Sabah erkenden kahvaltıya indi. İş günüydü ve siyah eteği ile beyaz gömleğini giymişti. Hafif bir makyaj yapmış ama gözlerini biraz koyu boyamıştı. Böylece gözlerinin koyu rengi iyice belirginleşmişti. Saçlarını ise yanlardan birer tutam alarak arkada toplamış, dalgalarını omuzlarına bırakmıştı.
Kahvaltı tabağını alıp yine gölü gören masalardan birine oturdu. Beş dakika sonra Tayfun Bey kapıdan girdi. Bakışlarını cam kenarındaki masalarda gezdirdi. Çağla’yı görünce hafif bir tebessümle başını eğerek selamladı. Çağla da aynı şekilde yanıt verdi.
Kahvaltı tabağını çok doldurmayan Tayfun, hızlı adımlarla masaya geldi. Bu kez tam karşısındaki sandalyeye oturdu. Dün gece Çağla ile Fatih’in konuşmalarını ve bakışlarını izlemiş ikisinin arkadaş olduğuna karar vermişti. Akşam yemeğinde kendisinin değil de Fatih’in karşısına oturmasının nedenini patronu olmasına bağlamıştı. Şimdi kendisi karşısına oturarak onun bu düşüncesinin yanlış olduğunu anlamasını istiyordu.
“Günaydın. Çok iyi gözüküyorsun. İyi uyudun mu?” Aslında güzel gözüktüğünü söyleyecekti ama son anda iyi olarak değiştirmişti.
“Evet, çok iyi uyudum. Siz?”
“Eh iyi sayılır. Burası kafamı biraz daha toparlamamı sağladı sanırım.”
Yine neden olduğunu bilmediği bir açıklama gelmişti. Çağla, ne diyeceğini bilmeden yüzüne küçük bir gülümseme yerleştirip tabağındaki dil peynirini önce çatalı ile almayı denedi. Her seferinde bir ucu açılan peyniri en sonunda eliyle alıp attı ağzına. Tam iştahla yerken Tayfun’un kendisini şaşkın gözlerle izlediğini gördü. Çok utanmıştı. Ama Tayfun da kendisi gibi eli ile yediğinde yanaklarının kızarıklığının geçtiğini anladı. Patronundan beklenmeyen hareketler görüyordu. Acaba suratsızlığının arkasında başka nedenler mi vardı? Kıskanç bir sevgili mesela? Bu düşünceyi sevmedi ama mantıklı buldu. Çayını bitirdiğinde Tayfun’un da çayının bittiğini fark etti.
“Size de alıyorum.”
“Teşekkür ederim. Elinden çay içerim.”
Çağla bu söze gülümsedi. Çayı o yapmamıştı ama self serviste çay almasına bu anlamı yüklemesi hoşuna gitmişti.
Masaya döndüğünde Fatih de gelmişti. Onun gelmiş olması ile hava değişti. İş ile ilgili biraz konuştuktan sonra diğer elemanlara söyledikleri gibi toplantı odasında son bir tekrar yapmak için buluştular.
On kişilik ekip tam istendiği gibi giyinmişti. İki kız bile bugün aykırı bir tavır sergilemiyordu. Grup ile tekrarı bitirdikten sonra büyük salona geçtiler. Saat dokuz buçukta oyun başlayacaktı. Yarım saatten biraz daha kısa sürede ekibe tüm oyun detayları ve kimden nasıl bir yardım alabilecekleri anlatıldı.
Saat on olduğunda start verildi ve on ekip kendi arasında yarışmaya başladı. Tayfun skorları tutuyor, Fatih ile Çağla elemanlara yardımcı oluyordu. İşin angarya kısmını ise on öğrenci üstlenmişti. Salonda devamlı bir koşturma ve uğultu vardı. Ama kimlerin başarısız olacağı daha en başlarda belli olmuştu. Üç masa önde giderken diğerleri oldukça geriden geliyordu.
“Sona geliyoruz. Hala üç masa başa baş gidiyor. Ne yapacağız?” Fatih sormuştu bu soruyu. “Yedek oyuna başvururuz.”
Tayfun böyle bir durum için daha önceden hazırladıkları basit birkaç oyunu şirketin yöneticilerine sormuş ve onay almıştı.
Son anda masalardan biri daha hata yapınca oyunu iki masa eşit sayı ile bitirmişti. Birinciyi belirleyecek oyunu Çağla seçti. Basit ve eğlenceli olması için iki ekipten üçer kişi seçilerek bilgisayarda sakal tıraşı yapması istendi. Daha hızlı yapan grup ödülü kazanacaktı.
