biraz sakinleşmek için uzaklaştıklarında Toprak heybetli atı gösterip, “Buna mı bineceğim?” 

“Evet.”

“Ben yanında yürürüm. Sen bin.”

“Çok komiksin. Hadi gel. Önce nasıl binmen gerektiğini söyleyeceğim. Bu kızımız çok uysaldır. Kardeşlerime de bu atla öğrettim at binmeyi. O yüzden rahat ol. Şimdi sol tarafına gel ve dizginleri sol elinle tut. Sol ayağını üzengiye geçir. Evet öyle. Eğeri tut ve kendini atın üstünden aşır.” Toprak dediklerini harfiyen yaptı. “Korkunun ecele faydası yok.” diyerek kendini atın üstüne attı. Şimdi Ece’ye yukardan bakıyordu.

“Rahat ve dik otur. Atın adımları ile hafif hafif kalkıp oturacaksın eğere… Dizginleri çok çekmeden tut. Atın ağzı çekilmemeli. Ayaklarının da şeklini ayarla. Topukların aşağı doğru bassın ki üzengiden çıkmasın.”

“Nasıl durduracağım?” Toprak, yıllar önce at binmeyi öğrendiğinde sorduklarını anımsamaya çalışıyordu. Yakalanması an meselesiydi.

“Dizginleri çeker ve biraz da geri yatarsan durur. Zaten çok yavaş gideceğiz.”

“Sen benim bu işi başaracağımdan emin misin?”

“Eminim. Biraz yanında yürüyeyim de rahatla… Ben sonra binerim.”

Beş dakika kadar neler yapması gerektiğini söyleyerek yanında yürüdü. Toprak az önceki acemi hallerini kısa sürede terk etmişti. Onun daha fazla yanında yürümesini istemiyordu. Gayet iyi bindiği halde onu böyle aldatmak kendi sinirlerini bozuyordu. Ama ne yazık ki bu rollere gerek duyuyordu. Kendi yarattığı bu saçmalığı kısa sürede sonlandırmalıydı. İzmir de ders aldığını söyleyecekti bir dahaki gelişinde.

Ece onun rahatladığını görüp kendi atına binmiş ve yemeklerin olduğu sepeti bir koluna takmıştı. Duman ve Gölge önden yavaşça yol alıyor, nereye gideceklerini bilirmiş gibi yürüyorlardı. Yan yana piknik yapacakları tepeye ulaştılar. Önce Ece indi atından. Sonra da Toprak’ın yanına gidip nasıl inmesi gerektiğini anlattı. “Hoşuna gitti mi?”

“Dürüst olmak gerekirse, evet! Tahminimden daha kolay ve keyifliymiş.”

“O zaman sana bir iki ders veririm ve at binmeyi öğrenirsin. Çünkü bu en basit yürüyüş ile binişti.”

“Zevkle alırım o dersi.”

“Ama ben sert bir öğretmenim.”

“Ben seni yumuşatırım canım.”

“Biliyorum. Hadi yiyelim artık. Çok açım.”

Atın eğerine bağladığı örtüyü yere serdi. Toprak da sepetin içindekileri açmaya başladı. Yiyecekleri tüketirken havadan sudan konuştular. Duman ile Gölge yanlarından kısa aralıklarla uzaklaşıyor, sonra hemen geri dönüyorlardı. Merakla Toprak’ı izliyor kendisine verilen yiyecekleri afiyetle yutuyorlar, ara sıra da birbirleri ile oynaşıyorlardı. Ece, Duman’ın kısa sürede baba olacağından emindi.
 
İkinci çaylarını doldurduktan sonra Toprak, Ece’yi kendisine doğru çekti. “Bana yaslanırsan daha rahat otururuz.”

“Bu pek masum bir teklif değil.”

“Sen de her hareketimden şüpheleniyorsun! Ben sadece sarılmak ve koklamak istiyorum seni. Baksana Duman bile bizden daha rahat hareket ediyor. Bir köpeği kıskanacağımı düşünmezdim.”

“At kokuyorumdur!” Gerçekten at koktuğunu düşünüp uzaklaşmak istedi ama Toprak izin vermedi. “At kokmuyorsun. Sabun kokuyorsun.” diyerek boynunu önce koklayıp sonra da öptü. Duman onun bu hareketini anlamayıp bir an yerinden doğrulsa da Ece’nin şikayetçi olmadığını görüp yeniden yattı. Onun tepkilerini izleyen Toprak kahkahasının ardından, “Benim evde Didem, burada Duman… Koruyucuların olmadan gezmiyorsun bakıyorum.” Ece sadece gülümsedi. Çaydan büyük bir yudum alıp bitirdi. Temiz havayı içlerine çekerek sessizce oturdular. “Neden konuşmuyorsun?” diye soran Toprak oldu.

“Buraları böyle göreceğimiz son zamanlar olduğunu düşünüyordum. Çünkü şu an gördüğüm toprakların büyük kısmı sizindi. Yakında el değiştirecek ve artık baktığım zaman burası Kılıç’ların, burası Karayel’lerin diyemeyeceğim. Kim bilir kimlerin olacak?”

 “Bir kısmı hâlâ Karayel’lerin olacak. Ev ve çevresine bakarsın sende.”Toprak’ın hüzünlü sesini duyan Ece başını çevirip yakınındaki yüze baktı.  “Üzülüyorsun değil mi?”

“Evet, üzülüyorum. Ama artık kötü şeyler konuşmayalım. Sana bir şey aldım.” Elini cebine atıp küçük kadife bir kese çıkarttı. İçinde gümüş bir kolye vardı. At üstünde bir binicinin olduğu kolyeyi gören Ece çok mutlu oldu. Tepkisini de boynuna sarılıp öperek gösterdi. “Çok güzel bu. Nerden buldun? Hiç böyle bir şey görmedim.”

“Bir arkadaşımın dükkanı var. Ona böyle bir şeyi olup olmadığını sordum. O da yok ama bulurum dedi. İki üç tane getirmiş. İçlerinden bunu seçtim. Aslında yaka iğnesiydi ama sen bağda çalışırken iğne takamayacağına göre, kolyeye çevrilmesi mantıklıydı. Kuyumcu ağabeylerine rağmen hiç altın takmıyorsun. Yemeğe geldiğiniz gece de gümüş bilekliğin vardı. O yüzden gümüş almak istedim.”

“İyi gözlemcisin. Ağabeylerim deli oluyor ama altın takamıyorum. Takar mısın?”

“Elbette… Yakıştı ama gömleğin arasında kayboldu. Bir düğme daha mı açsan?” derken biraz yakayı aşağı doğru çekiştiriyordu. Toprak’ın eline vurdu “Hadi oradan, düğme açacakmışım. Senin niyetin belli!”

“Etrafımızda iki at, iki de köpek olmasa niyetimi uygulamalı olarak gösterirdim sana.” Bu kez dudakları boynunun çukurunda geziniyordu. Ece soluklarını düzeltemeyeceğini anlayınca kısık sesle “Bunu tahmin ettiğim için onları da yanımda getirdim zaten.” dedi. En iyisi uzaklaşmaktı.

Ece, sepeti toplarken Toprak da Dumanı sevip okşamış, yerde bulduğu bir dal parçasını uzağa atarak geri getirmesini beklemişti. Gölge onları yattığı yerden izlemiş oyuna katılmaya niyeti olmamıştı. Bir süre daha oynadıktan sonra Duman artık sopaya ilgi göstermekten vazgeçmişti. Duman, Toprak ile iyi anlaşacağını göstermişti ama yine de sahibi ile yerlerde yuvarlanmasına izin vereceğini sanmıyordu.

“Ağabeylerin ne diyecek bize?” Bu konu uzun zamandır kafasını kurcalıyordu. On yıl öncesini anımsadıkça tavırlarının değişmeyeceğini yine kendisini kabul etmeyeceklerini düşünüyordu. Buna da babalarının arasındaki küslüğün neden olduğunu biliyordu.

Ece şaşkınlıkla yanıtladı. “Ne diyecekler?”

“Ben sana sen bana mı soruyorsun? Onlar beni sevmez biliyorsun.”

“Onlar benim yakınımdaki tüm erkeklere düşmandı eskiden. Şimdi ise kendileri koca bulacak hale geldiler. Korkuyorlar sanırım.” Ne dediğinin farkına vardığında utandı. Sanki koca arıyormuş gibi konuşmuştu. Nasıl toparlayacaktı? “Artık onlar da kabullendi evlenmek istemediğimi.” Toparlamış mıydı?