Çağla oyunun ne kadar basit olduğunu anlatırken biraz el yatkınlığı gerektiğini özellikle belirtti. Gruplardan biri üç erkek yarışmacı seçerken, diğeri üç kadın yarışmacı seçti. İzleyicilerin tepkisi ile karşılaşan kadın yarışmacılar ve onları seçenler sessiz kalmayı tercih etmişti.
Yarışma bittiğinde kadınların olduğu grup kazanmıştı. Üç kadın yarışmacı alkışlarla masalarına döndü.
Çağla, kazanan grubun akşam ödülünü alacağını açıkladıktan sonra böyle bir yarışmaya neden üç kadını seçtiklerini sordu. Grup lideri “Erkeklerin tuşlar ve joestikler ile oyun kazanabileceğini biliyorum ama iş mause kullanmaya geldiğinde sizin el yatkınlığı cümlenizi doğru değerlendirdik. Daha küçük elli kişilerin daha kıvrak hareketlerle tıraşı çabuk bitireceğini tahmin ettik.” Dedi.
“Gördüğünüz gibi, grup aslında oyun içindeki en önemli noktayı yakalamış. Önemli olan söylenenin ardındakini doğru anlayabilmek. Her zaman size kendini tam ifade eden cümleler ile gelmiyor insanlar. Erkekler tıraş olur ama kadınların eli bu tarz şeylere daha yatkındır.”
Salondakilerin onaylayan nidaları duyuldu. Birinci olan ekip yeniden alkışlandı ve öğleden sonra konferans salonunda buluşmak üzere herkes yemek salonuna davet edildi.
Çağla, Fatih ve Tayfun Bey yine birlikte yemeğe oturdular. Ama bu kez salon çok dolu olduğu için manzaradan oldukça uzak bir masaya geçtiler. Oyunun ne kadar keyifli geçtiğini konuşurken telefonu çaldı. Yakup arıyordu!
“Teşekkürler, çok iyiyiz. İlk oyunu bitirdik, yemek yiyoruz.”
“…”
“Fatih ve Tayfun Bey ile tabii ki. Sen neden aradın?”
“…”
“İletirim. Teşekkürler.”
Telefonu kapattığında iki erkek de kendisine bakıyordu.
“Selamı var.” Çağla konuşmanın çok gereksiz bir zamanda gerçekleştiğinin farkındaydı. Yakup neden aramıştı ki? Hala mı umutlanıyordu? Tamam geçen hafta bulduğu bir bilet yüzünden onunla sinemaya gitmişti ama bu tamamen arkadaşça bir geceydi. Yemeğine eğilirken gözleri bir an Tayfun Beye takıldı. Kendisine dikkatle bakıyordu! Kaçıncı kez bu bakışları yakaladığını ya da kendi bakışlarının yakalandığın bilmiyordu. Ama çok olduğundan emindi.
Öğlen yemeği iki erkeğin akşam odalarına çekildikten sonra izledikleri maç özetleri ile ilgili konuşmaları ile geçti. Kendisini ikisi de konuşmaya dahil etmiyordu. Oysa onun da söyleyecekleri vardı. En sonunda dayanamayıp bir pozisyon konuşulurken lafa karıştı. “O pozisyonda pasif ofsayt vardı. Hakemin kararı nasıl doğru olabilir, Fatih. Taraf tutarak yorum yapma. Top ofsaytta olmayan oyuncuya atılmıştı. Bunu bile ayırt edemiyorlarsa maç yönetmesinler.” Bahsi geçen maç kendi takımının maçı olduğu için sesi biraz da sert çıkmıştı. Şaşkın bakışlı Fatih, “Sen anlıyor musun futboldan?” diye sordu.
“Senden çok anladığım ortada.”
“Doğru söylüyor Fatih, senden daha iyi yorum yapıyor. Böylece bizim de ona karşı ne kadar kaba olduğumuz çıktı ortaya. Kusurumuza bakmazsın umarım Çağla?”
“Önemli değil.” O sırada Tayfun Beyin cep telefonu çaldı. Yüzünden kız arkadaşının aradığını anladı. Onların konuşmasını dinlemek ayıp olurdu. “Şey, ben zaten odama çıkacaktım. Siz rahat rahat yorumlarınızı yapın.” Konuşmanızı yapın demek ayıp olurdu. Sanki iki erkeği baş başa bırakmak için söylemiş gibi yaptı.
“Ne oldu şimdi?” Fatih sormuştu. Çağla, “Nasıl ne oldu?” diye yanıtladı. Anlamamıştı neden sorduğunu.
“Neden odana çıkıyorsun? Tamam maç konuşmayalım. Ya da seninle de maç konuşalım. Ne oldu da bizi terk ediyorsun?”
“Fatih, senin etrafında kadın olmazsa karnın mı ağrıyor? Odama çıkıp kitap okuyacağım.”
“Aman iyi tamam. Zaten eminim senin arkadaşların da senin gibidir. Hiç eğlenceli değilsin.”
“Üzgünüm. Tüm arkadaşlarım bana benzer. Tanışmadın mı onlarla? Kızlar onları unuttuğunu duyunca çok mutlu olacaktır. İyi konuşmalar size. Akşam yemeğinde görüşürüz.”
Çağla, Fatih’in cümlesindeki tuhaflığı fark etmiş ama Tayfun Beyin yanında sormak istememişti. Çünkü telefonu müsait olmadığını söyleyerek hemen kapatmıştı. İlgi ile ikisini dinliyordu. Çağla ise Fatih’in cümlesini çözmeye uğraşıyordu. Ne demekti bütün arkadaşların senin gibidir, cümlesi? Acaba?
‘Yok canım, Fatih uslanmaz. Berna’nın da başı yakılmaz.’ Diye kendi düşünceleri ile tersleşti. Masadan kalkmak için hareketlendiğinde iki erkeğin de kalktığını gördü.
“Siz yemeğinizi bitirin. Benim yüzümden kalkmayın.”
“Ben doydum. Fatih sen?”
“Bu kadar laftan sonra ben de doydum.”
“Sana ne dedim ki? Maçtan anlamıyorsun. Etrafında kadın olmazsa rahat edemiyorsun. Arkadaşlarıma laf…” cümlesini tamamlayamadan Fatih’in yüzündeki değişimi gördü. Evet bir şeyler vardı bu çocukta.
“Aman neyse ben kitap okuyacak ve dinleneceğim. Sizlere iyi eğlenceler.” Dediğinde Pelin ile Şeniz’in onlara doğru yürüdüğünü gördü. Bu kez nasıl kurtulacaklarını çok merak etse de durup beklemeyecekti.
Asansörün kapısı açıldığında karşı duvardaki aynada Tayfun Beyin de arkasında beklediğini gördü. Demek ki kızlara yakalanmamak için odasına kaçıyordu. Fatih görünürde yoktu. Huylu huyundan vazgeçmiyordu işte.
Çağla ile Tayfun asansördeki kısa sürede konuşmadılar. Çağla başını kaldırmıyordu ama bakışların üstünde olduğunu hissediyordu. Katta indiklerinde yine sessizlik hakimdi. Odasına doğru yürürken kısaca görüşürüz, demişti. Çağla odasına girip hemen üstündeki etek ile gömleği çıkarttı.
Eşofmanlarını giyerek yatağa uzandı. Eline bilgisayarını aldı. Şarjın azaldığını görünce fişe taktı ve e-kitabını açtı. Bir süre sonra hep aynı cümleyi okuduğunu fark etti. Neden kafasının bu kadar karışık olduğunun bilincinde değildi. En iyisi biraz uyumak diyerek uzandı.
Aklına gelen Fatih’in cümlesi ile arkadaşlarını düşünmeye başladı. Kızların içinde sadece Berna’nın hayatında kimse yoktu. Üstelik o da sıkıcı değil çok eğlenceliydi. Hiç birinin evlenmek için acelesi yoktu. Çok vakitleri vardı ama tam tersi bir durumdaydı hepsi. Berna zaten daha evlenmeyi düşünmüyordu. Oysa kendisi hem evlenmek hem de çocuk sahibi olmak konusunda acele etmeliydi. Oysa hayatındaki üç erkekten birini kendi elemiş, diğerinin kendisinden çok arkadaşı ile anlaşabileceğine karar vermiş ve yanılmamıştı. Geriye kalan tek adayı da ki zaten adaylıktan çıkalı aslında çok olmuştu, geçen hafta salı günü bir daha aklına bile getirmemek üzere elemişti.
Salı günü birlikte gittikleri yemekte annesinin araması ile kulak misafiri olduğu konuşma karar vermesine yetmişti. “Anneciğim, nasılsınız? Muhterem pederim nasıllar? Biz yemek yiyoruz. Asla sizin yaptıklarınız gibi lezzetli olamaz. O pamuk ellerinizden çıkmış yemeklerinizi yemeyi özlüyorum. İnşallah anneciğim.”
Çağla, o konuşma sonrasında kendi şaşkın sorusunu anımsadı. Ali’ye “Annenler nereye gitti?” diye sormuş, evde olduklarını öğrenince neden özledim, dediğini merak etmişti. Ali’nin yanıtı oldukça ilginçti. “Ben annemi hep özlüyorum.”
Çağla, o güne kadar kibarlığını ve annesine düşkünlüğünü bildiğini ama boyutları konusunda çok yetersiz bir yerlerde olduğunu anladı. Ali daha annesinin dizi dibindeki çocuktu. Erkek olmaya karar verirse biri hayatına girebilirdi. Kendisine nasıl ilgi gösterdiğini bilemiyordu zaten. Nasıl olur da bu kadar anne düşkünü bir erkek kendisi gibi rahat ve asi ruhlu biri ile birlikte olmak için çaba harcardı?
Bunun tek açıklaması kabuğunu kırma çabası olabilirdi. O kabuğu kırmak için Çağla yanlış kişiydi.
Gözünü açtığında neredeyse bir saattir uyuduğunu fark etti. Ne de olsa Ali’yi düşünmüştü. Bu kadar derin uyuması normaldi. Gerçi Jülide’nin nişanlısının adı da Ali’ydi ama çok neşeliydi o! Çağla, yattığı yerden doğruldu. Üstünü örtmemişti. Odanın sıcak olmasına şükretti. Açılmak için kahve mi içsem diye aklından geçirirken gözü göle takıldı. Karşı sahilinde kar kümeleri vardı. En iyisi yürümek ve öyle açılmak, diye karar verdi.
Kalın bir şeyler giyip, kabanını ve beresini de taktı. Eldivenleri cebindeydi. Kulaklıklarını takıp müziği açtı. Otelin içi boş gözüküyordu. Firma elemanları toplantıdaydı. Kendi elemanları da ortada yoktu. Göl kenarında da kimse gözükmüyordu. Hava kararmadan dönerse tehlike olmayacağından emindi.
Oteli arkasında bırakarak gölün kenarındaki patika yolda yürümeye başladı. Gölgede kalmış yerlerde küçük buz birikintileri vardı. Ağaçların çoğu çam olduğu için yeşilliklerini koruyordu. Ara sıra çıkan güneş, gölün üstüne bu muhteşem ağaçların yansımasını düşürüyordu. Yanına fotoğraf makinesini almadığı için çok hayıflandı. Daha önce çektiği resimler vardı ama bu manzara da müthişti. Telefonu ile yine de resimledi sevdiği kareleri. Temiz havayı ciğerlerine çekti. Yürümek iyi gelmişti.
Bazen kulağındaki müziği mırıldanarak, bazen durup telefonunun kamerası ile resim çekerek yürüyüşüne devam etti. Yolun yarısına geldiğinde koluna dokunulması ile çığlık attı. Tayfun bey onun çığlığı ile bir adım geriledi.
“Benim, yabancı değil. Neden korktun? Kaç kez seslendik sana!” Kızmıştı kendisinden bu kadar korkmasına ama üzülmüştü de. Onu korkutmak istememişti.
Çağla Tayfun’u tanıyınca korku dolu ifadesi silinmişti yüzünden. Glümsemeye bile başlamıştı. Tek sorun bir anda hızlanan kalp ritmi ve nefesiydi. Arkaya döndüğünde Fatih, Pelin ve Şeniz’i gördü. Yüzündeki gülümseme silinirken,
Sonunda başarmışlar demek ki diye düşündü. Erkek milleti işte. Biri üç kızı aynı anda idare ediyor, diğeri öğlen yemeğinde sevgilisi ile konuşup, sonra başka kızlarla gönlünü eğliyordu. Aklından bunlar geçerken başındaki berenin altından kulaklıkları çıkarttı.
“Seslendiğinizi duymadım. Müziğe kaptırmışım kendimi.”
“Hani kitap okuyacaktın?” O kızlarla yakalanmış olmaktan rahatsız mı olmuştu? Öyleyse kendisini durdurması ve kendilerini belli etmesi gerekmezdi ki!
“Dönüşte yapacağım o işi.” Neden açıklama yapıyordu ki? İş yerinde değildi. İş saatinde de değildi.
“Bize katıl istersen.”
Çağla, omzunun üstünden iki adım arkasında duran üçlüye baktı. Kızların yüzünde hoşnutsuz ifade açıktı. “Teşekkürler. Sizleri rahatsız etmeyeyim. Ben de dönecektim zaten.” Diyerek teklifi geri çevirdi. Onlarla bir arada olmak istemiyordu. Birilerinin kıkırdaşmalarına, diğerlerinin onların bu basit hareketlerine memnun ifadeler ile bakmalarına katlanamayacaktı…
“İyi, o zaman akşama görüşürüz.” Tayfun sinirle söylediği bu cümleden başka bir şey söylemeden yürümeye başlayınca üçlü de ona katıldı.
Çağla artık devam edemeyeceğini biliyordu. Tekrar kulaklıklarını takıp otele doğru yürümeye başladı. Tüm öğleden sonrası tatsızlaşmıştı. Odasına çıkıp sıcak bir duş aldı. Saçlarını kuruttuktan sonra eşofmanlarını giyip yatağına uzandı. Kitap okumaya başladı. Bu kez de aklı az önce gördüklerine takılmıştı. Fatih’in Berna için alternatif olup olmadığını düşünmesi ile olmadığına karar vermesi arasında sadece iki saat geçmişti.
Bilgisayarındaki kitabı kapatmak için düğmeye bastı. Zaten tek satır anlamamıştı. Neler olduğunu anlamadan kitabı anlaması mümkün değildi. Neye kızmıştı bu kadar? Tayfun ile Fatih’in o kızlarla konuşmasına neden bu kadar tepki veriyordu? İkisi de kendisinin ilgilendiği erkekler değildi. Birinin sevgilisi, diğerinin sevgilileri vardı. Böyleyken iki erkeğin de kendisinin aklını bulandırması mantıklı değildi.
Fatih’e kızıyordu. Berna’ya daha çok kızıyordu. Al işte ilgilendiğin erkek, dedi yanında olmayan arkadaşına. Bunu mu adam edeceksin? Gözümün görmediği ilk an yanında bir kız. Üstelik bir gün önce o kızlardan kurtulmak istediklerini söylüyorlardı. Demek ki kendisinin yanında öyle konuşmak zorunda kalmışlar ama onun olmadığı ilk fırsatta kızlarla ilgilenmeye başlamışlardı.
Tayfun’a ne demeliydi?
Kız arkadaşının telefonunu nerdeyse yüzüne kapatmıştı ama kızlarla göl kenarında romantik bir yürüyüş yapabiliyordu. Kimseye saygısı yoksa o kıza olmalıydı. Çok ayıptı bu yaptığı! Neden bu erkekler böyleydi? Neden hep bir fırsat kolluyorlardı? Üstelik bunu istemiyormuş gibi yaparak yaşıyorlardı.
Düşüncelerinin içinde kıvranıp neyi neden düşündüğüne anlam veremezken saatin kaç olduğuna bakmayı akıl edememişti. Saatin altı olduğunu görünce hemen yerinden kalkıp hazırlanmaya başladı. Otelin yemek salonunun sıcak olduğunu bir önceki akşamdan test etmişti. Annesine ait pantolon üst takımı dolaptan çıkarttı. Sarı üstüne büyük kırmızı ve beyaz çiçeklerin olduğu kıyafet tam bu geceye uygundu. Üst parçayı bağlarken göbeğinin ve belinin ortada oluşuna şöyle bir baktı. Evet, kış için oldukça açık bir kıyafetti ama gece buna uygundu. Ayrıca bu kıyafeti hakkıyla taşıyacak fiziğe sahipti. Ne çok uzun ne çok zayıftı. Tam olması gerektiği gibiyim, diyerek kendisine beğeni ile baktı. Göğüslerinin bir kısmı ortadaydı ama bu çok az bir bölümdü. Üstüne yine annesinin süt beyaz uzun deri yeleğini giydi. Beyaz çizmeleri de giydiğinde neredeyse hazırdı. Makyajını yapıp gözlerine takma kirpiklerini de taktıktan sonra uzun saçlarını beyaz saç bandı ile topladı. Yuvarlak gözlüklerini gözüne taktıktan sonra beyaz çantasını da koluna taktı. Beyaz çantanın içine oda anahtarını ve telefonunu attı. Artık hazırdı. Kapıdan çıkmadan önce son kez aynada kendisine baktı.
Kesinlikle o bir hippiydi.
Yemek salonuna girene kadar olan yoldaki tüm başların kendisine çevrildiğini görmek hoşuna gitti. Madem konsept hippileri yansıtacaktı. Her şeyi ile o döneme uygun olmayı başarmıştı. Yemek salonuna girdiğinde de tüm başlar kendisine dönmüştü. Çağla, hala tepkilerden mutluydu. Öğlen kendilerine ayrılmış masaya doğru yürüdü. Onlar kendisini görmeden Çağla onları gördü. İki erkek de kot pantolon ve gömlekleri ile katılmıştı. İkisinin de konsepte uygun giyinmemesi Çağla’yı rahatsız etti. Kendi kıyafeti çok abartılı kalmıştı onların yanında.
Fatih’in Çağla’yı görür görmez ıslık çalması ile Tayfun Beyin de başı ondan tarafa döndü ama tek bir söz etmedi. Sadece bakıyordu. Bakışlarında ateşleri görünce duraksadı Çağla. Neye kızmıştı? Açık olmasına mı, konsepte uymasına mı? Anlayamamıştı. Ayrıca o dört kişilik masaya oturması mı gerekiyordu karar verememişti. Eğer kızlar gelecekse kendisi sığıntı olacaktı. Tereddütle ayakta durdu. Tayfun Beyin oldukça sert ve buz gibi bir sesle “Otursana Çağla, yeterince gördü herkes seni.” Demesi ile ona döndü. “Derdim görünmek değil. Masa dört kişilik, kendime yer bakıyorum.” Sesinde sinirli olduğunu belli eden tını Tayfun’a da Fatih’e de ulaşmıştı.
“O ne demek? Yerin burası.” Tayfun da aynı sinirle yanıtlamıştı.
“Tayfun Bey, arkadaşlarınız geldiğinde kendimi ayakta mı bulmam lazım? Ben şöyle tuvaletlere yakın bir yer bulurum kendime.” Siniri artmıştı. Bu adam kendisini ne sanıyordu?
“Masamız üçümüz için. Başka kimsenin de gelip oturmasını istemiyoruz. Öyle değil mi Fatih?”
“Kesinlikle öyle Tayfun Bey. Biraz daha katlanamayacağım o ikisine. Çağla hadi otur da sandalyeleri boş bulup çökmeye kalkışmasınlar.”
Çağla, iki erkeğin tepkilerinden sonra, yürüyüşün kendi düşündüğü gibi olmadığını anlamaya başladı. Kızlar acaba rahatsız mı etmişti onları? Belki de kendisini kurtarıcı olarak çağırmışlar, yanlış anladığı için de o kurtarışı gerçekleştirememişti.
Nihayet yerine oturduğunda iki erkeğin de rahatladığını görüp gülümsedi. Kesinlikle öğleden sonraki yürüyüş tahmin ettiği gibi gelişmemişti. Sorup onları konuşturmayacaktı. Merak da etmiyordu zaten… Ediyordu ama sormayacaktı! Fatih merakına yenilmişti, “Senin gözlerin bozuk mu?”
“Yoo”
“O gözlük ne öyle?”
“Aman Fatih, numarasız bu gözlükler. Sadece kıyafetimi tamamlaması için yuvarlak gözlük taktım.”
Tayfun, onu gördüğü an midesine oturan yumrudan nasıl kurtulacağını bilemiyordu. Bu kadar dikkat çekici olmak zorunda mıydı? Tüm erkekler onların masasına bakıyordu. Üstelik oldukça açık bir kıyafetti. Şeytan gözlerini o kıvrımlardan ayırmamasını söylüyordu ama bunu yapması hiç yakışık almayacaktı. Yutkunup midesindeki yumruyu yok etmeye çalıştı. Elbette yanında çalışan birinin bu kadar dikkat çekmesinden hoşlanmamıştı. Bu da midesine olanı açıklıyordu…
Fatih ise oldukça rahat inceliyor ve konuşuyordu. “Çok yakışmış biliyor musun? Ben böyle bir kıyafetin bu günlerde birine yakışacağını hiç düşünemezdim.” Samimiydi iltifatında. Tayfun da gözlerini ayıramadan inceliyordu Çağla’yı ama iltifat etmeyi aklından bile geçirmiyordu belli ki.
Çağla, kendi kendine iltifat etmeyi bilirdi. “Sen kıyafete değil, taşıyana bak.”
“Orası ayrı. Kıyafetin içindeki zaten çok güzel.”
Kızmış gibi yaptı Çağla, “Fatih, sana İstanbul’da yolunu gözleyen üç kızımızın olduğunu bildiğimi anımsatırım.”
“Zaten en büyük şanssızlığım da bu. Başka yerde çalışsaydın hiç şansın yoktu.”
“Sen öyle san. Senin ne olduğun alnında yazıyor.”
Tayfun bey ikisinin samimi konuşmasına baktı. İlk başlarda Fatih’in sözlerine takılmış ve kızmıştı ama Çağla ile ikisinin yakın arkadaş olduğu artık su götürmez bir gerçekti. Bu konuşma taciz içermiyor aksine ikisi birbirine takılıyordu.
Gruptaki çocuklar kendi masalarına geçerken uğruyor bir iki cümle ile hatır sorup gidiyorlardı. Çağla hala merakla iki kızın ne yapacaklarını bekliyordu. En son onlar gelmişti. İkisi de konsepte uygun şeyler giymek için çaba göstermişti. Birinin üstünde salaş bir kırmızı pantolon ile üstünde boyundan bağlı el örgüsü bir bluz vardı. Diğeri ise küçük çiçekli bir elbise giymişti. Kızların kıyafetlerinin de güzel ama kendisi kadar uyumlu olmadıklarını anlamak zevk vermişti. Onlar da masaya uğramış erkeklerin soğuk konuşması ile çok kalamamıştı.
“Çağla, döndüğümüzde ajansa haber ver. Bir daha asla bu iki kızı etrafımızda görmek istemiyorum.”
“Zevkle.” Bu cümle bile zevk vermişti…
Soğuk meze tabaklarındaki her şey çok lezzetliydi. Haydariye bakıp diğer ikisinin tabağını kontrol etti. Öpüşmeyecekti ama konuşacaktı. Sarımsak kokusunun yemeyeni ne kadar rahatsız edeceğini bildiği için ikisinin de yemesini bekledi. Onlar elini uzatmayınca kendisi de yiyemiyordu. En sonunda sandalyesinde kıvranacağına sormaya karar verdi.
“Haydarisini yemeyecek olan var mı?”
“Ben yiyeceğim.” Dedi Fatih. Tayfun Bey ise anlamamış yüzüne bakıyordu. “Çok seviyorsan benimkini alabilirsin.”
“Siz yiyecekseniz ben de yiyeceğim de. Aksi halde zaten az konuştuğumuz bir masada hiç konuşamaz olacağım.” Biraz iğnelemişti galiba patronunu.
“Ah anladım. Yiyeceğim. Yine de teklifim geçerli en azından yarısını verebilirim.”
“Tabağımdaki yeter teşekkür ederim.” Sonra yine sessizlik çöktü masaya. Bu arada canlı müzik yapan orkestra yemek müziği çalıyordu. Yemek salonu tamamen dolmuş, her masadaki konuşma salona belli bir uğultu yaymıştı. Ara sıcaklar dağıtıldıkça Çağla iştahla yiyordu. Her şey çok lezzetliydi. Erkeklere uymuş o da rakı istemişti. Bu akşam keyfini kaçırmadan eğlenecekti. Ne bir iki yıla kadar burun buruna olduğu büyük sorununu aklına getirecek, ne de hayatında bir anlam ifade etmeyen erkekleri düşünecekti. Bu akşam dans edecek ve eğlenecekti. Zaten öğleden sonrasını kendi kendini yiyerek boşa harcamıştı.
Öyle de yaptı. Ana sıcaklardan sonra dans pisti iyice dolmuştu. Sahnedeki şarkıcının yüksek tempodaki şarkıları ortamı iyice ısıttı. Bir ara ajansın yolladığı çocuklar yanlarına gelip Fatih ile Çağla’yı dans pistine sürükledi. Çağla zaten yerinde de oynadığı için bu harekete itiraz etmemişti. Üstündeki yelekten göbeği ve belinin bir kısmı ara sıra açığa çıkıyordu. Göğüsleri ise hareketleri ile hafifçe salınıyordu. Yetmişli yılların müziklerinin çalınması ile o dönemin dans hareketlerinin yapılması hem pisttekileri hem izleyenleri kahkahalara boğuyordu. Belki de koca salonda tek gülmeyen kişi Tayfun Beydi. Yüzünde donuk bir ifade ile piste bakıyordu. Çağla onun neden bu kadar asık yüzle oturduğunu anlamıyordu. Gözünü dikmiş kendisine bakıyordu. Kızmış mıydı eğlenmesine? Kendisi eğlenmiyorsa keyfi bilir, diyerek kollarını havaya kaldırıp dans etmeye devam etti.
Masaya geri döndüğünde Tayfun’un yeni bir kadeh doldurduğunu gördü. Kaçıncıyı içiyordu? Üç mü? Çok değil miydi?
“Çok eğlendin sanırım?”
“Evet, çocuklar o yılların danslarını bilmiyorlardı. Onlara biraz pistte ders verdim. Şimdi hepsi birer dansçı hippi.”
“Sen nereden biliyorsun?”
“Annem ile babamdan. O yıllarda evli değillermiş ama ikisi de hippiymiş. Üstümdekiler annemin zaten.”
“O da bu kadar açık mı giyiniyormuş?”
Çağla, bilmese Tayfun Beyin kendisini kıskandığını düşünecekti. Onun çok güzel bir sevgilisi vardı ve kendisi ile ilgilenmiyordu. Galiba içince kafası karışmıştı. Çağla fazla üstüne gitmemek için sustu.
Fatih pistte eğlenmeye devam ediyordu. Çağla da ikinci kadehini istemişti. Dans etmek acıktırmıştı. Elini ekmeğe uzattığında eli bir kez daha Tayfun’un eli ile çarpışmıştı. Bu kez elini ikisi de çekmedi. Çağla, neler olduğunu anlamak ister gibi bakınca Tayfun bir dilim ekmeği kendisine uzattı. “Pardon, sen al.”
“Teşekkür ederim.” Sesi biraz çatlak çıkmıştı. Yorgunluktan olmalıydı!
Yemeğin sonunda konsepte en uygun kıyafet ödülü verilmiş, firma çalışanlarından üç kişi ödüle layık görülmüştü. Gecenin sunucusu, Çağla’nın adını okuyup özel bir ödül verileceğini söyleyince şaşkınlıkla sahneye baktı.
“Bu gece, hippi kıyafetlerine en uygun giyinen kişi kurum dışından biri. O nedenle kendisine otelimiz adına özel şaraplarımızdan hediye etmeye karar verdik.” Çağla, sahneye yürürken tüm başların kendisine çevrilmesinden biraz rahatsızlık duydu. Utanarak yürüyordu bu kez.
“Çok teşekkür ederim. Benim için büyük sürpriz oldu.”
“Sizi bu güzel kostüm için kutlamak istiyorum.”
“Beğeninizi anneme ileteceğim. Gözlük hariç üstümdeki tüm kıyafetler annemin hippilik döneminden kalma.”
“Desenize ruhunda ve genlerinde hippilik olan birisi ile konuşuyorum. Annenize de teşekkürlerimizi iletin.”
Çağla şarap şişesi ile masasına döndüğünde yüzünde büyük bir gülümseme vardı. Ama masadaki asık suratı görünce neşesi kaçtı. Bu adama ne oluyordu? Umursamayacaktı. Tadını kaçırmayacaktı.
Fatih, “Bu şarabı bu akşam içer miyiz?”
“Elbette. Tayfun bey, siz de katılır mısınız?”
“Bilmiyorum.”
‘Bilmiyormuş. Bunun bilinmeyecek nesi var ki? Bu adamın asık suratı ve soğuk tavırları bazen beni çıldırtıyor. Alt tarafı iki kadeh şarap içeceğiz.’ Çağla, neden bu kadar sinirlendiğini anlamamıştı. Bu akşam masadaki ortam defalarca kez gel gitler yaşamıştı. Bir an gülümseyen yüzler bir an sonra asılıyordu. Tayfun beyin biraz sonra yeniden normale döneceğini düşündü.
“Tebrikler bu arada. Gerçekten tepeden tırnağa en iyi giyinmiş olan sendin. Annen nasıl olmuş da saklamış bunları?” Fatih yine merakına yenilmişti. Onun soruları Tayfun’un da merakını gideriyordu.
“Benim annemin eski mesleği terzilikti. Çok güzel şeyler dikerdi. Modayı da çok iyi bilir. En iyi bildiği şeylerin başında altı yedi senede bir eski modellerin revaçta olması var. Dikkat edin kadın kıyafetleri ufak değişikliklerle yeniden moda oluyor. Apartman topuklar annemin en sevdiği dönemin ayakkabı modelleri ve işte ayağımdaki modelin nerdeyse aynısı vitrinlerde boy gösteriyor.”
“A evet, çok haklı. Zaten bunca yıl düşünüldüğünde nasıl her seneye ayrı modeller bulunsun ki? Bir gün geçmiş yine moda olacak.” Fatih, bu saptamasına sevinmiş gülümseyip duruyordu. Acaba o da mı çok içmişti?
“Annen neden dikiş dikmiyor artık?” Soru o ana kadar sessizce dinleyen Tayfun’dan geldi.
“Çalıştığı butik kapandı. Bir süre dışarıdan sigortasını ödedi. Emekli oldu. O arada evde dikiş dikiyordu. Biri şikayet edip maliyeye haber verince vergi kaçakçısı durumuna düştü. Epey bir ceza ödediler. Ondan sonra da bir daha dikiş dikmedi."
“Bir sürü insan bu yollarla evini geçindiriyor. Evet vergisi yok ama öte yandan butikler kadar pahalı olmadığı için az gelirliler için büyük imkan!”
“Kesinlikle öyle. Yani bu durum sakal bıyık meselesi.”
“Nasıl?”
“Yani aşağı tükürsek sakal, yukarı tükürsek bıyık!”
“Ah anladım. Sen dikiş dikiyor musun peki?”
“Evet, bilirim dikmeyi ama uzun yıllardır dikmedim.”
“Annem bizim kıyafetlerimizi dikerdi. Hala arada açar makinesini eve bir şeyler diker.” Tayfun annesinin dikiş dikmesinden özlemle bahsetmişti. Çağla bir anda az önceki kızgınlığının geçtiğini fark etti. “Aslında benimki de arada açsa fena olmayacak. Çok pahalı hayat.”
“Bu zam mı istemekti? Bana mı öyle geldi?”
“AA yok gerçekten öyle değil. Ay şey yanlış anladınız.”
“Tamam Çağla, anladım. Şaka yapıyorum. Ama maaşlar hesaplanırken senin bayan olduğunu unutmayacağım. Ne de olsa beylerden çok harcaman oluyor.”
“Öyle demeyin Tayfun Bey, benim de çok masrafım var. o kadar kıza hediye yetişmiyor.”
“Fatih, sus da batma.” Tayfun’un söylediği cümleye ikisi de güldü.
“Şansımı denedim patron.”
Masa biraz daha normal bir ortama dönmüştü. En azından artık suskunluk süreleri en fazla bir dakika sürüyordu. Saat ilerledikçe ortam tenhalaştı. Pist artık boşalıyordu. Ajansın gönderdiği çocuklar çoktan odalarına çekilmişti.