“İstemiyor musun?” Toprak üzülmüştü duyduklarına. Hem kollarının arasındaydı hem de çok uzakta. “Beni olduğum gibi sevecek, yani bağımla, atlarımla ve çorba bile yapamayan, çamaşır makinesinde bile çamaşır yıkamamış halimle kabullenecek üstelik de aşık olacak birisi karşıma çıkarsa evlenirim.”

Toprak gülmeye başladı. “Senin neden evlenmediğin belli oldu. Kim alır seni bu kadar kusurunla?”

 “Öyle mi Toprak Bey? Sıradakileri sayayım mı?” Ece’nin cümlesi ile yüzündeki gülümseme soldu. “Sırada birileri mi var?”

“Elbette var…”

“Biri şu İsmail denen adam mı?” Sesi sert çıkmıştı. Kıskandığını saklamaya çalışmıyordu. Duygularını gizleyeceği aşamayı çoktan geçmişti.

Oysa Ece onun gerçekten kıskandığını sanmıyor, numara yaptığını düşünüyordu. “İsmail, İlkay ağabeyimin bulduğu aday. Elbette kimse açıkça bunu söylemiyor. Ben de safa yatıyorum. Ama aslında iyi biri o. Şu Niğde’deki arkadaşı ile bana çok yardımcı oldu. Bir de Eray ağabeyim birini bulmuş. Hafta sonu bağa geleceklermiş.”

“Neden?”

“Ne neden?”

“Neden geleceklermiş? İstemeye mi?” Sesi tahmininden de sert ve yüksek çıkmıştı.
Ece soruya kahkahalarla güldü. “Yok o kadar hızlı olamaz kimse. Sözde hiç bağ görmemişler ondan geliyorlarmış ama asıl amaç bizi tanıştırmak. Alıştım artık.”

“Sen bana imada mı bulunuyorsun? Seni her an biri elimden alabilir, bunu mu söylemek istiyorsun?”

“Biraz öyle oldu değil mi söylediklerim… Aslında bu benim alışkın olduğum ve kimi bulurlarsa bulsunlar benim onları vazgeçirdiğimin açıklaması olmalıydı. Nasıl becerdiysem tam tersi bir anlam çıkarttın.”

“Elbette öyle anlarım. Karşıma geçmiş, bana seninle tanışmaya gelecek bir erkekten bahsediyorsun. Ne anlamam lazım?” İçinde büyüyen kıskançlığı bastıramıyordu. Ece böyle rahat konuştukça biraz daha sinirleniyordu. Hesap sorar gibi konuştuğunu ve buna hakkı olduğunu düşünüyordu.

Ece, daha da sakin bir sesle onu yatıştırmak istercesine “Onun ne kadar önemsiz olduğunu anlamayı denesen?” dedi. Artık kıskançlığının gerçek olduğunu biliyordu. Toprak, numara yapacak, yalan söyleyecek biri değildi.

Toprak, onun sesi ile sakinleştiğini fark etti. Üstündeki etkisi inanılmaz geliyordu. Bir sözü ile sinir içinde bırakırken, bir sözü ile sakinleştirebiliyordu. Kendisine dürüst ve biraz da muzip gözlerle bakan genç kıza, “Neden öyle anlamalıyım? Hayatında önemli biri olduğu için mi? Hatta belki de sen o kişiye aşık olduğun için mi?” diye sordu.

Ece onun yüzündeki gülümsemeye baktı. Az önceki kıskançlık izleri gözlerinin derinliklerinde olsa da daha rahattı. Gereksiz sıkıntıları yaşamanın kimseye faydası olmayacağı için Ece de rahatlamasını istiyordu. Ama yine de aşk itirafı için erken olduğunu düşünüp ima dolu yarım bırakılmış bir cümle ile yanıt verdi. “Evet, çok önemli biri olduğu için…” 


Logged

Sayfa: 1 [2] 3 4 Yukarı git Yazdır 
 ARTIZAN CLUB Serbest Paylasim PlatformuEdebiyat & KitapArtizan Yazarlar KlübüArtizan Yazarlarıqsawe'den Romantik Aşk ''Oyun''ları (Moderatörler: fondip, funda_era)Konu: Yakışıklı « önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: