ARTIZAN CLUB Serbest Paylasim PlatformuEdebiyat & KitapArtizan Yazarlar KlübüArtizan Yazarlarıqsawe'den Romantik Aşk ''Oyun''ları (Moderatörler: fondip, funda_era)Konu: Doğru Erkek Nasıl Bulunur? 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2] 3 4 Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Doğru Erkek Nasıl Bulunur?  (Okunma Sayısı 16178 defa)
qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #15 : 13 Ağustos 2011, 07:34:09 »



Sabah erkenden kahvaltıya indi. İş günüydü ve siyah eteği ile beyaz gömleğini giymişti. Hafif bir makyaj yapmış ama gözlerini biraz koyu boyamıştı. Böylece gözlerinin koyu rengi iyice belirginleşmişti. Saçlarını ise yanlardan birer tutam alarak arkada toplamış, dalgalarını omuzlarına bırakmıştı.

Kahvaltı tabağını alıp yine gölü gören masalardan birine oturdu. Beş dakika sonra Tayfun Bey kapıdan girdi. Bakışlarını cam kenarındaki masalarda gezdirdi. Çağla’yı görünce hafif bir tebessümle başını eğerek selamladı. Çağla da aynı şekilde yanıt verdi.

Kahvaltı tabağını çok doldurmayan Tayfun, hızlı adımlarla masaya geldi. Bu kez tam karşısındaki sandalyeye oturdu. Dün gece Çağla ile Fatih’in konuşmalarını ve bakışlarını izlemiş ikisinin arkadaş olduğuna karar vermişti. Akşam yemeğinde kendisinin değil de Fatih’in karşısına oturmasının nedenini patronu olmasına bağlamıştı. Şimdi kendisi karşısına oturarak onun bu düşüncesinin yanlış olduğunu anlamasını istiyordu.

“Günaydın. Çok iyi gözüküyorsun. İyi uyudun mu?” Aslında güzel gözüktüğünü söyleyecekti ama son anda iyi olarak değiştirmişti.

“Evet, çok iyi uyudum. Siz?”

“Eh iyi sayılır. Burası kafamı biraz daha toparlamamı sağladı sanırım.”

Yine neden olduğunu bilmediği bir açıklama gelmişti. Çağla, ne diyeceğini bilmeden yüzüne küçük bir gülümseme yerleştirip tabağındaki dil peynirini önce çatalı ile almayı denedi. Her seferinde bir ucu açılan peyniri en sonunda eliyle alıp attı ağzına. Tam iştahla yerken Tayfun’un kendisini şaşkın gözlerle izlediğini gördü. Çok utanmıştı. Ama Tayfun da kendisi gibi eli ile yediğinde yanaklarının kızarıklığının geçtiğini anladı. Patronundan beklenmeyen hareketler görüyordu. Acaba suratsızlığının arkasında başka nedenler mi vardı? Kıskanç bir sevgili mesela? Bu düşünceyi sevmedi ama mantıklı buldu. Çayını bitirdiğinde Tayfun’un da çayının bittiğini fark etti.

“Size de alıyorum.”

“Teşekkür ederim. Elinden çay içerim.”

Çağla bu söze gülümsedi. Çayı o yapmamıştı ama self serviste çay almasına bu anlamı yüklemesi hoşuna gitmişti.
Masaya döndüğünde Fatih de gelmişti. Onun gelmiş olması ile hava değişti. İş ile ilgili biraz konuştuktan sonra diğer elemanlara söyledikleri gibi toplantı odasında son bir tekrar yapmak için buluştular.

On kişilik ekip tam istendiği gibi giyinmişti. İki kız bile bugün aykırı bir tavır sergilemiyordu. Grup ile tekrarı bitirdikten sonra büyük salona geçtiler. Saat dokuz buçukta oyun başlayacaktı. Yarım saatten biraz daha kısa sürede ekibe tüm oyun detayları ve kimden nasıl bir yardım alabilecekleri anlatıldı.

Saat on olduğunda start verildi ve on ekip kendi arasında yarışmaya başladı. Tayfun skorları tutuyor, Fatih ile Çağla elemanlara yardımcı oluyordu. İşin angarya kısmını ise on öğrenci üstlenmişti. Salonda devamlı bir koşturma ve uğultu vardı. Ama kimlerin başarısız olacağı daha en başlarda belli olmuştu. Üç masa önde giderken diğerleri oldukça geriden geliyordu.

“Sona geliyoruz. Hala üç masa başa baş gidiyor. Ne yapacağız?” Fatih sormuştu bu soruyu. “Yedek oyuna başvururuz.”

Tayfun böyle bir durum için daha önceden hazırladıkları basit birkaç oyunu şirketin yöneticilerine sormuş ve onay almıştı.
Son anda masalardan biri daha hata yapınca oyunu iki masa eşit sayı ile bitirmişti. Birinciyi belirleyecek oyunu Çağla seçti. Basit ve eğlenceli olması için iki ekipten üçer kişi seçilerek bilgisayarda sakal tıraşı yapması istendi. Daha hızlı yapan grup ödülü kazanacaktı.
 
Çağla oyunun ne kadar basit olduğunu anlatırken biraz el yatkınlığı gerektiğini özellikle belirtti. Gruplardan biri üç erkek yarışmacı seçerken, diğeri üç kadın yarışmacı seçti. İzleyicilerin tepkisi ile karşılaşan kadın yarışmacılar ve onları seçenler sessiz kalmayı tercih etmişti.

Yarışma bittiğinde kadınların olduğu grup kazanmıştı. Üç kadın yarışmacı alkışlarla masalarına döndü.
Çağla, kazanan grubun akşam ödülünü alacağını açıkladıktan sonra böyle bir yarışmaya neden üç kadını seçtiklerini sordu. Grup lideri “Erkeklerin tuşlar ve joestikler ile oyun kazanabileceğini biliyorum ama iş mause kullanmaya geldiğinde sizin el yatkınlığı cümlenizi doğru değerlendirdik. Daha küçük elli kişilerin daha kıvrak hareketlerle tıraşı çabuk bitireceğini tahmin ettik.” Dedi.
 
“Gördüğünüz gibi, grup aslında oyun içindeki en önemli noktayı yakalamış. Önemli olan söylenenin ardındakini doğru anlayabilmek. Her zaman size kendini tam ifade eden cümleler ile gelmiyor insanlar. Erkekler tıraş olur ama kadınların eli bu tarz şeylere daha yatkındır.”

Salondakilerin onaylayan nidaları duyuldu. Birinci olan ekip yeniden alkışlandı ve öğleden sonra konferans salonunda buluşmak üzere herkes yemek salonuna davet edildi.

Çağla, Fatih ve Tayfun Bey yine birlikte yemeğe oturdular.  Ama bu kez salon çok dolu olduğu için manzaradan oldukça uzak bir masaya geçtiler. Oyunun ne kadar keyifli geçtiğini konuşurken telefonu çaldı. Yakup arıyordu!

“Teşekkürler, çok iyiyiz. İlk oyunu bitirdik, yemek yiyoruz.”

“…”

“Fatih ve Tayfun Bey ile tabii ki. Sen neden aradın?”

“…”

“İletirim. Teşekkürler.”

Telefonu kapattığında iki erkek de kendisine bakıyordu.

“Selamı var.” Çağla konuşmanın çok gereksiz bir zamanda gerçekleştiğinin farkındaydı. Yakup neden aramıştı ki? Hala mı umutlanıyordu? Tamam geçen hafta bulduğu bir bilet yüzünden onunla sinemaya gitmişti ama bu tamamen arkadaşça bir geceydi. Yemeğine eğilirken gözleri bir an Tayfun Beye takıldı. Kendisine dikkatle bakıyordu! Kaçıncı kez bu bakışları yakaladığını ya da kendi bakışlarının yakalandığın bilmiyordu. Ama çok olduğundan emindi.

Öğlen yemeği iki erkeğin akşam odalarına çekildikten sonra izledikleri maç özetleri ile ilgili konuşmaları ile geçti. Kendisini ikisi de konuşmaya dahil etmiyordu. Oysa onun da söyleyecekleri vardı. En sonunda dayanamayıp bir pozisyon konuşulurken lafa karıştı. “O pozisyonda pasif ofsayt vardı. Hakemin kararı nasıl doğru olabilir, Fatih. Taraf tutarak yorum yapma. Top ofsaytta olmayan oyuncuya atılmıştı. Bunu bile ayırt edemiyorlarsa maç yönetmesinler.” Bahsi geçen maç kendi takımının maçı olduğu için sesi biraz da sert çıkmıştı. Şaşkın bakışlı Fatih, “Sen anlıyor musun futboldan?” diye sordu.

“Senden çok anladığım ortada.”

“Doğru söylüyor Fatih, senden daha iyi yorum yapıyor. Böylece bizim de ona karşı ne kadar kaba olduğumuz çıktı ortaya. Kusurumuza bakmazsın umarım Çağla?”

“Önemli değil.” O sırada Tayfun Beyin cep telefonu çaldı. Yüzünden kız arkadaşının aradığını anladı. Onların konuşmasını dinlemek ayıp olurdu. “Şey, ben zaten odama çıkacaktım. Siz rahat rahat yorumlarınızı yapın.” Konuşmanızı yapın demek ayıp olurdu. Sanki iki erkeği baş başa bırakmak için söylemiş gibi yaptı.

“Ne oldu şimdi?” Fatih sormuştu. Çağla, “Nasıl ne oldu?” diye yanıtladı. Anlamamıştı neden sorduğunu.

“Neden odana çıkıyorsun? Tamam maç konuşmayalım. Ya da seninle de maç konuşalım. Ne oldu da bizi terk ediyorsun?”

“Fatih, senin etrafında kadın olmazsa karnın mı ağrıyor? Odama çıkıp kitap okuyacağım.”

“Aman iyi tamam. Zaten eminim senin arkadaşların da senin gibidir. Hiç eğlenceli değilsin.”

“Üzgünüm. Tüm arkadaşlarım bana benzer. Tanışmadın mı onlarla? Kızlar onları unuttuğunu duyunca çok mutlu olacaktır. İyi konuşmalar size. Akşam yemeğinde görüşürüz.”

Çağla, Fatih’in cümlesindeki tuhaflığı fark etmiş ama Tayfun Beyin yanında sormak istememişti. Çünkü telefonu müsait olmadığını söyleyerek hemen kapatmıştı. İlgi ile ikisini dinliyordu. Çağla ise Fatih’in cümlesini çözmeye uğraşıyordu. Ne demekti bütün arkadaşların senin gibidir, cümlesi? Acaba?

‘Yok canım, Fatih uslanmaz. Berna’nın da başı yakılmaz.’ Diye kendi düşünceleri ile tersleşti. Masadan kalkmak için hareketlendiğinde iki erkeğin de kalktığını gördü.

“Siz yemeğinizi bitirin. Benim yüzümden kalkmayın.”

“Ben doydum. Fatih sen?”

“Bu kadar laftan sonra ben de doydum.”

“Sana ne dedim ki? Maçtan anlamıyorsun. Etrafında kadın olmazsa rahat edemiyorsun. Arkadaşlarıma laf…” cümlesini tamamlayamadan Fatih’in yüzündeki değişimi gördü. Evet bir şeyler vardı bu çocukta.

“Aman neyse ben kitap okuyacak ve dinleneceğim. Sizlere iyi eğlenceler.” Dediğinde Pelin ile Şeniz’in onlara doğru yürüdüğünü gördü. Bu kez nasıl kurtulacaklarını çok merak etse de durup beklemeyecekti.

Asansörün kapısı açıldığında karşı duvardaki aynada Tayfun Beyin de arkasında beklediğini gördü. Demek ki kızlara yakalanmamak için odasına kaçıyordu. Fatih görünürde yoktu. Huylu huyundan vazgeçmiyordu işte.
Çağla ile Tayfun asansördeki kısa sürede konuşmadılar. Çağla başını kaldırmıyordu ama bakışların üstünde olduğunu hissediyordu. Katta indiklerinde yine sessizlik hakimdi. Odasına doğru yürürken kısaca görüşürüz, demişti. Çağla odasına girip hemen üstündeki etek ile gömleği çıkarttı.

Eşofmanlarını giyerek yatağa uzandı. Eline bilgisayarını aldı. Şarjın azaldığını görünce fişe taktı ve e-kitabını açtı. Bir süre sonra hep aynı cümleyi okuduğunu fark etti. Neden kafasının bu kadar karışık olduğunun bilincinde değildi. En iyisi biraz uyumak diyerek uzandı.

Aklına gelen Fatih’in cümlesi ile arkadaşlarını düşünmeye başladı. Kızların içinde sadece Berna’nın hayatında kimse yoktu. Üstelik o da sıkıcı değil çok eğlenceliydi. Hiç birinin evlenmek için acelesi yoktu. Çok vakitleri vardı ama tam tersi bir durumdaydı hepsi. Berna zaten daha evlenmeyi düşünmüyordu. Oysa kendisi hem evlenmek hem de çocuk sahibi olmak konusunda acele etmeliydi. Oysa hayatındaki üç erkekten birini kendi elemiş, diğerinin kendisinden çok arkadaşı ile anlaşabileceğine karar vermiş ve yanılmamıştı. Geriye kalan tek adayı da ki zaten adaylıktan çıkalı aslında çok olmuştu, geçen hafta salı günü bir daha aklına bile getirmemek üzere elemişti.

Salı günü birlikte gittikleri yemekte annesinin araması ile kulak misafiri olduğu konuşma karar vermesine yetmişti. “Anneciğim, nasılsınız? Muhterem pederim nasıllar? Biz yemek yiyoruz. Asla sizin yaptıklarınız gibi lezzetli olamaz. O pamuk ellerinizden çıkmış yemeklerinizi yemeyi özlüyorum. İnşallah anneciğim.”

Çağla, o konuşma sonrasında kendi şaşkın sorusunu anımsadı. Ali’ye “Annenler nereye gitti?” diye sormuş, evde olduklarını öğrenince neden özledim, dediğini merak etmişti. Ali’nin yanıtı oldukça ilginçti. “Ben annemi hep özlüyorum.”
Çağla, o güne kadar kibarlığını ve annesine düşkünlüğünü bildiğini ama boyutları konusunda çok yetersiz bir yerlerde olduğunu anladı. Ali daha annesinin dizi dibindeki çocuktu. Erkek olmaya karar verirse biri hayatına girebilirdi. Kendisine nasıl ilgi gösterdiğini bilemiyordu zaten. Nasıl olur da bu kadar anne düşkünü bir erkek kendisi gibi rahat ve asi ruhlu biri ile birlikte olmak için çaba harcardı?

Bunun tek açıklaması kabuğunu kırma çabası olabilirdi. O kabuğu kırmak için Çağla yanlış kişiydi.



Gözünü açtığında neredeyse bir saattir uyuduğunu fark etti. Ne de olsa Ali’yi düşünmüştü. Bu kadar derin uyuması normaldi. Gerçi Jülide’nin nişanlısının adı da Ali’ydi ama çok neşeliydi o! Çağla, yattığı yerden doğruldu. Üstünü örtmemişti. Odanın sıcak olmasına şükretti. Açılmak için kahve mi içsem diye aklından geçirirken gözü göle takıldı. Karşı sahilinde kar kümeleri vardı. En iyisi yürümek ve öyle açılmak, diye karar verdi.

Kalın bir şeyler giyip, kabanını ve beresini de taktı. Eldivenleri cebindeydi. Kulaklıklarını takıp müziği açtı. Otelin içi boş gözüküyordu. Firma elemanları toplantıdaydı. Kendi elemanları da ortada yoktu. Göl kenarında da kimse gözükmüyordu. Hava kararmadan dönerse tehlike olmayacağından emindi.

Oteli arkasında bırakarak gölün kenarındaki patika yolda yürümeye başladı. Gölgede kalmış yerlerde küçük buz birikintileri vardı. Ağaçların çoğu çam olduğu için yeşilliklerini koruyordu. Ara sıra çıkan güneş, gölün üstüne bu muhteşem ağaçların yansımasını düşürüyordu. Yanına fotoğraf makinesini almadığı için çok hayıflandı. Daha önce çektiği resimler vardı ama bu manzara da müthişti. Telefonu ile yine de resimledi sevdiği kareleri. Temiz havayı ciğerlerine çekti. Yürümek iyi gelmişti.

Bazen kulağındaki müziği mırıldanarak, bazen durup telefonunun kamerası ile resim çekerek yürüyüşüne devam etti. Yolun yarısına geldiğinde koluna dokunulması ile çığlık attı. Tayfun bey onun çığlığı ile bir adım geriledi.
“Benim, yabancı değil. Neden korktun? Kaç kez seslendik sana!” Kızmıştı kendisinden bu kadar korkmasına ama üzülmüştü de. Onu korkutmak istememişti.

Çağla Tayfun’u tanıyınca korku dolu ifadesi silinmişti yüzünden. Glümsemeye bile başlamıştı. Tek sorun bir anda hızlanan kalp ritmi ve nefesiydi. Arkaya döndüğünde Fatih, Pelin ve Şeniz’i gördü. Yüzündeki gülümseme silinirken, Sonunda başarmışlar demek ki diye düşündü. Erkek milleti işte. Biri üç kızı aynı anda idare ediyor, diğeri öğlen yemeğinde sevgilisi ile konuşup, sonra başka kızlarla gönlünü eğliyordu. Aklından bunlar geçerken başındaki berenin altından kulaklıkları çıkarttı.

“Seslendiğinizi duymadım. Müziğe kaptırmışım kendimi.”

“Hani kitap okuyacaktın?” O kızlarla yakalanmış olmaktan rahatsız mı olmuştu? Öyleyse kendisini durdurması ve kendilerini belli etmesi gerekmezdi ki!

“Dönüşte yapacağım o işi.” Neden açıklama yapıyordu ki? İş yerinde değildi. İş saatinde de değildi.

“Bize katıl istersen.”

Çağla, omzunun üstünden iki adım arkasında duran üçlüye baktı. Kızların yüzünde hoşnutsuz ifade açıktı. “Teşekkürler. Sizleri rahatsız etmeyeyim. Ben de dönecektim zaten.” Diyerek teklifi geri çevirdi. Onlarla bir arada olmak istemiyordu. Birilerinin kıkırdaşmalarına, diğerlerinin onların bu basit hareketlerine memnun ifadeler ile bakmalarına katlanamayacaktı…
“İyi, o zaman akşama görüşürüz.” Tayfun sinirle söylediği bu cümleden başka bir şey söylemeden yürümeye başlayınca üçlü de ona katıldı.

Çağla artık devam edemeyeceğini biliyordu. Tekrar kulaklıklarını takıp otele doğru yürümeye başladı. Tüm öğleden sonrası tatsızlaşmıştı. Odasına çıkıp sıcak bir duş aldı. Saçlarını kuruttuktan sonra eşofmanlarını giyip yatağına uzandı. Kitap okumaya başladı. Bu kez de aklı az önce gördüklerine takılmıştı. Fatih’in Berna için alternatif olup olmadığını düşünmesi ile olmadığına karar vermesi arasında sadece iki saat geçmişti.

Bilgisayarındaki kitabı kapatmak için düğmeye bastı. Zaten tek satır anlamamıştı. Neler olduğunu anlamadan kitabı anlaması mümkün değildi. Neye kızmıştı bu kadar? Tayfun ile Fatih’in o kızlarla konuşmasına neden bu kadar tepki veriyordu? İkisi de kendisinin ilgilendiği erkekler değildi. Birinin sevgilisi, diğerinin sevgilileri vardı. Böyleyken iki erkeğin de kendisinin aklını bulandırması mantıklı değildi.

Fatih’e kızıyordu. Berna’ya daha çok kızıyordu. Al işte ilgilendiğin erkek, dedi yanında olmayan arkadaşına. Bunu mu adam edeceksin? Gözümün görmediği ilk an yanında bir kız. Üstelik bir gün önce o kızlardan kurtulmak istediklerini söylüyorlardı. Demek ki kendisinin yanında öyle konuşmak zorunda kalmışlar ama onun olmadığı ilk fırsatta kızlarla ilgilenmeye başlamışlardı.

Tayfun’a ne demeliydi?

Kız arkadaşının telefonunu nerdeyse yüzüne kapatmıştı ama kızlarla göl kenarında romantik bir yürüyüş yapabiliyordu. Kimseye saygısı yoksa o kıza olmalıydı. Çok ayıptı bu yaptığı! Neden bu erkekler böyleydi? Neden hep bir fırsat kolluyorlardı? Üstelik bunu istemiyormuş gibi yaparak yaşıyorlardı.

Düşüncelerinin içinde kıvranıp neyi neden düşündüğüne anlam veremezken saatin kaç olduğuna bakmayı akıl edememişti. Saatin altı olduğunu görünce hemen yerinden kalkıp hazırlanmaya başladı. Otelin yemek salonunun sıcak olduğunu bir önceki akşamdan test etmişti. Annesine ait pantolon üst takımı dolaptan çıkarttı. Sarı üstüne büyük kırmızı ve beyaz çiçeklerin olduğu kıyafet tam bu geceye uygundu. Üst parçayı bağlarken göbeğinin ve belinin ortada oluşuna şöyle bir baktı. Evet, kış için oldukça açık bir kıyafetti ama gece buna uygundu. Ayrıca bu kıyafeti hakkıyla taşıyacak fiziğe sahipti. Ne çok uzun ne çok zayıftı. Tam olması gerektiği gibiyim, diyerek kendisine beğeni ile baktı. Göğüslerinin bir kısmı ortadaydı ama bu çok az bir bölümdü. Üstüne yine annesinin süt beyaz uzun deri yeleğini giydi. Beyaz çizmeleri de giydiğinde neredeyse hazırdı. Makyajını yapıp gözlerine takma kirpiklerini de taktıktan sonra uzun saçlarını beyaz saç bandı ile topladı. Yuvarlak gözlüklerini gözüne taktıktan sonra beyaz çantasını da koluna taktı. Beyaz çantanın içine oda anahtarını ve telefonunu attı. Artık hazırdı. Kapıdan çıkmadan önce son kez aynada kendisine baktı.
Kesinlikle o bir hippiydi. 

Yemek salonuna girene kadar olan yoldaki tüm başların kendisine çevrildiğini görmek hoşuna gitti. Madem konsept hippileri yansıtacaktı. Her şeyi ile o döneme uygun olmayı başarmıştı. Yemek salonuna girdiğinde de tüm başlar kendisine dönmüştü. Çağla, hala tepkilerden mutluydu. Öğlen kendilerine ayrılmış masaya doğru yürüdü. Onlar kendisini görmeden Çağla onları gördü. İki erkek de kot pantolon ve gömlekleri ile katılmıştı. İkisinin de konsepte uygun giyinmemesi Çağla’yı rahatsız etti. Kendi kıyafeti çok abartılı kalmıştı onların yanında.

Fatih’in Çağla’yı görür görmez ıslık çalması ile Tayfun Beyin de başı ondan tarafa döndü ama tek bir söz etmedi. Sadece bakıyordu. Bakışlarında ateşleri görünce duraksadı Çağla. Neye kızmıştı? Açık olmasına mı, konsepte uymasına mı? Anlayamamıştı. Ayrıca o dört kişilik masaya oturması mı gerekiyordu karar verememişti. Eğer kızlar gelecekse kendisi sığıntı olacaktı. Tereddütle ayakta durdu.  Tayfun Beyin oldukça sert ve buz gibi bir sesle “Otursana Çağla, yeterince gördü herkes seni.” Demesi ile ona döndü. “Derdim görünmek değil. Masa dört kişilik, kendime yer bakıyorum.” Sesinde sinirli olduğunu belli eden tını Tayfun’a da Fatih’e de ulaşmıştı.

“O ne demek? Yerin burası.” Tayfun da aynı sinirle yanıtlamıştı.

“Tayfun Bey, arkadaşlarınız geldiğinde kendimi ayakta mı bulmam lazım? Ben şöyle tuvaletlere yakın bir yer bulurum kendime.” Siniri artmıştı. Bu adam kendisini ne sanıyordu?

“Masamız üçümüz için. Başka kimsenin de gelip oturmasını istemiyoruz. Öyle değil mi Fatih?”

“Kesinlikle öyle Tayfun Bey. Biraz daha katlanamayacağım o ikisine. Çağla hadi otur da sandalyeleri boş bulup çökmeye kalkışmasınlar.”

Çağla, iki erkeğin tepkilerinden sonra, yürüyüşün kendi düşündüğü gibi olmadığını anlamaya başladı. Kızlar acaba rahatsız mı etmişti onları? Belki de kendisini kurtarıcı olarak çağırmışlar, yanlış anladığı için de o kurtarışı gerçekleştirememişti.
Nihayet yerine oturduğunda iki erkeğin de rahatladığını görüp gülümsedi. Kesinlikle öğleden sonraki yürüyüş tahmin ettiği gibi gelişmemişti. Sorup onları konuşturmayacaktı. Merak da etmiyordu zaten… Ediyordu ama sormayacaktı! Fatih merakına yenilmişti, “Senin gözlerin bozuk mu?”

“Yoo”

“O gözlük ne öyle?”

“Aman Fatih, numarasız bu gözlükler. Sadece kıyafetimi tamamlaması için yuvarlak gözlük taktım.”

Tayfun, onu gördüğü an midesine oturan yumrudan nasıl kurtulacağını bilemiyordu. Bu kadar dikkat çekici olmak zorunda mıydı? Tüm erkekler onların masasına bakıyordu. Üstelik oldukça açık bir kıyafetti. Şeytan gözlerini o kıvrımlardan ayırmamasını söylüyordu ama bunu yapması hiç yakışık almayacaktı. Yutkunup midesindeki yumruyu yok etmeye çalıştı. Elbette yanında çalışan birinin bu kadar dikkat çekmesinden hoşlanmamıştı. Bu da midesine olanı açıklıyordu…

Fatih ise oldukça rahat inceliyor ve konuşuyordu. “Çok yakışmış biliyor musun? Ben böyle bir kıyafetin bu günlerde birine yakışacağını hiç düşünemezdim.” Samimiydi iltifatında. Tayfun da gözlerini ayıramadan inceliyordu Çağla’yı ama iltifat etmeyi aklından bile geçirmiyordu belli ki.

Çağla, kendi kendine iltifat etmeyi bilirdi. “Sen kıyafete değil, taşıyana bak.”

“Orası ayrı. Kıyafetin içindeki zaten çok güzel.”

Kızmış gibi yaptı Çağla, “Fatih, sana İstanbul’da yolunu gözleyen üç kızımızın olduğunu bildiğimi anımsatırım.”

“Zaten en büyük şanssızlığım da bu. Başka yerde çalışsaydın hiç şansın yoktu.”

“Sen öyle san. Senin ne olduğun alnında yazıyor.”

Tayfun bey ikisinin samimi konuşmasına baktı. İlk başlarda Fatih’in sözlerine takılmış ve kızmıştı ama Çağla ile ikisinin yakın arkadaş olduğu artık su götürmez bir gerçekti. Bu konuşma taciz içermiyor aksine ikisi birbirine takılıyordu.



Gruptaki çocuklar kendi masalarına geçerken uğruyor bir iki cümle ile hatır sorup gidiyorlardı. Çağla hala merakla iki kızın ne yapacaklarını bekliyordu. En son onlar gelmişti. İkisi de konsepte uygun şeyler giymek için çaba göstermişti. Birinin üstünde salaş bir kırmızı pantolon ile üstünde boyundan bağlı el örgüsü bir bluz vardı. Diğeri ise küçük çiçekli bir elbise giymişti. Kızların kıyafetlerinin de güzel ama kendisi kadar uyumlu olmadıklarını anlamak zevk vermişti. Onlar da masaya uğramış erkeklerin soğuk konuşması ile çok kalamamıştı.

“Çağla, döndüğümüzde ajansa haber ver. Bir daha asla bu iki kızı etrafımızda görmek istemiyorum.”

“Zevkle.” Bu cümle bile zevk vermişti…

Soğuk meze tabaklarındaki her şey çok lezzetliydi. Haydariye bakıp diğer ikisinin tabağını kontrol etti. Öpüşmeyecekti ama konuşacaktı. Sarımsak kokusunun yemeyeni ne kadar rahatsız edeceğini bildiği için ikisinin de yemesini bekledi. Onlar elini uzatmayınca kendisi de yiyemiyordu. En sonunda sandalyesinde kıvranacağına sormaya karar verdi.

“Haydarisini yemeyecek olan var mı?”

“Ben yiyeceğim.” Dedi Fatih. Tayfun Bey ise anlamamış yüzüne bakıyordu. “Çok seviyorsan benimkini alabilirsin.”

“Siz yiyecekseniz ben de yiyeceğim de. Aksi halde zaten az konuştuğumuz bir masada hiç konuşamaz olacağım.” Biraz iğnelemişti galiba patronunu.

“Ah anladım. Yiyeceğim. Yine de teklifim geçerli en azından yarısını verebilirim.”

“Tabağımdaki yeter teşekkür ederim.” Sonra yine sessizlik çöktü masaya. Bu arada canlı müzik yapan orkestra yemek müziği çalıyordu. Yemek salonu tamamen dolmuş, her masadaki konuşma salona belli bir uğultu yaymıştı. Ara sıcaklar dağıtıldıkça Çağla iştahla yiyordu. Her şey çok lezzetliydi. Erkeklere uymuş o da rakı istemişti. Bu akşam keyfini kaçırmadan eğlenecekti. Ne bir iki yıla kadar burun buruna olduğu büyük sorununu aklına getirecek, ne de hayatında bir anlam ifade etmeyen erkekleri düşünecekti. Bu akşam dans edecek ve eğlenecekti. Zaten öğleden sonrasını kendi kendini yiyerek boşa harcamıştı. 

Öyle de yaptı. Ana sıcaklardan sonra dans pisti iyice dolmuştu. Sahnedeki şarkıcının yüksek tempodaki şarkıları ortamı iyice ısıttı. Bir ara ajansın yolladığı çocuklar yanlarına gelip Fatih ile Çağla’yı dans pistine sürükledi. Çağla zaten yerinde de oynadığı için bu harekete itiraz etmemişti. Üstündeki yelekten göbeği ve belinin bir kısmı ara sıra açığa çıkıyordu. Göğüsleri ise hareketleri ile hafifçe salınıyordu. Yetmişli yılların müziklerinin çalınması ile o dönemin dans hareketlerinin yapılması hem pisttekileri hem izleyenleri kahkahalara boğuyordu. Belki de koca salonda tek gülmeyen kişi Tayfun Beydi. Yüzünde donuk bir ifade ile piste bakıyordu. Çağla onun neden bu kadar asık yüzle oturduğunu anlamıyordu. Gözünü dikmiş kendisine bakıyordu. Kızmış mıydı eğlenmesine?  Kendisi eğlenmiyorsa keyfi bilir, diyerek kollarını havaya kaldırıp dans etmeye devam etti.

Masaya geri döndüğünde Tayfun’un yeni bir kadeh doldurduğunu gördü. Kaçıncıyı içiyordu? Üç mü? Çok değil miydi?

“Çok eğlendin sanırım?”

“Evet, çocuklar o yılların danslarını bilmiyorlardı. Onlara biraz pistte ders verdim. Şimdi hepsi birer dansçı hippi.”

“Sen nereden biliyorsun?”

“Annem ile babamdan. O yıllarda evli değillermiş ama ikisi de hippiymiş. Üstümdekiler annemin zaten.”

“O da bu kadar açık mı giyiniyormuş?”

Çağla, bilmese Tayfun Beyin kendisini kıskandığını düşünecekti. Onun çok güzel bir sevgilisi vardı ve kendisi ile ilgilenmiyordu. Galiba içince kafası karışmıştı. Çağla fazla üstüne gitmemek için sustu.

Fatih pistte eğlenmeye devam ediyordu. Çağla da ikinci kadehini istemişti. Dans etmek acıktırmıştı. Elini ekmeğe uzattığında eli bir kez daha Tayfun’un eli ile çarpışmıştı. Bu kez elini ikisi de çekmedi. Çağla, neler olduğunu anlamak ister gibi bakınca Tayfun bir dilim ekmeği kendisine uzattı. “Pardon, sen al.”

“Teşekkür ederim.” Sesi biraz çatlak çıkmıştı. Yorgunluktan olmalıydı!

Yemeğin sonunda konsepte en uygun kıyafet ödülü verilmiş, firma çalışanlarından üç kişi ödüle layık görülmüştü. Gecenin sunucusu, Çağla’nın adını okuyup özel bir ödül verileceğini söyleyince şaşkınlıkla sahneye baktı.

“Bu gece, hippi kıyafetlerine en uygun giyinen kişi kurum dışından biri. O nedenle kendisine otelimiz adına özel şaraplarımızdan hediye etmeye karar verdik.” Çağla, sahneye yürürken tüm başların kendisine çevrilmesinden biraz rahatsızlık duydu. Utanarak yürüyordu bu kez.

“Çok teşekkür ederim. Benim için büyük sürpriz oldu.”

“Sizi bu güzel kostüm için kutlamak istiyorum.”

“Beğeninizi anneme ileteceğim. Gözlük hariç üstümdeki tüm kıyafetler annemin hippilik döneminden kalma.”

“Desenize ruhunda ve genlerinde hippilik olan birisi ile konuşuyorum. Annenize de teşekkürlerimizi iletin.”

Çağla şarap şişesi ile masasına döndüğünde yüzünde büyük bir gülümseme vardı. Ama masadaki asık suratı görünce neşesi kaçtı. Bu adama ne oluyordu? Umursamayacaktı. Tadını kaçırmayacaktı.

Fatih, “Bu şarabı bu akşam içer miyiz?”

“Elbette. Tayfun bey, siz de katılır mısınız?”

“Bilmiyorum.”

‘Bilmiyormuş. Bunun bilinmeyecek nesi var ki? Bu adamın asık suratı ve soğuk tavırları bazen beni çıldırtıyor. Alt tarafı iki kadeh şarap içeceğiz.’ Çağla, neden bu kadar sinirlendiğini anlamamıştı. Bu akşam masadaki ortam defalarca kez gel gitler yaşamıştı. Bir an gülümseyen yüzler bir an sonra asılıyordu. Tayfun beyin biraz sonra yeniden normale döneceğini düşündü.

“Tebrikler bu arada. Gerçekten tepeden tırnağa en iyi giyinmiş olan sendin. Annen nasıl olmuş da saklamış bunları?” Fatih yine merakına yenilmişti. Onun soruları Tayfun’un da merakını gideriyordu.

“Benim annemin eski mesleği terzilikti. Çok güzel şeyler dikerdi. Modayı da çok iyi bilir. En iyi bildiği şeylerin başında altı yedi senede bir eski modellerin revaçta olması var. Dikkat edin kadın kıyafetleri ufak değişikliklerle yeniden moda oluyor. Apartman topuklar annemin en sevdiği dönemin ayakkabı modelleri ve işte ayağımdaki modelin nerdeyse aynısı vitrinlerde boy gösteriyor.”

“A evet, çok haklı. Zaten bunca yıl düşünüldüğünde nasıl her seneye ayrı modeller bulunsun ki? Bir gün geçmiş yine moda olacak.” Fatih, bu saptamasına sevinmiş gülümseyip duruyordu. Acaba o da mı çok içmişti?

“Annen neden dikiş dikmiyor artık?” Soru o ana kadar sessizce dinleyen Tayfun’dan geldi.

“Çalıştığı butik kapandı. Bir süre dışarıdan sigortasını ödedi. Emekli oldu. O arada evde dikiş dikiyordu. Biri şikayet edip maliyeye haber verince vergi kaçakçısı durumuna düştü. Epey bir ceza ödediler. Ondan sonra da bir daha dikiş dikmedi."

“Bir sürü insan bu yollarla evini geçindiriyor. Evet vergisi yok ama öte yandan butikler kadar pahalı olmadığı için az gelirliler için büyük imkan!”

“Kesinlikle öyle. Yani bu durum sakal bıyık meselesi.”

“Nasıl?”

“Yani aşağı tükürsek sakal, yukarı tükürsek bıyık!”

“Ah anladım. Sen dikiş dikiyor musun peki?”

“Evet, bilirim dikmeyi ama uzun yıllardır dikmedim.”

“Annem bizim kıyafetlerimizi dikerdi. Hala arada açar makinesini eve bir şeyler diker.” Tayfun annesinin dikiş dikmesinden özlemle bahsetmişti. Çağla bir anda az önceki kızgınlığının geçtiğini fark etti. “Aslında benimki de arada açsa fena olmayacak. Çok pahalı hayat.”

“Bu zam mı istemekti? Bana mı öyle geldi?”

“AA yok gerçekten öyle değil. Ay şey yanlış anladınız.”

“Tamam Çağla, anladım. Şaka yapıyorum. Ama maaşlar hesaplanırken senin bayan olduğunu unutmayacağım. Ne de olsa beylerden çok harcaman oluyor.”

“Öyle demeyin Tayfun Bey, benim de çok masrafım var. o kadar kıza hediye yetişmiyor.”

“Fatih, sus da batma.” Tayfun’un söylediği cümleye ikisi de güldü.

“Şansımı denedim patron.”

Masa biraz daha normal bir ortama dönmüştü. En azından artık suskunluk süreleri en fazla bir dakika sürüyordu. Saat ilerledikçe ortam tenhalaştı. Pist artık boşalıyordu. Ajansın gönderdiği çocuklar çoktan odalarına çekilmişti.



Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #16 : 14 Ağustos 2011, 07:37:33 »



Yatmaya gitmeden önce kahve içmek için şömineli salona geçtiler. Bu şöminenin başındaki son geceleriydi. Büyük camların önünden geçerken dışarıdaki sokak ışıklarından kar yağdığını gördü. Sevinç çığlığı atınca iki erkek de merakla ona baktı.

“Kar yağıyor!”

“Seni gören ilk defa kar gördün sanır.”

“Of Fatih, ilk defa değil ama bu kadar güzel bir yerde tadı başka.”

“Kar işte.”

“Sen bunca kızı nasıl romantik olduğuna ikna ediyorsun? Kaba adam. Hadi üstümüze kalın şeyler giyelim dışarı çıkalım. Çok güzel yağıyor.”

“Deli misin? Buz gibidir hava.” Hiç niyeti yoktu.

“Of Fatih offf, kar yağarken hava kırılır biraz. Hadi beş dakikaya burada olalım. Kahveyi sonra da içeriz. Ben şarabı açtırtıyorum. Kar altında içelim.”

“Bak şimdi cazip şeyler söylüyorsun. Hadi odaya.”

Asansörde Çağla, dilinin ucuna kadar gelen soruyu yuttu. Bir kez daha sormayacaktı. Tayfun bey, asansörden inip odalarının olduğu tarafa doğru yürürken yine sormaya niyetlendi. Ama tam ağzını açacakken Fatih’e “İyi geceler ve iyi eğlenceler” demesi ile sorusunu bir kez daha yuttu. Fatih şaşkın yanıtladı. “Size de.”

“Hala gelmeye niyetiniz yok mu? Bu şarap kaçmaz.” Çağla dilini kopartacaktı ama geç kalmıştı. O sözler çoktan çıkmıştı. Odaya doğru yürürken Tayfun yanıtladı, “Ben gelmezsem size daha çok şarap düşer.”

“Çok şarap içmek değil, keyifle içmek güzel. Siz de katılın bize.” Çağla yine dayanamamıştı. Tayfun Bey bu kez sadece kafasını sallamıştı.
 
Katılacaktı.

Üçü bahçede, karlar altında, ellerinde şarap kadehleri ile hem düşen karları izliyor hem de sessiz gecenin tadını çıkartıyordu. Sakin yağan karın düşüşü ışıklardaki dansı, gölün üstündeki görüntüsü hepsini mest etmişti. Kendileri gibi kar altında yürümeyi ya da konuşmayı seçmiş kişiler bahçede gruplar oluşturmuştu.

“Çok durgun gözüküyorsun Çağla. İçerideki neşeli kıza ne oldu?” Fatih gerçekten de durgunlaşan Çağla ile ilgileniyordu.
 
“İyiyim. Sadece kar yağışını izlemek hüzünlendirdi.”

“Neden? Eski bir aşk acısı mı?”

“Hayır. Sadece hüzünlendim.” Net bir yanıttı. Doğru söylüyordu. Neden öyle olduğunu anlatamazdı. Orada aşık olduğu erkekle birlikte olsa, ilk bebeklerini bekliyor olsalar ne kadar güzel olurdu diye düşünüyordu. Tek sorun o hayallerdeki erkeğin nasıl biri olduğunu bir türlü göremiyordu. İçindeki noksanlığı anlatamazdı.  Bunu açıklayamazdı ki. Onun düşüncelerinden habersiz olan Fatih, “Sen hüzünlenir miydin?” diye sordu. Çağla gülümseyerek yanıtladı, “Elbette. Benim de üzüntü duyduğum kısacık anlar olabiliyor. Ama onları yok etmeyi biliyorum.”

“Nasıl oluyor da böyle mutlu olabiliyorsun?”

“Yirmi bir maddem var. Onları uyguluyorum.”

“Ne maddesi?”

“Jackson Brown’un mutluluk için sıraladığı yirmi bir maddesi var. bilgisayarımda hepsi mevcut ama aklıma gelenleri hemen söyleyeyim. “Doğru kişiyle evlen. Sadece bu karar mutluluğunun ya da mutsuzluğunun yüzde ellisini belirler.  Tanıdığın en pozitif ve enerjik kişi sen ol.  Kendine ve başkalarına karşı affedici ol. Cömert ol.  Karar al ve uygula. Karar al ve uygula. Karar al ve uygula. Bak adam bile beni tanımış, bu maddeyi tekrar tekrar yazmış.  Ben karar alır ama bir türlü uygulayamam.  Sonra, Mutluluğun, sahip olduklarından, güç ya da prestijden değil, sevdiğin ve saygı duyduğun insanlarla ilişkilerinden kaynaklandığını anla.  Sevdiklerinle ilgilen ve onlara iyi davran.  Kendinle gurur duymayacağın şeyleri yapmamayı seç. Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Tabii dürüstlük, vafalı olmak ve insiyatif kullanabilmek de var.”

“Bunca maddeyi aklında mı tuttun.” Fatih gözleri kocaman açılmış, uzaylı görmüş gibi bakıyordu.

“Bu kadar rakı ve şarap içmemiş olsam hepsini sayardım.

 “Çağla, bunları da listeleyip ezberledin mi?”

“Ben yapmadım. Adam listelemiş zaten. Ben hazıra kondum.”

“Senin gibiler için yapmıştır. Başka böyle listelerin var mı?”

“Olmaz mı? Ama şu an onları anımsamamı bekleme. Sonra okurum sana. Artık uyuyalım mı? Sabah erken kalkacağız.” Dili dolanıyordu biraz. Sarhoş değildi ama başı tatlı tatlı dönüyordu. En güzeli odaya gitmek ve uyumaktı.

Boş şarap şişesini elinde tutan Fatih selam verir gibi yapıp yürümeye başladı. Onu Tayfun Bey izledi. İkisinin konuşmasının büyük bölümüne dinleyici olarak katılmıştı. Sıkılmıştı belli ki. Çok konuşmuştu. Adamı boğacak kadar çok konuşmuştu.

Bir önceki akşam yaşanan koridor seremonisi neredeyse aynen tekrarlandı. İlk Fatih odasına girdi. İyi geceler derken dili biraz kayıyor gibiydi. Koridorun sonuna doğru yürürken Çağla da hafifçe yalpalamıştı. Tayfun tam tutacakken normale döndüğünü gördü. Kolunu tutmadığı için sevinmişti. Neler hissedeceğini bilemiyordu. Ona dokunmak istemiyordu. Kapısının önüne geldiğinde iyi geceler, diledi. Çağla da iyi geceler diyerek odasına doğru yürümeye devam etti. Kapısına geldiğinde içeri girmesini bekledi ama Çağla anahtarı ile uğraşıyordu. Söylendiğini duyan Tayfun o tarafa doğru yürüdü.

“Ne oldu?” dedi fısıltıyla.

“Neden bu otel de diğerleri gibi kartlı sisteme geçmemiş ki? Anahtar deliğini bulamıyorum.”

Tayfun elini uzatıp anahtarı aldı. Mümkün olduğunca eline değmemeye çalıştı.  Rakı ve şarap hafif çakırkeyif yapmıştı Çağla’yı. Onun bu halinin şirin olduğunu düşünerek yüzüne baktı bir süre. Sonra odanın kapısını açtı ve içeri girmesini bekledi. Anahtarı eline vermek yerine kapının yanındaki koltuğun üstüne atmayı tercih etti. Çağla ağzının içinde iyi geceler diyerek yatağa doğru yürüdü. Onun yatağa nerdeyse kendini atacağını anlayan Tayfun içeri girip kolunu tuttu.

“Çağla, seni soymamı bekleme. Hadi kendin üstünü değiştirebilirsin. Gel biraz yüzünü yıka.”

“Ben hallederim. İyiyim.”

“İyi olduğunu biliyorum ama ben kapıdan çıkınca sen üstünle yatacaksın. En iyisi yüzünü yıka ve ben rahatlıkla odama gideyim.”

Banyoya doğru yürürken hafif kapalı gözlerini açmaya çalışıp baktı. “Tayfun Bey, biraz asabi ve suskunsun ama iyisin be.”

Tayfun, ondan gelen titreşimleri görmezden gelerek kısık sesle yanıtladı. “Beni sen sinir ediyorsun, bunu bir anlasan!”



Sabah uyandığında akşam ile ilgili en son anımsadığı şeyin oda kapısını açamadığı olması ilginçti. Odaya girmiş üstünü değiştirmiş ve yatağına kıvrılmıştı. Biraz düşününce kapıyı Tayfun Beyin açtığını ve yüzünü yıkamasına yardım ettiğini anımsadı.  Sonra ne olmuştu? Bir şeyler konuştuklarını da anımsıyordu ama ne olduğunu bir türlü bulamıyordu.
 
Önemli olsaydı anımsardı nasılsa…



Valizlerini toplayıp kahvaltıya öyle indi. Son kez eteğini ve gömleğini giyip saçlarını topladı. Sabahki oyun için kıyafeti hazırdı. Akşamki hippi gitmiş yerine yine iş kadını gelmişti. Kahvaltıya geldiğinde Fatih ile Tayfun Beyin çoktan indiğini görüp hemen yanlarına gitti. Akşamdan hiç konu açılmamıştı. Çağla da bundan memnun kahvaltısını yapmaya koyuldu. Birlikte grupla son toplantıyı yapacakları odaya gittiler. Çağla, oyun için yine bilgi tekrarı yaptı. Tüm bu süreçte Tayfun Beyin sık sık kendisine baktığını görüyor, anlam veremiyordu. Ne olduğu hakkında hiç fikri yoktu. Acaba dün gece yanlış bir şey mi söylemişti? O kadar sarhoş değildi ki! Belki de konuşmasını izlemeyi seviyordu. Öyle olmalıydı.
Oyun bittiğinde onların da işi bitmişti. Kurumun kendi elemanları ile bir saat kadar daha toplantısı vardı. Kapanış yapılacaktı. Öğlen yemeği yenilecek ve İstanbul’a öyle dönülecekti. Ajanstan gelenler de onlarla dönecekti. 

Çağla kızların ilk gün dediklerini anımsadı. Tüm sabah kızları Tayfun Bey ile Fatih’in yanında görmemişti. Acaba araba ile gelmek için yeni bir atak yapacaklar mıydı? Çağla odasından valizlerini alıp aşağı indiğinde erkeklerin de hazır olduğunu gördü. Üçünden başka kimse yoktu. O göl yürüyüşünden sonra kızlar bu erkeklerden kendilerine iş çıkmayacağını anlamış olmalıydı. Arabaya binip hemen yola çıktılar.

Dönüş yolunda Çağla arkada oturmuş hafta sonunu düşünüyordu. Güzel ve eğlenceli geçmişti. Temiz hava ve gece kısa süre yağan kar da tadını arttırmıştı. Sabah yolların kapanmasından korksalar da sorun yoktu. Oyunlar başarılı geçmiş, akşam eğlencesinde uzun zamandır eğlenmediği kadar eğlenmişti. Hediye edilen şarap ve onu paylaştığı erkekler ile güzel vakit geçirmişti. Düşünceler içinde yolu izliyordu. Arada bakışları cipi kullanan Tayfun’a kayıyordu. O da dalgındı. Bir ara dikiz aynasında bakışları karşılaşınca bir iki saniye gözlerini çekemedi. Neler olduğunu bilmediği bir şeyler yaşıyordu. Ona bakmak heyecanlandırıyor muydu? O patronuydu. Üstelik sevgilisi vardı. Ve en önemlisi o esmerdi. Tipi değildi…



Tayfun önce bakışlarını zorlukla yola çevirdi. Sonra direksiyondan çektiği eli ile siyah saçlarını geriye doğru taradı. Aklından geçenlerin yüzüne yansımasını engellemek istiyordu. Üç gündür kafası iyice karışmıştı. Neler olduğu hakkında fikir üretemiyordu. Çağla ile ilgili ne hissettiğinden emin olamıyordu. Kıskanıyordu onu. Şirkete başladığından beri etrafında olan erkekleri, onlarla samimi oluşunu, bazen çıldırtıcı kıyafetlerini, her şeyini kıskanıyordu. Ama onun ilgisini çekmediğini biliyordu. Çağla sarışınları beğeniyordu. Zevklere müdahale edilemezdi ki. Çağla’nın kendisini fark etmesini umamazdı… Hem zaten Nurgül vardı. Uzun zamandır bittiğini hissettiği ama bir türlü son noktayı koyamadığı ilişkisi vardı.

Nurgül, kafa olarak uymadığı biriydi. Hataydı ama bir türlü sonu gelmemişti. Bunun nedenlerinin başında Nurgül’ün iş için uzun sürelerle şehir dışında olması geliyordu. Çalıştığı şirket, Antalya’da açılan büronun başına getirmişti. Bir yıldır  oradaydı ve daha ne kadar kalacağı belli değildi. Ayda iki sefer İstanbul’a geliyor, iki üç gün kalıyor sonra yine dönüyordu. Bu da kendisine nefes alma süresi veriyordu. Ama tüm bunların değiştirmediği bir gerçek vardı. Nurgül kafasında bitmişti. Kalbine hiç işlemediği için orada bir sorun yoktu. Bu üç gün karar vermesini sağlamıştı. Döndüğünde konuşacaktı.

Tekrar dikiz aynasından baktığında, kafasını cama dayayarak uyuduğunu gördü. Biraz daha yavaşladı. Müziği de kıstı. Rahat uyusun istiyordu.



Adını duyduğunda kafasını kaldırdı. Uyumuştu. Üstelik uzun süre uyumuş olmalıydı.
 
Tayfun uyandığını görünce, “Bir şeyler yiyeceğiz. Hadi gel.” Dedi.
Çağla, içindeki tuhaf duyguların durulmadığının bilincinde toparlanıp indi araçtan. Yol kenarındaki tesislerden birinde sessiz bir yemek yendi. Herkesin üstünde farklı nedenlerden oluşan sıkıntı vardı. Kimse diğerine neler hissettiğini, aklından neler geçtiğini söylemediği için sessizlik uzayıp gitti. Yemeğin üstüne içilen kahvelerden sonra araca binilerek yola çıkıldı.
 
Tayfun Bey arabayı kullanmaya devam etmiş, Çağla’ya teklifte bulunmamıştı. Çağla arkada uyuklamaya devam etti. Küçük patron, onun uykulu halini görüp arabayı vermeye korkmuş olmalıydı. Aslında kullansa biraz daha kendine gelir miydi? En azından aklındakileri uzaklaştırmak için uykuya sığınmazdı.

Evinin önüne geldiğinde araçtan inerken bir şeylerin değiştiğinin bilincindeydi. Sanki indiği anda bir şeyler kopacaktı. Fatih inip valizlerini almış, kapıya kadar götürmeyi teklif etmişti. Tayfun Bey ise araçtan inmeden elini uzatmış ve kuru bir teşekkürle vedalaşmıştı.

Çağla asansöre bindiğinde içinde hissettiği noksanlığın ne olduğunu anlayamadı. Katın düğmesine bastığında yanında olmasına alıştığı erkeğin artık olmadığını fark etti. Buydu hissettiği boşluk. Yani Fatih’in de olmaması etkilemişti tabii…



Tayfun aracı Fatih’in evine doğru sürerken daha fazla kendini tutamadı. Alacağı yanıt bu güne kadar gördüklerinin üstüne en fazla bir kişi daha ekleyecekti.

“Sen Çağla’ya aşık mısın?”

Fatih, bu sorunun neden sorulduğunu anlamadı. Ama sesi kendi içindekileri dürüstçe itiraf ettiğini belli ediyordu. “Çağla’ya mı? Hayır değilim. Ben galiba başkasına aşığım.”


Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #17 : 15 Ağustos 2011, 07:25:02 »


Çağla, Abant’tan döndüğünden beri geçen bir haftalık sürede hep mutsuz gezmişti. Ne olduğunu hala çözemediği ruh hali ile ortalıkta gezinmesi kız arkadaşlarını tedirgin ediyordu. En son Elif aramış, diğer kızların sorduklarına çok benzer sorularını sıralamıştı.

“Neyin var senin? Doğan şirkette de böyle gezdiğini söylüyor.”

“Sanırım şu bebek işi farkında olmadan etkiliyor beni.”

“Çağla sen bebeğe bu kadar takmazsın. Öyle olsaydı önüne çıkan bir taliple kırk kere evlenmiş ve hamile kalmıştın. Senin derdin başka.”

“Gerçekten bilmiyorum. Hasta olacağım sanırım.” Kimseye söyleyemezdi çünkü kendine bile söylememişti.

“Dikkat et kendine. Havalar çok soğuk. Oralarda da o kıyafetle donmuşsundur.”

“Otelde üşümedim. Orası çok güzeldi. Geldiğimden beri tuhafım. Sanırım burada üşüttüm.”

“İyi öyle olsun. Ama başka bir derdin varsa ve anlatmıyorsan bozuşuruz bilmiş ol.”

“Yok öyle bir şey. Sen ne yapıyorsun bugün? Doğan’la mı buluşacaksın?”

“Evet. Bu hafta sonu çalışmayınca iki gün bize kaldı.”

“Çok iyi. Selam söyle. Öptüm canım. Ben biraz uzanayım.”

“Kendine iyi bak diyeceğim ama bakamamışsın ki. Daha beter olma diyeyim bari.”

Çağla, hasta olmadığını biliyordu. Fakat kimseye, kendine bile neyi olduğunu açıklayamıyordu. İşini yapıyor, evine dönüyordu. Sinemaya gitmek, konser dinlemek bile kendisini mutlu etmediği için evden çıkmamıştı hafta sonu.

Bir derdi vardı…

Evlilik ve bebekten başka bir derdi vardı…



Nisan ayının ilk haftası bittiğinde silkelenmesi gerektiğine karar verdi. Bu arada telefonu hiç durmuyor, Jülide’nin nişanında tanıştığı erkeklerden ikisi devamlı arıyor hatta iş yerine çiçek yolluyordu. O çiçeklerin etkisi pek de olumlu olmamış, Yakup ile Ali çok bozulmuştu. Hala ne beklediklerini anlamıyordu Çağla. Onlarla olmaz, olamazdı… Kendisi ile ilgilenen diğer erkekleri değerlendirecekti.

Nihayet içlerinden biri ile çıkmayı kabul etti. Erkan ile ilk buluşma son buluşma oldu. Erkan, ellerini kollarını kendi yanında tutamayan, devamlı Çağla’nın eline koluna dokunan biriydi. Hatta bazen bunlar okşamaya dönüşüyordu. Daha ilk buluşmada bu kadar eline koluna hakim olamayan ikinci buluşmada yatağa gitmeye kalkar, diyerek hemen listesinden sildi. Böyle erkeklere tahammülü yoktu. Dur bir bak bakalım, karşındaki kadının da sana böyle bir ilgisi var mı? Üstelik normal bir kadının ilk buluşmada bu kadar aktif olmasını bekleyen erkek o kadını hangi gözle gördüğünü belli eden erkektir. Çağla, bir daha açılmamak üzere Erkan sayfasını kapattıktan sonra diğer erkeğe yani Gürkan’a şans verdi.

Gürkan, açık kahverengi saçlı, yine açık kahverengi gözlü biriydi. Çok muntazam yüz hatları vardı. Eline koluna sahipti. Düzgün ama çok pahalı olmayan bir yerde yemek ısmarlamıştı. Uzun saatler oturulabilecek bir ortamdı. Onlar da öyle yaptı ama hep bir şeylerin eksik olduğunun farkındaydı, Çağla. Gürkan iyi arkadaş olacak erkeklerdendi. Öyleydi galiba. En azından Çağla için. Çağla’nın ikinci kez görüşmek istemediğini söylemesine kendisine bir şans daha vermesi için talepte bulunarak ama ısrar etmeyerek yanıt verdi. Onun kırılgan görüntüsüne üzülen Çağla ikinci buluşmayı kabul ettiğinde bunun bile gereksiz vakit kaybı olduğunu biliyordu.

Yanılmamıştı…



Bu arada evde geçirdiği her pazar günü mutfağa girip bir şeyler yapmaya başladı. İlk yaptığı poğaçaların tadı fena sayılmazdı ama şekilleri annesininkilere hiç benzemiyordu. İçine az ya da çok malzeme koyduğu için irili ufaklı olmuştu hepsi. Zaten hamuru tutturana kadar epey un, katı olunca da epey su koymuş ve böylece koca bir hamura sahip olmuştu. Artık kıvamında hamurlar yapabiliyordu. Annesi bile takdir etmeye başlamıştı. Bu mucize gibi bir şeydi.

Yaptığı kekleri, kurabiyeleri şirkete götürmek ve arkadaşları ile paylaşmak hoşuna gidiyordu.

Tayfun bey ilk hafta getirdiği kurabiyeleri teşekkür ederek kabul etmemişti. İkinci hafta götürdüğü kek içinde aynı yanıtı alınca canı sıkılmış olarak odasından çıkmıştı. Bu pazartesi üçüncü kez denemeyecekti. Nasılsa onun elinden bir şey yemiyordu. Zaten ortalıkta asık yüzü ile gezip duruyordu. Canı sıkkındı demek ki…

Bu kez limonlu kek yaparak götürdü şirkete. İlk önce Fatma Hanıma verdi. Hatta karşılıklı çay içerek yediler. Sonra şirkete giren herkes önce mutfağa uğradı ve üç haftadır aynı şekilde başladıkları güne yine kek ve çay ile başladılar. Süleyman beyin kekini ayırdı. Tayfun beye ayırmayacaktı ama zaten çok dilim vardı. İstiyorsa mutfağa gider yerdi. Tabakta kalan kekleri kağıt peçete ile kapatıp masasına geçti.

“Çağla, her pazartesi kek, kurabiye yapmanın özel bir nedeni mi var? Hani yakında evlilik falan varda mutfağa alıştırma mı yapıyorsun? Bak her geçen hafta daha lezzetli oluyor. Ama bu biraz ekşimsi oluyor ya en iyise sen haftaya da havuçlu kek yap.”

Doğan, mutfaktan çıkarken elinde çoğu yenmiş bir dilim kek vardı.
Çağla başını çevirmeden yanıt verdi. “Artık hafta sonlarımı evde geçiriyorum. Canım sıkılınca da mutfağa giriyorum. Eh fazla keki çöpe mi atayım? Getiriyorum size veriyorum.”

“Sağ ol be. Ne kadar bonkörsün. Kızım çöpe atılacakları arkadaşlarına vermeye utanmıyor musun?”

“Sen benim kekime illa bir kulp bulmaya utanmıyor musun? Sana çok bile.”

Onlar konuşurken kapıdan Süleyman Bey ile Tayfun Bey girmişti. Konuşmayı duyan ikili gülümseyerek ve başlarını sallayarak odalarına yöneldiler.

İki dakika kadar sonra ekranında bir mesaj belirdi. “Şu çöpe atacağın kekinden bana ikram etmek yok mu?”

Tayfun Bey bu hafta kek istiyordu!

Kendisi vermemek için tavır almışken böyle bir talep ilginçti. Yerinden kalkıp zaten kendisinde olan çay dağıtımını da araya katarak kekini götürdü. Tayfun tabaktaki keki çatalı ile küçük bir parça keserek ağzına attı. Yuttuktan sonra kendisine merakla bakan Çağla’ya döndü. “Doğan’a aldırma çok güzel olmuş. Eline sağlık. Havuçlu keki severim ama ıslak keki daha çok severim.” Diyerek ikinci lokmayı da ağzına götürdü.

‘Ben bu adamı anlayamayacağım. Ne oldu da bir anda iştahı açıldı?’ Yerine giderken keyfi yerine gelmiş gibiydi. Küçük patron onu takdir etmişti. İyi ama burası pastane değildi ki, kekinin takdir edilmesinin ne anlamı vardı?



Çağla, haftanın ilk üç gününü çok yoğun geçirmiş, perşembe gününe ise işi kalmamıştı. Ufak tefek işlerle vakit öldürüyor, destek isteyenlere yardım ediyordu. O da bitince koltuğunda oturup boş ekrana bakmaya başladı.

Aklından geçenler bölük pörçüktü. Ne istiyordu? Nasıl istiyordu? Hayatındaki erkek nasıl olmalıydı? Neden bu aralar kimseyi beğenmiyordu? Çıktığı herkese hemen bir kulp buluyordu. En iyisi nasıl birini istediğini listelemekti. En iyi yaptığı şeyi yaparak hayatına yeniden yön verecekti. 

Daha önce yapıp da yanıtlamadığı listesini aradı bilgisayarında.  Bulunca maddeyi hemen yeni bir sayfaya taşıdı. 

Nasıl bir erkek istiyorum?  : Bunun yanıtı çok uzun… ayrı bir liste konusu… sonra yazılmak üzere bir kenara kaldırıldı.

İlk işi maddenin devamına yazdığı notu silmek oldu. Artık listesini yazabilirdi. 

1-   Boyu boyuma, huyu huyuma uymalı : Ne çok uzun, ne kısa olmasın. Benim zevk aldığım şeyleri sevmeye çalışsın. Mümkünse zaten seviyor olsun. Eh bunları ileriki maddelerde tek tek yazarım.

2-   Benim standartlarıma göre tipi olmalı yani kumral ya da sarışın olmalı. Saçı; uzun, kısa, kel fark etmez.  Evet, sarışın ya da kumral olmalı. Buğday tenli olmalı. Arap gibi adam istemem. Gerçi yanınca güzel oluyor erkeklerde ama yinede beyaz tenli en fazla buğday tenli olmalı

3-   Sakalı da bıyığı da olabilir ama onlara iyi bakmalı temiz ve bakımlı bir sakal hiç de fena olmaz. Gerçi uzun zamandır sakallı biri ile birlikte olmuyorum ama bir değişiklik yapabilirim.

4-   Toplum içinde konuşmayı, oturmayı kalkmayı ve bana saygı göstermeyi bilmeli kendisini ispatlamak için abuk subuk konuşan insanlardan olmamalı. Çok konuşup insanları baymamalı. Benim de yanında olduğumu unutmamalı

5-   Kavgayı baş başayken yapmalı, barışmayı da öyle, barışmak için de saçma sapan pahalı hediyeler ile beni kandırmaya uğraşmamalı En kızdığım şeyi asla yapmamalı. Toplum içinde kavga, ağız dalaşı kadar çirkin şey olamaz.

6-   Yemek konusunda ukalalık derecesinde bilgili ya da ne konsa yerim derecesinde damak tadından uzak olmamalı, Bulamaç gibi yemekleri iştahla yiyen kişilerden nefret ediyorum. Ama ben ‘bu yemek kızgın ateşte en fazla sekiz dakika pişirilmeliydi. Aşçı on dakika pişirmiş. Lezzetini bozmuş, karamelize olmalıydı’ gibi açıklamalara tahammül edemiyorum. Yemeğini ye kardeşim

7-   Çok alkol almamalı, yerinde ve dozunda içmeli ki keyfimi kaçırmamalı Buna yorum bile yapmam. Böyle olmalı o kadar! Benim de sarhoş olmama izin vermemeli. Ben hiç sarhoş oldum mu? Anımsamıyorum… Abant’da sarhoş olmadım değil mi? Hani yorumsuzdu…

8-   Sigarayı hiç kullanmamalı yorumsuz bir madde daha. Bebeğimin babası olacak kişi asla sigara içmemeli

9-   İleride çocuğumuz olursa en az benim kadar ilgilenecek yapısı olmalı Bunu en sonlara mı yazsaydım? Acele etmeye ne gerek var ki? Saçmalıyorum. Acele etmeliyim. Hem de çok acele etmeliyim…

10-    Mutlaka ev işlerinde bana yardım etmeli… birlikte yaparsak çabuk biter, böylece birlikte daha çok vakit geçiririz… evet bu ona iş yaptırmak için güzel bir mazeret

11-   Hep takım elbise ya da hep kot giymemeli. İkisini de yakıştırmalı, yerine göre giyinmeli, ben tuvalet giydiğimde o kotu ile olmamalı.

12-    Denizi sevmelimutlakaaaaa, yüzmeyi de bilmeli… ah tatilllllllllll deniz güneşşşşşşşşş

13-    Dağı da sevmelibir mutlakaaaaaa da buna… doğayı sevmeyen insan olur mu? O insan olamaz

14-   Maçı sevmesinde sakınca yok ama yedi yirmi dört maç izlememeliaynı takımı tutmasak bile birlikte maça gidebilmeliyiz… alt tarafı birimiz sopa yeriz.

15-   Çoraplarını salonda çıkartıp, yatak odasında aramamalı, çıkarttığı yeri bilmeli Bu maddeyi sevmeyecek erkek yoktur sanırım… ama avizeden de çorap toplamamalıyım

16-   Diş macununu istediği yerden sıkabilir, ben de sıkarım çünkü ama neden buradan sıktın dememeli… o derse ben de derim. Kavga istiyorsa kaşınsın… bundan daha sudan sebep yoktur sanırım

17-   Sporu sevmeli ve yapmalı… ileride kocam göbekli olmamalı… tamam ben de göbekli olmamalıyım… ya da göbeğimi “ayva” göbeğim var diye satmaya çalışabilirim… o kadar kusur kadı kızında da olur…

18-   Dans etmeyi sevmeli Çünkü ben çok seviyorum. Hem dans etmeli hem göbek atmalı, ağır abi olmamalı

19-   Sesi kötüyse de şarkılara eşlik etmeli, insan keyfini çıkartamadıktan sonra neye yarar eğlenceye gitmek…tamam sesi çok kötü ise katılmasın. kulaklarımı da kapatamam ayıp olur

20-Hayatımdaki erkek bazen de susmalı ve benim de susmama izin vermeli… Sessizlik rahatsız edici değildir. O anları birbirimiz ile doldurabilmeyi bilirsek. Bazen kendimle hesaplaşmak için susmalıyım. O da, sorunum neyse, ona anlatana kadar, beni benimle bırakmalı. Sordukça sinirlenirim ben. Ama adam bunu bilmez ki önce anlatmam, öğretmem lazım.

Çağla, ilk yirmi maddeyi bir solukta yazmış, yanlarına da düşüncelerini eklemişti. Kesinlikle devamının geleceğinden emindi. Yine de istediği erkeği tanımlarken bu maddeler çok işine yarayacaktı.
Dosyayı “Doğru Erkek” adı ile kaydettikten sonra yemeğini yemek için mutfağa geçti.
 


Elif ile odasında otururken bir yandan da derginin resimlerine bakıyordu. Bu yazın modası çok güzeldi. Aslında biraz para harcasa iyi olabilirdi. Şu can sıkıntısı geçerdi en azından. Neredeyse mayıs gelmişti. Nisanın son haftasındaydılar ve hala havalar soğuktu.

“Bu akşam Tolga ile buluşacaksın değil mi?”

“Evet, ikinci kez buluştuğum nadir erkeklerden biri.”

“Çok yakışıklı. Bu kez turnayı iki gözünden de vurdun sanırım?”

“Bilmiyorum Elif. Sen vurdun turnayı da ben ıskalayacağım sanırım.”

“Çağla, Doğan konusunda sana ne kadar teşekkür etsem az.”

“Teşekkür etmene gerek yok. Biliyorsun ben sadece sıralama yapmıştım. Yoksa kalbimde yeri olan biri değildi. Zaten ben sevsem senin yanına sokar mıydım onu? Bak neler olduğu ortada. Ama zaten sizin yan yana gelmenizle ortalık resmen alev almıştı. ”

“Çağla, ben sanırım ona aşık oldum.” Elif’in sesi titriyordu. Çağla, elini tutup gülümsedi. “Sanırım o da sana aşık oldu.”

“Ciddi mi söylüyorsun? Bunu söyledi mi yoksa?”

“Söylemedi ama seninle konuştuğu zamanlarda yüzünün şekli bile değişiyor.”

“Bunu duyduğuma sevindim. Hatta çok sevindim.”

“Ben de sizin birlikte olmanıza çok seviniyorum. Hiç olmazsa senin de boyuna uygun biri.” Çağla kahkahalarla gülüyordu.

“Zaten boyu uzun diye bana bıraktığını biliyordum.”

“Elbette. Ne yapacağım o kadar uzun erkeği? Hem benim için sinema ve konser arkadaşı olmaktan öteye geçmemişti.”

“Biliyorum. Arada bir sinemaya ya da konsere gitmenize ses çıkartmam.”
“Ah canım, artık gidersek de üçümüz gideriz. Senin aklına kötü bir şey gelmez ama başkaları fesattır.”

“Çünkü seni benim gibi tanımaları mümkün değildir.”

“Sen ben birbirimizi biliyoruz ama milletin aklını karıştırmaya ne hacet?”
Gülüyordu keyifle. Çağla’nın öyle takıntıları kendini kasmaları hiç olmazdı. Elif de bilirdi.

Çağla, bir yandan konuşurken bir yandan da akşam giyeceklerini hazırlamaya başladı. Tolga ile sinemaya gideceklerdi. O yüzden rahat bir şeyler giymeye karar verdi. En iyisi kot ve gömlek giymek, mont ile de soğuğu kırmaktı. Elif evine gittikten sonra Çağla duşa girdi. Saat altı olduğunda hazırdı. Telefonu çaldığında annesi ile salonda konuşuyordu.
 
“Çağla, merhaba aşağıdayım.”

“Geliyorum.”

Çağla annesi ile vedalaşıp montunu da alıp aşağı indi. Tolga apartmandan çıktığını görünce arabadan indi. Çağla neredeyse olduğu yerde donup kalacaktı.

Tolga, takım elbise giymişti!

Üstelik ayağında da pırıl pırıl bir ayakkabı vardı. Çağla, o akşam sinemaya gideceklerinden emin olmasa düğüne ya da klasik müzik konserine gideceklerini sanabilirdi.

“Çok şıksın.” Takım elbiseyi severdi ama maddelerinden biri buydu. Yerine göre giyinmek! Tolga, sinemaya olan sevgi ve saygısı ile bu maddeye aykırı davranmıştı. Çağla, nostalji futbolu izlediği zamanlarda gördüğü seyircileri anımsadı. Eskiden taraftarlar maçlara takım elbiselerle gidermiş. O zamanın görüntüleri ile şimdiki stat görüntüleri çok zıttı. Artık takımın formasına giymek neredeyse zorunluydu. Tolga’ya bir iki soru sormaya karar verdi. Yerine oturduktan sonra “Hiç maça gittin mi Tolga? Statta slogan attın mı?”

“Hayır. Ben takım tutmam. Maç bana biraz kaba geliyor.”

“Anlıyorum.”

Çağla, çantasından not defterini çıkarttı. Tolga’nın araba kullanmasından istifade edip hemen notunu yazdı.

21-Hayattan keyif almayı bilmeli. Benim sevdiğim şeyleri severse daha da iyi olur. Maçta slogan atmak gibi…

Çağla, Tolga'ya karşı içinde oluşan olumsuz hislere hazırlıklıydı. İkinci şansı vermesinin nedeni yakışıklı bulmasıydı. Fakat bu uyumsuzluklarını fark etmediği anlamına gelmiyordu. Yanılmamıştı. Ne kıyafet seçimleri ne de zevk aldıkları şeyler ortak değildi. Uzatmanın gereği yoktu. Bir daha buluşmayacaktı. Listesine yeni bir madde ekledi.

22- Hislerine güven. Boşa ikinci kez çıkıp vakit kaybetme.

23- Benimleyken gözleri ile başkalarını yemesin ikinci şansı verdiğim an gözleri ile başkalarını taramaya başladı. Yenisini bulana kadar boş kalmamak için benimle devam etme baskısı yapmıştır...

24- Baba parası yemesin kendi parasını kazanamıyorsa babasının parası ile hava atmasın. Ben ondan zenginim demektir bu…

Tolga, babasının işinde çalıştığını ilk buluşmada söylemişti. O çalışmanın göstermelik olduğunu aslında hiç işe bile gitmediğini anlatmış, üstelik bununla övünmüştü. Bir madde yazmak için açtığı defterine olumsuz bir sürü madde yazınca ne olacağı belli olmuştu…

O gecenin sonunda Tolga sayfası da kapanmıştı.

Pazar günü evde geçecekti.


Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #18 : 16 Ağustos 2011, 07:10:04 »





Pazartesi sabahı elinde kek poşeti ile büroya girdi. Mutfak masasına koyduğu poşetin içinden iki ayrı kutu çıkarttı. Kutunun birinde şirket için getirdiği kek vardı. Diğer kutuyu ise dolaba sakladı. Kendi sırası değildi ama bu sefer gönüllü yapacaktı. Çay bardaklarına çayları koyarken Fatma Hanım kapıdan girdi. İşi bitmişti.

“Hadi tadına bak. Beğenecek misin?”

“Bana bak sen neden bu aralar taktın keklere? Kilo mu almak istiyorsun? Şişman seven erkek mi buldun?”

“Aman kalsın. Bu aralar erkekler ile aram kötü. Benim derdim pazar günleri vakit doldurmak.”

“Evlen de bebek yap bak bakalım pazar günü boş dakikan oluyor mu?”

“O da olur inşallah.” Fatma Hanım nereye parmak bastığını hiç bilemeyecekti. Çağla biraz mahzunlaşınca kadın pot kırdığını anladı. “Etrafına iyi bak. Mutlaka senin için en doğru insan çıkacak karşına.” Diyerek konunun kendisi için normal olan tarafına çözüm getirdi.

Herkes mutfaktan keklerini ve çaylarını alarak çıktı. Doğan, “Havuçlu beklemiştim.” Diyerek dert yanarken ardından mutfağa giren Tayfun Bey tabakta kalan tek dilim keki görünce durdu.  Sanki gülümsemişti. Sesi de çok yumuşaktı. “O benim mi, amcamın mı?”

“Amcanızın. Sizinki burada.” Diyerek dolaba sakladığı küçük kutuyu çıkarttı. Tayfun’un yüzü aydınlanmıştı. “Benimki ayrı mıydı?”

“Evet, afiyet olsun. Umarım sevdiğiniz gibi olmuştur.”

Tayfun kendine çay koyarken Çağla da onun kekini bir tabağa koydu. Oldukça kalın bir dilimdi.

“Sen yedin mi?”

“Yedim.”

“Ama bu bana çok.”

“Beğenmezseniz atarsınız. Beğenirseniz sonra da yersiniz.”

Tayfun hemen çatalın ucu ile bir parçayı ağzına attı. “Harika. A Çağla, iyi ki yemişsin. Birazını sana verecektim ama vazgeçtim.”

Çağla, kocaman bir gülümseme ile baktı patronuna. O da kendisine gülümseyen bir yüzle bakıyordu.

Gerçekten gülüyordu yüzü…



Orada kalmayı çok istese de Tayfun elinde tabağı ve çayı ile odasına gitmeyi doğru buldu. Canı çalışmak istemiyordu.  Sabah aldığı telefon ile canı sıkılmıştı. Bu hafta Nurgül dönüyordu. Hiç ummadığı bir anda ise günü güzelleşmişti. Islak kek annesinin yaptığından bile güzeldi. Bunu anneme asla söylememem lazım, diyerek yerine oturdu.

Nurgül çarşamba akşamı uçakla dönüyordu. O akşam alıp evine bırakacaktı. Perşembe gününden itibaren yine bitmez tükenmez kaprisleri ile kendisini bunaltacağından emindi. Zaten yanına gitmedi diye üç ay içinde en az on kez kavga çıkartmıştı. Yanına gitmek istemediğini hatta kendisini görmek istemediğini anlamıyordu. Her seferinde o gelmişti. Her gelişinde de yarım günleri kavga ile geçmişti.  Diğer yarım gün de ondan kaçmakla vakit harcamıştı.

Tayfun, uzaktayken ayrılmak doğru gelmediği için dönüşünü bekliyordu. İşte nihayet o gün gelmiş çatmıştı. 

Amcasının odaya girmesi ile sıkıntısı dağıldı. Elinde bir yazı vardı. Tabaktaki keki görünce soru dolu bakışlarını Tayfun’a çevirdi. “Niye senin kekin torpilli?”

“Çünkü benim için yapıldı.” Bunu söylerken art niyeti yoktu ama amcasının bakışları o cümlenin ardında bir şeyler aradığını belli ediyordu.

“Ya havuçlu, ya ıslak kek yapacakmış. Bana sorunca ıslak dedim böyle oldu.” Acaba açıkladıkça batıyor muydu? Amcası başka bir şey söylemeden kağıdı uzattı.
 
“Bu nedir?”

“Şu benim davetli olduğum fuar ve seminerler. İkisi Almanya, biri Fransa ve ikisi İngiltere. Aralarda bir iki günlük kısa aralar var ve üç hafta sürüyor. Yengen başımın etini yedi. Ben oralarda kendime bakamazmışım. İlaçlarımı alamazmışım. Tansiyonum şekerim fırlarmış. Sen gider misin?”

Tayfun, üç hafta buralarda olmamayı ciddi olarak düşündü. Amcasına ve yengesine böyle bir konuda hayır demek zaten içinden gelmezdi. Hem zaten aklının toparlanması ve kararlarının netleşmesi için bu ortamdan uzaklaşması iyi olabilirdi. Belki şu an aklını karıştıran kişi ile bu kadar yakın olmak net kararlar vermesine engeldi. Üstelik çarşamba akşamı Nurgül ile bitirecek, perşembe sabahı yola çıkacaktı. Zamanlama mükemmeldi. Dönene kadar Nurgül sayfası tamamen kapanırdı.
Ama diğer sorun çok daha büyüktü. Üç hafta Çağla’yı görmeyecekti. Belki bu kafasını toparlamak ve kendinden emin olmak için en iyisiydi.
 “Tamam amca. Ben biletini ve diğer değişiklikleri hallederim. Füsun ne zaman dönüyor?”

“Önce bir doğum yapsın!”

“A evet o hala doğum yapmadı değil mi?”

“Senin aklın nerede? İyi misin?”

“İyiyim.”

“Umarım”

Süleyman Bey yeğeninin iyi olmadığının farkına varalı epey olmuştu. Nurgül’ü özlediği için öyle olduğunu düşünüyordu. O yüzden de üç haftalık programı eline tutuştururken kabul etmek istemeyeceğini tahmin etmişti. Oysa Tayfun bir dakikalık düşünmenin ardından kararını vermişti. Belki de başka bir derdi vardı. hem şu kek olayı da neyin nesiydi? ‘Acaba bir zamanlar istediğim şeyler bunca zaman sonra mı olacak?

Amcası odadan çıkınca Tayfun başını masaya koyarak düşünmeye başladı.

‘Nurgül’e katlanamıyorum. Artık sevişmeyi bile istemiyorum. Onun yaptıklarına, söylediklerine tahammül edemiyorum. Yatakta iyi olmak bir yerden sonra anlam ifade etmiyor. Yanında rahat ve huzurlu olduğum birini istiyorum. Kim olduğunu biliyorum ama bunu ona söyleyemiyorum. Çünkü o benimle zerre kadar ilgilenmiyor. İyi de ilgilenmese benim istediğim keki yapar mıydı? Hem de koca bir dilim ayırmış bana. Peki bu bir anlam ifade ediyor mu? Benim için evet de onun için? Off ne düşüncelerimi ne de duygularımı sıraya koyamıyorum. Çağla gözümün önünde bir sürü erkekle buluşuyor ben ise ardından bakmakla yetiniyorum. Kıskançlıktan bir gün damarlarım patlayacak. Bir de gülerek bakmıyor mu? Hiç umurunda değilim. Bunu yüzüme karşı bağırsa bu kadar açık ifade eder. Allahım bana bir yol göster.’

O yolun şimdilik iş seyahati olduğunu düşünüyordu. Başını masadan kaldırıp telefona uzandı. Biletteki değişikliği tamamladıktan sonra otellerin rezervasyonları ile ilgili değişiklikleri de mesajlar ve fakslar ile halletti. Çağla’nın Abant’a giderken söyledikleri geldi aklına. Çekmecede duran pasaportunu cebine koydu.  Seyahate çıkarken yanına aldığı şeyler belliydi. Bu kez üç haftalığına gidiyor olması ve oralarda yer değişikliği yapacak olması sıkıntı yaratacaktı. Vize sorunu yoktu.

Programı önüne alıp nelerin gerekeceğini hesaplamaya çalıştı. Çağla’ya sorsa kısa sürede ortaya bir liste çıkartacağından emindi. İçindeki tedirginlik onun bu seyahate tepki vermemesi, gitmesinden belki de memnun olmasıydı. Tayfun içindeki acıyı yok etmek için güzel şeyler düşünmek istiyordu. İngiltere’de arkadaşlarını bulabileceğini, biraz onlarla vakit geçirmenin iyi olacağını düşünerek kafasını dağıttı. Sonra tabakta kalan kekini yavaşça yedi. Bu kek onun için çok önemliydi. Saklayabileceği bir şey olsa saklardı.

İşlerini ayarladıktan sonra tüm şirket personeline mesaj attı. Perşembe günü yurt dışına çıkacağını ve üç hafta olmayacağını yazdı. Kendisine sorulacak soruların o süreçte acil yanıtlanamayacağını bilmeleri gerekiyordu.
 

Çağla, ekrandaki mesajı okuduğu an donup kaldı. Süleyman Bey gidecekti! Neden şimdi tayfun Bey gidiyordu? Üç hafta boyunca küçük patron olmayacaktı. İyi de niçin midesine ağrı girmişti? O süre içinde büyük patron yanlarındaydı. İşler aksar diye mi korkmuştu? Üç hafta! Tayfun beyin bu süre içinde yurt dışında neler yapacağını düşününce canı sıkıldı. Programı biliyordu. Almanya, Fransa ve İngiltere de bulunacaktı. Oralardaki kadınların hepsi birbirinden güzeldi. Sevgilisi onun üç hafta oralarda olmasına izin verecek miydi? Belki o da yanında giderdi. Midesindeki ağrı artınca düşüncelerini dağıtmaya çabaladı.
Ona neydi? En iyisi bunları düşünmemek, çalışmak daha çok çalışmaktı.
Günün geri kalanı çok tatsız geçmişti.



Tayfun, ilk durak olan Almanya’da oteline yerleşti. Bu kaçış gibiydi. Nereye giderse gitsin kendisinden kaçamayacağını biliyordu. Çağla’dan kaçtığı da bir gerçekti. Gerçi ne kendisinden ne Çağla’dan kurtulamayacağını da biliyordu. Tek düşünebildiği ona olan duygularıydı. Ne yapacaktı? En önemlisi onun hayatında yer almak için nasıl bir tavır sergileyecekti?

 Nurgül ile konuşma fırsatı bulamamıştı. Çünkü Nurgül’ün gelişi iki gün sonraya kalmıştı. Böylece bitirmek ve kafasından bu sorunu silmek için eline geçen tek fırsatı da kaçırmıştı. O akşam bitiremediği için pişmandı. Şimdi en fazla telefon mesafesinde olacağı bir ortamda tacizleri ile baş etmek çok daha kolay olurdu. ‘Yaşanacak biraz daha dert var herhalde. Dönüşte bu işi kökünden halletmeliyim. Yeterince başım ağrıyor.’

Otelin damları gören penceresinin önündeki koltuğa oturup ayaklarını masaya uzattı. Başını koltuğun arkasına yaslayıp düşüncelere daldı. Aklında olan her şey Çağla ile ilgiliydi. Ailesini arkada bırakmak hep üzerdi kendisini. Özellikle babaannesi ve annesini çok özlerdi böyle gezilerde. Ama bu kez aklına ilk gelen onlar olmuyordu. Hep Çağla ile ilgili sahneler, ona ait sözler aklındaydı. Artık inkar edemezdi. Bunları daha önce hiç yaşamamıştı ama biliyordu ne olduğunu. Çağla’ya deli gibi aşıktı…

Ne zaman ona bu kadar aşık olmuştu? İlk gördüğünde mi? Ama o zaman en azından bunu hissederdi. Bu daha sonra ve yavaş yavaş gelişmişti. Yine de ilk günden beri onu kıskandığını artık biliyordu. Bürodakilerin ilgisinin hep farkındaydı. Çağla da onların ilgisine karşılık veriyordu. İşte bunu fark ettiğinden beri kıskanıyordu. Üstelik o zamandan beri mutsuzdu. Bunu daha yeni anlıyordu. Amcasının dayanamayıp aylar sonra şirkette bu kadar surat asma, bizim iş suratsız patrona ihtiyaç duymaz, dediğinde anlamıştı neler olduğunu. Çağla işe başladığından beri büroda gülemiyordu. Onun erkeklerle olan yakınlığı tadını hep kaçırmıştı. Nihayet anlamıştı her şeyin nedenini. Ama anlayamadığı bir tek şey vardı. Kendisini fark etmemiş bir kadını sevmek neye yarardı? Bu aşkın karşılığı yoksa nasıl mutlu olacaktı?

İki avucunu da şakaklarına bastırdı.

“Asla vazgeçemeyeceğim bir baş ağrısısın, Çağla.”



Çağla, Tayfun’un yurt dışına çıktığı haftanın sonunda evden bile çıkmak istemedi. Şirkette sessizlik hakimdi. Perşembe ve cuma diğerleri yine eski havasındaydı ama Çağla onlara ayak uyduramıyordu.  Hafta sonu bir sürü davet alsa da hiç birine olumlu yanıt vermemişti.  Canı bir şeyler yapmak istemiyordu.

Akşam eve geldiğinde de yemeğini yiyor hemen odasına çekiliyordu. Yatağa uzandığında aklına gelenleri ise dağıtmak için müzik dinlemeye çalışıyordu. Şarkı sözlerinin etkisi de pek hoş olmuyordu. En sonunda akşamlarını bilim kurgu filmler izleyerek geçirmeye başladı. İçinde aşk ve bebek olmayan bir sürü metalik film izleyince düşüncelerinden de kurtuluyordu. Çoğunun sonunu getiremeden uyuyordu.

İlk hafta bittiğinde Tayfun ile iki kez yazışması gerekmişti. Bu yazışmalar tamamen iş ile ilgiliydi. Yine de onun iyi olduğunun habercisi olan mesajlar ile biraz içi rahatlamıştı. Zaten hep uzaktakileri merak ederdi. Sanki yanındayken bir şey olmayacakmış gibi! Şimdi de Tayfun Beyi merak ediyordu.
 
Almanya fuarları bittiğinde sırada Fransa vardı. oraya giderken biletinin işlemlerini Çağla takip etmek durumunda kalmıştı. Tek kişilik bilet olduğunu anladığında nedense sevinmişti.

Hafta sonunda yine eve kapanmıştı. Mutfağa girmek de içinden gelmiyordu ama pazartesileri kek beklediklerini bildiğinden kendisini zorluyordu.

İkinci haftayı da aynı sessizlikte geçirdi. Bürodakilerin hepsi ne olduğunu soruyordu ama verecek yanıtı yoktu ki. Ne diyecekti? Hiç… Hiçbir şey diyemezdi.

Yine hafta sonu geldiğinde bu kez Berna’nın ısrarlarına karşı koyamadı. Çağla’nın gitmek istememesini küserim tehdidi ile bertaraf ettikten sonra bulunduğu barın adını verdi. Çağla orada kendisine tanıştırılan Aycan ile muhabbet etmeye başlamıştı.

Aycan, Çağla’nın standartlarına uyan biriydi. Tip olarak kurtardıktan sonra huyunu araştırması için baskı yine Berna’dan geldi. Canı hiç istemediği halde, zorlamayla çıkmayı kabul etti. Ne kaybederdi ki? Nasılsa hayatında başka kimse yoktu. Çıkmaktan zarar gelmez diye düşündü…

Aycan ile ilk haftası biten arkadaşlığının nereye varacağını bilemiyordu. Bu kadar kısa süre olmasına rağmen Aycan ona aşık olduğunu söylemeye başlamıştı bile. İkinci haftanın başında aşktan ve evlilik hayallerinden bahsediyordu. Biraz fazla hızlı gitmiyor muydu? Hem de çok hızlı gidiyordu!

Çağla, bu süre içinde yaşadıklarını tarttı. Aycan iyi biriydi, ilgiliydi. Hatta fazla ilgiliydi. Yine de Çağla’nın içinde hep bir kuşku vardı. Emin olamıyordu. Kafasını toplayamadığı için kızlarla buluşmak istedi. Uzun zamandır görmediği arkadaşlarını arayıp akşam için sözleşti. İyi gelecekti onlarla dertleşmek.

Kızlar buluşacakları yere geldiğinde sarılıp öpüşmeler ve hal hatır sormalarla yarım saate yakın süre geçirdiler. Herkesin keyfi kaçıktı. Kimisi iş yerinde kimisi evde annesi ya da babası ile takışmıştı. Ama hiç birinin aşk hayatında sorun yoktu. Onların dertleri bittiğinde sıra Çağla’ya geldi. 

“Yok kızlar bu böyle olmuyor. Ben ne yapacağımı bilmiyorum. Aycan tip olarak tam istediğim gibi. Sarışın, boyuma uygun ve bana aşık ama ben ona aşık mıyım?”

Yeşim, askerden dönen sevgilisinin verdiği mutlulukla ışıldayan yüzü ile yanıtladı. “Bunu soruyorsan aşık değilsindir. Çünkü aşık insan her an onu düşünüyor ve hep yanında olmak istiyor. Onu düşündüğünde kalbi deli gibi atıyor. Bunlar oluyor mu?”

Çağla, bunları duyduğu an aklına gelen kişiyi aynı hızla aklından çıkarttı. Aycan’ı düşünmeye çalıştı ve net bir yanıt verdi. “Yok, olmuyor. Ya ben bazen onunla buluşacağımı bile unutuyorum. Ama o bana çok aşıkmış.”
“Neden mış dedin?” diye soran Elif idi. Aslında kızlar Çağla’nın duygularını daha söze başlarken anlamıştı ama onun da kafasının karışıklığının geçmesi için konuşturuyordu.

“O öyle söylüyor ama ben emin olamıyorum. Sanki azıcık bir duyguyu kocaman yapmış gibi geliyor. Sözde benimle çok ilgileniyor ama bunun da koca bir yalan olduğunu hissediyorum. Bir sürü şey soruyor. Sonra aynı soruları bir daha soruyor. Beni dinlemiyor belli.” Çağla bıkkın bir sesle konuşuyordu.

“Test yap hayatım. Onu ben tanıştırmış olabilirim, fakat bu seni o adama bağlamak anlamına gelmiyor. Test yap, olmadı kurtul.”

Jülide kızdı Berna'ya. “Bana bak, durup dururken hem aşık hem seme birini kızın başına sardın. Testler geri tepebilir. Bu adam yapışırsa ve bizim kız hayatının hatasını yaparsa seni o saçlarından tavana asarım, bilmiş ol.”

“Aa şuna bak, saçlarımla tehdit ediyor. Bak bu test işe yarar. Gerçi maksat kurtulmaksa tepmesi iyidir. O zaman da emin olur. Zaten amacımız Aycan’ın aşık olup olmadığını anlamak değil mi?” Berna ısrarcıydı.

“Berna, asıl sorunu atlıyorsun. Ben aşık değilim ki! Nasıl bir test yapmam lazım ki benim de aşık olup olmadığımı yok daha doğrusu en azından ucundan acık olur muyum sorusunun yanıtını buluruz?”

Berna bir süre Çağla’ya baktı. Sonra “Kızım ben sorunun başını kaçırdım. Sen ne soruyorsun?” diye sordu. Kızlar kahkahalarla gülerken Çağla karşısındakine anlatabilmek için tane tane söyledi. “Ben bu adama aşık değilim. O beni sevse ne olacak?”

“Bir şans verme ihtiyacı hissediyor musun?”

“Hayır. Ben bu adama şans da vermek istemiyorum.”

“O zaman test yapman gerekmez ama testi ilişkiyi bitirmek için koz olarak kullanabilirsin.”

“İşte şimdi banada uyan şeyler söylemeye başladın. Nasıl olacak bu test?”

“Senin hakkında neleri biliyor? Bunları test et. Bilirse bir sonraki adıma geç. Sen de ona aşıkmış gibi yap. Çünkü bir grup erkeğin duygularını abartıp karşısındakini etkilemeye çalıştığı, aynı tepkinin gelmesi halinde ise hemen geri çekildiğini okumuştum. Bakalım geri çekilecek mi?”

“Ya çekilmezse? Bu kez ben de ona aşığım sanacak. O zaman ne olacak?”

“Zorda kalırsan yalandan bir kavga çıkartır ayrılırsın.” Yeşim, burnunu kıvırtıp elini de boş ver anlamında sallamıştı.

“Çok fenasınnnn!” Çağla şaşkın yüzle bakarken Yeşim omzunu silkip yanıtladı. “Evet”

Kızların gülüşmeleri ile civar masalardaki başlar kendilerine döndü. Masalardan birinde oturan biri ısrarla kızlara bakmaya devam ediyordu.
“Şu adam hangimize bakıyor?” Jülide sormuştu bu kez soruyu. Kızlar hiç gizlemeye gerek duymadıkları bir merakla başlarını çevirip masalarına bakan adama gözlerini diktiler.

Başını ilk geri çeviren Çağla oldu. “Hanginiz mokasen ayakkabı içinde beyaz çorap severse o alsın. Benden uzak dursun!”

Kızlar bu seferde adamın ayaklarına baktılar. Hepsi yüzünü abartılı şekilde buruşturup kafalarını çevirirken adam da onların neden öyle yüzlerini burşturduğunu anlamaya çalışıyordu. Kızlar adamı çoktan unutmuştu bile.

En sonunda plan da yaparak geceyi noktaladılar.

Hafta sonu erkeklerle birlikte sinemaya gidecekler, havalar iyice ısınmadan sinemanın tadını çıkartacaklardı. Böylece diğer kızlar da Aycan ile tanışacak, ayrılması için gerektiğinde destek olacaklardı. Çağla, Berna'ya kiminle geleceğini sordu.

“Çağdaş'a dadansam? Bu aralar kimse yok da.”

“Yok daha neler? Çağdaş senin kavalyen olamayacak kadar küçük. Ben sana birini bulurum. O akşam sap gibi kalma.”

“Sağ ol canım ne kadar düşüncelisin. Kimi ayarlayacaksın?”

“Bir arkadaşım var. İyi biri. Onu getiririm.”

“Ne kadar iyi?”

“İyi işte. Sen bekle o günü.”

“Olur canım. Sürpriz yumurta da al.”

“Alırım tatlım.” Çağla, iki aydır başında olan yeni sorunu çözmek için aklındakileri uygulayacağı fırsatı bulmuştu.

Zaten biraz daha iyiydi bu hafta sonu. Aycan işi bitecek, pazartesi küçük patron dönmüş olacaktı. Büroda bir kişi olmayınca biraz tatsız oluyordu ortalık.

Kendini çok daha iyi hissediyordu.

Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #19 : 17 Ağustos 2011, 07:12:51 »



Cumartesi sabahı internette yeni araştırmalara başladı. Bu kez derdi bir erkekten kurtulmak için yapılması gerekenleri bulmaktı. İlk kez böyle bir şeye ihtiyaç duyuyordu çünkü Aycan gerçekten hayır yanıtını kabul etmiyordu. İlk buluşmadan sonra ikinci kez buluşmak istemediğinde neredeyse ayaklarına kapanmıştı. Yüzlerce kez teklifini yinelemişti. Çok sevdiğinden dem vurmaya başlamıştı. 

 Evet işte bulmuştu…

Bir erkekten nasıl kurtulursunuz? Onu sinir ederek. İşte erkeği sinir eden maddeler;

        1.Asla gerçekten düşündüğün şeyi söyleme. Asla!  Allahım ilk maddeden çuvalladım. Ben nasıl düşündüklerimi kendime saklayacağım?

2. Her zaman anlaşılmaz ol. ? Onun beni anladığını sanmıyorum zaten.

3. Aylar evvel tartışılmış bir konuyu gündeme getir, hır çıkart. Yıllar
evvelki bir olayı gündeme getirerek devam et. Bu bana uymadı

4. Erkeğin her şey için özür dilemesini sağla. Bunun için çaba harcarım

5. Ağla ve "Hep senin yüzünden" de. Ağlayayım mı? Neden? Hem ne sebep bulup senin yüzünden diyeceğim ki? AAA anladım. Önce ağlayacağım, sonra sorarsa senin yüzünden diyeceğim. E adam salak mı? Ben ne yaptım dediğinde ne diyeceğim? Bu madde de bana göre değil.

6. Adamın çantasına, elbisesinin cebine, arabasının torpido gözüne
üzerinde "Seni seviyorum" yazan notlar bırak. olduuuuu gözlerim doldu… bunu kim diyordu ya? Anımsayamadım ama tam bu maddelikmiş. Ben adamdan kurtulmak istiyorum bu madde kene gibi yapıştıracak

7. Erkeğin gözlerinin içine bak sonra bir kahkaha at, adam ne olduğunu
anlayamasın, bir kahkaha daha at. Allah aşkına bu maddeleri hangi aklı evvel yazdı? Bunları nasıl uygulayacağım? Hadi uyguladım, neden kahkaha atmış olacağım? Bir de şuh kahkaha deseydin de adam kaçacağına üstüme atlasaydı.

8. Ağla. yine mi ağlıyorum. Neden?

9. Adam "Güzel gözlerin var" dediğinde "O kadar mı?" diye sor. bak bu iyi… Tamam nihayet birini sevdim.

10. Her yere ve her şeye geç kal. Adam gecikecek olursa bas bas bağır. Bunu geç… bitecek bu akşam bu iş… ama öyle bir bitmeli ki bir daha beni aramamalı
 
11. Regl döneminin cinayeti affettirici unsur olabileceğini anlat. O kadar özel konuya gerek yok.

12. "Bilmem anlatabiliyor muyum" de adamın gözlerine bak, sonra adamın söyleyeceği her şeye "Anlamamışsın" cevabını ver. AAA bunu da sevdim.

13. Babanın silah koleksiyonundan, abinin kara kuşak karateci
olduğundan bahset. Bunlar yalan ama. Zaten kardeşim var. Kızım, Çağlaaa sen gerzek misin? Bu listeyi yapanlar zaten gerçeklerden değil olmasını istediklerinden bahset diyor… gerekirse dersin bunları… tamam yaz aklına

14. Ailedeki herkes bana "Prenses" der diye anlat. Arada derler zaten. Tamam bunu da derim.

15. Eski erkek arkadaşının göbeği olmadığını her fırsatta söyle. Hangi eski? O kadar çok vardı ki. Hepsinden az az bahsetsem kaçar mı?

16. Tuvalete gruplar halinde git. Asla yalnız başına bir şey yapma. Tamam kapıda bekletirim. Çok gülüyorum tuvalet kapısında bekleyen erkeklere… çıktığımda da kahkahayı patlatırım… Önceki maddeye de uyar bu.

17. Bağımsızlık bir zafiyet işaretidir, anne baba evinde oturmaya
devam et. Geçiniz…

18. Ağla. Yine mi? Ne zırlak bir listeci çıktın kardeşim sen.

19. "Bil bakalım canım ne istiyor?" diye sor, bilemediğinde azarla. şimdi küfür edeceğim o olacak. Bu kadar boş beyinli imajı çizmek zorunda mıyım?

20. Her şeyi dakikası dakikasına planla, sonra asla o plana uyma. Oleyy işte en kolay madde. Bugün onu bekleterek başlayayım. Ama gitmeden önce arayayım ve asla geç kalmamasını söyleyeyim. 

21. Kız arkadaşlarını eve çağır balkonda avaz avaz "Kapı açık, arkanı
dön ve çık" diye şarkı söyle. bunu da geç… bize uymadı

22. Adamın konuşmasını "E leri açık söyleme" diye kes. kaç kişi açık e kapalı e kavramını bilir? Diksiyon dersi mi vereceğim adama?

23. "Kilo mu aldım?" diye sor, cevabı beklemeden tereyağlı ekmeği
yemeye basla. Alsam bile ne anlayacak. Zaten sorsam asla, hayır hatta verdin mi ne daha da güzel oldun gibi bir sürü cümle sayar. 

24. Ağla. Ay yine mi? Kardeşim Türk filmi mi izliyorsun ne bu ya ikide bir ağla ağla… ağlarsan ağla bana karışma

25. Fıkraların sonunu unut. Zaten unuturum. Bu da kolaymış

26. Sadece arkadaş grubundaki erkeklere merhaba de ve onları
birbirlerine düşür. Hiç sevmedim. Geçiniz.

27. Adamın giyimine sürekli karış, üç dakikada bir "Dik yürü" diye
uyar. Bunu da yaparım. 

28. "Neyin var senin?" sorusuna "Madem anlamıyorsun ben de
söylemiyorum" cevabini ver. al işte boş beyinli kadın triplerine bir yenisini ekledin. Sevgili liste yapan arkadaş sen erkek misin? Neden kadınları bu kadar aşağılıyorsun?  Yok kadınsan, bizden ne istiyorsun?

29. Adamla ilgileniyor gibi görün, o sana ilgi duyduğu anda azarla. Bunu bilseydim önceden yapardım. Tüh o kadar fırsat vardı elimde.

30. Beş saniyelik bir sessizlik olduğu anda "Ne düşünüyorsun?" diye
sor. Yanıtı anında verir. “seni” hadi oradan yalancı. Ya akşamki maçı, ya karşıdaki kızı düşünüyordur ama bu sorunun yanıtı hep aynıdır. 

31. Saçlarının uçlarını düzelttirdiğinde, adam fark etmezse bütün gece somurt. Amannn bununla mı uğraşacağım? Ben sarışın olsam o fark etmese umurum olmaz. Doğal olmuş ki fark etmedi der geçerim.  Hem zaten bugün saç kestirmeye niyetim yok.

32. İnsanların sürekli kafasını karıştır. bu liste kendini mi tekrarlıyor? Anlaşılmaz olmakla kafa karıştırmak arasındaki farkı biri bana anlatmalı.

33. "Meclis'te kadın kotası" fikrini aç, bütün gece bu konuyu anlat,
başka konuya geçmek isteyenleri "Maço" ilan et. kota mı? Buna direkt erkek egemenliği desek? Bu konu onunla en son konuşacağım konudur.

34. Ağla. bak valla … tamam neyse 

35. Kızarmış patatesleri erkeğin tabağına koy, bunun bir sevgi
gösterisi olduğunu söyle, sonra "Sen biraz kilo aldın" de. Benim derdim sevgi göstermek değil ki. Neden patateslerimi ona veriyorum? Ben yerim afiyetle.

36. Tuzluğa bak ve adama "Bu tuzluk sana neyi hatırlatıyor?" diye sor.
Adam bilemediğinde "Daha doğru dürüst tanışmıyorduk bile... Ben senden tuz istemiştim, tuzluğu verdiğinde küçük parmağın küçük parmağıma değmişti" diye anlat ve "Aramızdaki elektrik bitti" de, tuvalete git. Döndüğünde masada şampanya yoksa olay çıkar.
Aşağıdaki maddeye gözüm takıldı. Ben iki madde içinde sunturlu küfür edeyim de içimde kalmasın

37. Ağla.

38. Kulağında kaç delik olduğunu sor, bilemezse eski sevgilinin
bunların hepsini bildiğini anlat. Bu da olur.

39. Gece kulübünde kapıdaki korumalarla tartış, sonra yanındaki erkeğe "Bir şey yapsana" de ve bekle. Hadi ya… Sonra karakolda soluğu al ve Hale hanımın bu kez elinden de dilinden de kurtulama. Aycana beş yıl katlanırım ama anamın laflarına asla. Aman ne katlanacağım Aycan’a da beş yıl. Beş dakika bile fazla ona. Berna’nın hatırı olmasa ben yapacağımı biliyorum ama neyse.

40. Ağla. Ağla kardeşim. Ağla ağlarken zıbar. Manyak mı ne yahu?

41. Bu listeyi adama oku, dudaklarında bir gülümseme başlangıcı olduğu
an olay çıkart! Hem tuzak kur hem tuzağı açıkla. Ne akıllıca. 
Aklında kalanların bir kısmını uygulasa Aycan ardına bakmadan kaçardı.



Çağla cumartesi günü yeni planı işleme koydu. Tüm maddelere uyamayacaktı ama özellikle ağlamayı her fırsatta kullanmaya kararlıydı.
Aycan ile erken saatte buluştu. Üstünde ilk buluşmada giydiği kıyafeti vardı. Hava biraz sıcak da olsa idare edecek, dikkatini ölçecekti. Sonra da kendisi hakkında anlattıklarını ne kadar dinlediğini anlayacaktı. Neden yapıyorum bunları, diye kendine sorduğu sorunun yanıtı, vicdanen rahat terk etmek, oldu.

Evden çıkmadan telefon açtı. Geç kalmamasın bekletilmekten hoşlanmadığını ısrarla tekrarlayarak kapattı telefonu. Şimdi sırada yarım saat kadar geç gitmek vardı.

“Kusura bakma azıcık beklettim. Ne giyeceğime karar veremedim de.”

“Azıcık mı? Tam yarım saattir bekliyorum seni.”

“AAA o kadar mı geciktim. Neyse sevindi fazla bekletmemişim.”  Çağla, onun gözlerindeki kızgınlığı gördüğünde tepki vermesini bekledi. Aycan’dan ses çıkmayınca planın bu kısmının çok da işe yaramadığını görüp üzüldü.

Buluştuktan kısa süre sonra, onun kendisi hakkında hiçbir şey bilmediğini anladı. Aycan sadece kendisine olan ilgisini abartıyordu. Bunu aşkmış gibi göstermekle ne elde edecekti? Çağla, kanacak mıydı? Aksine şimdi gözünde hem yalancı hem de düzenbaz olmuştu.

Üstelik daha önce konuşulan hiçbir şeyi anımsamıyordu. Bu konuda da yanılmamıştı. Hangi çiçeği sevdiğini anımsayamamış, karanfil yerine gül demişti. Üstündeki kıyafeti hiç fark etmemişti. “Kazağımı beğendin mi?” diye zarf attığında, “Evet, çok yakışmış! Yeni mi?” diye sözde ilgili bir ifade ile sormuştu.

Çağla, kısaca “Sayılır.” Diye yanıtladı. Sonra da sinir olduğu maddeyi uygulamaya çalıştı. Zorla ağlamaya başladı. Gözlerinin dolması yeterliydi onun içinde üzücü bir kitap sonunu anımsamak yetiyordu. Böyle zamanlarda hep Yeşil Yol adlı kitabın sonunu anımsar ve ağlamaya başlardı. İşte yine süzülüyordu yaşlar.

Aycan onun ağladığını görünce panik olmuştu. “Çağla, ne oldu? Neden ağlıyorsun?”

“Seninle ilk buluştuğumuzda üstümde bu kazak vardı. Anımsamadın bile! Beni sevmiyorsun. Ben karanfilin kokusuna bayıldığımı söylemiştim ama sen gülü sevdiğimi sanıyorsun. Seninle boşa vakit geçirmişim.” İşte bu tam anlamıyla doğru bir anlatımdı.

“Ah Çağla, lütfen affet. O ilk gün ben o kadar heyecanlıydım ki hiçbir şeyi anımsamıyorum. Çok haklısın ama bunun affedilir bir tarafı var.” Bunları söylerken bir yandan da aralarındaki mesafeyi açıyordu. Şu ağlama işe yarayacak mıydı acaba?

Aslında an itibariyle bitmişti Aycan. Ama mazeretlerini yok edecek bir şey gelmeyince aklına gözündeki yaşları kuruttu. O andan itibaren Aycan büyük bir ilgi göstermeye başladı. Bu kez de o maddeyi uygulamaya başladı. Her ilgi gösterdiğinde neredeyse azarlıyordu erkeği. Aslında şu an her şeyi bitirmenin en iyi zamanıydı ama akşam gidilecek sinemaya kadar dayanmaya karar verdi. Saçma sapan davranmak isterken kendisini yormuştu.

Sıkarım dişimi idare ederim, diye düşündü. Sinema öncesi bir şeyler yiyecekleri restorana gittiklerinde henüz kimse gelmemişti. İlk gelenler Jülide ve nişanlısı oldu. Çağla, Aycan ile tanıştırırken gözleri ile kararının olumsuz olduğunu Jülide’ye anlatıyordu. Kısa süre sonra Yeşim ile sevgilisi, sonra da Berna göründü. Aycan ile tanışan Yeşim de Çağla’nın bakışlarından hayır mesajını aldı. Berna, zaten anlamıştı bu işin bittiğini. Kendisi tanıştırdığı için Çağla’nın bu kadar hak verdiğini biliyordu.
Havadan sudan konuşuyorlar, sinema saatini bekliyorlardı. Berna, Çağla’ya eğilip “Sürpriz yumurtamı getirdin mi?”

“Sipariş verdim birazdan teslim ederler.”

“Ne sipariş ettin?” diye merakla sordu Aycan.

“Önemli değil. Erkekler her şeyi bilmez.” Çağla, artık sabrının son demlerindeydi. Adamı her ağzını açtığında terslemek istiyordu.

Berna, arkası kapıya dönük oturuyordu. Çağla kapıdan gireni görüp gülümsedi. O akşam tek kalacağını düşünen Berna ise bulundukları masaya Fatih’in gelmesi ile şaşkına döndü. Bakışlarında ki soruları gören Fatih de en az onun kadar şaşkındı.

Fatih, herkes ile selamlaşıp Doğan ile sarıldıktan sonra Çağla'nın yanına gitti. Kulağına eğilip, kısık sesle konuşuyordu.

“Berna benim geleceğimi bilmiyor muydu?”

“Bilmiyordu. Ona bir arkadaşımı çağıracağımı söylemiştim. İki aydır başımın etini yiyorsun. Şimdi bana verdiğin sözleri tut ve arkadaşımla iyi geçin. Yoksa sana şirkette dünyayı dar ederim.”

“Sana söz verdim. Sadece Berna olacak ve eğer benden şüphelenirsen tüm telefonlarımı ve maillerimi kontrol etme hakkın var.” Fatih nerdeyse yalvaracaktı. Çağla, onun bu halinden istifade edip kızdırmaya devam etti. “Ya işten çıktıktan sonra birileri ile buluşur ya da onlarla konuşursan?”

Fatih, sevgi dolu sesi ile kendini yeniden anlatmaya çalıştı. “Çağla, arkadaşlarının nişanından beri aklımda sadece Berna var. Abant’ta sana duygularımı söylemek istemiş ama geçici bir hevestir belki diyerek vazgeçmiştim. Sonrasında da bir şey değişmedi. Sen de biliyorsun. Artık kimse yok hayatımda. Hata yapmayacağımdan emin olabilirsin. Eğer o beni sevmezse durum değişir ama ben onu seviyorum.”

Çağla, daha fazla üzemeyecekti. “Eh bana da sana güvenmek düşer. Aksi halde başına gelecekleri kabullendin.”

“Kabullendim.”

Onlar konuşurken Berna ve Aycan ikisini izliyordu. Berna, Aycan'dan daha çok şaşırmıştı. Fatih'i hiç beklemiyordu. Çağla ile ne konuştuklarını merak ederek uzun bir süre onları izledi. Çağla, yerinden kalkıp yanında Fatih ile beraber, Berna'ya doğru yürüdü. Berna, soru dolu bakışlarla ikisine bakmaya devam etti. Aslında tüm masa onları izliyordu.
 
Fatih, yüzünde mahcup bir bakışla Berna'ya baktı. Onun neler hissettiği hakkında en ufak bilgisi yoktu. Çağla hiçbir şey söylememişti. O nedenle Berna’nın bu akşam nasıl davranacağı çok önemliydi.

Çağla ikisinin bu halinden büyük bir keyif aldığını hissetti. Berna bilmese de Çağla, uzun zamandır Fatih'i süründürüyordu. İki aydır Fatih başının etini yemiş, kendisi hakkında Berna ile konuşmasını, eskisi gibi olmadığını onun için hayatının tamamen değiştiğini anlatmasını istemişti. Çağla ise arkadaşının neler hissettiğini zaten bildiğinden, önce Fatih'in yeni bir hayata hazır olmasını beklemiş ve bundan emin olana kadar da ikisini bir araya getirmemişti. Şimdi ise Doğan ile Elif'te yaptığı gibi aralarından çekilmek zamanıydı. Çok zorlanmayacağı belliydi. İkisi de aptal aşıklar gibi birbirine bakıyordu. Fatih Berna’nın yanındaki boş sandalyeye oturduktan sonra kısa süre yaşanan çekingenliği üstünden attı.

Çağla, onların normal konuşmaya başladığını gördükten sonra o ana kadar aklında olmayan Aycan’ı ne yazık ki anımsadı.  Bu akşamdan sonra bir daha görmeyecekti. İki saat kadar daha katlanacaktı sadece.
Aycan, “Senin iş arkadaşınla, Berna ne zamandan beri bir aradalar?” Çağla, anlayışsızlığı tavan yapan Aycan'a ters bir bakış attı. Tam sözle de azarlayacaktı ki sinemanın büyük kapısından giren çifti gördü.

Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #20 : 18 Ağustos 2011, 06:38:32 »



Ays*gül... ellerine sağlık canım... çok yakışıyorlar  bunlarrrrrr




O an itibariyle aklındaki her şeyin alt üst olduğunu anladı. Sadece başına değil karnına da ağrı girmişti. Sinirlerinin gerildiğini, nefesinin kesildiğini, etrafındakilerin konuşmalarının uğultu şeklinde kendisine ulaştığını biliyordu. Ayrıca o andan itibaren canının hiçbir şey yapmak istemediğini de biliyordu. Tek bilmediği tüm bunların neden olduğu idi…
Uzun zamandır yurt dışında olan Tayfun Bey yanında çok güzel bir kadınla, ki muhtemelen, tarife uyduğunu göre, daha önceden görülmüş olan sevgilisi ile kendilerine doğru yürüyordu. Henüz grubu görmediğinden emindi. Koluna asılmış genç kızın söylediklerini asık bir yüzle dinliyordu.

Bu adam sevgilisinin yanında bile asık yüzlüydü!

Çağla, sarışın, uzun boylu genç kızı uzun uzun inceledi. Aycan'ı tamamen unutmuştu. Tayfun Beyin zevkli biri olduğunu biliyordu ama bu kız müthişti. Kendi üstündeki kot ile onun üstündeki kotun duruşu bile farklıydı. Kolundaki güzele rağmen Tayfun Bey mutsuz gözüküyordu. Acaba seyahati kötü mü geçmişti? Yoksa sevgilisi onu üzmüş müydü? Belki de o sevgilisini üzdü! Her ne ise kadının yüzünde tatmin olmuş bir ifade vardı. Yanındaki erkekten gurur duyduğu ve herkese hava attığı belliydi. Haklı diye düşündü. Tayfun Bey yakışıklı bir erkekti. Evet kabul ediyordu yakışıklıydı! Boyu ve yapısı ile dikkatleri üstüne çekecek erkeklerdendi. Onun spor yaptığını biliyordu Çağla. Hatta bir ara squash turnuvalarına katıldığını duymuştu. Hızlı ve dikkatli olmayı gerektiren bu spor aynı zamanda kas yapısını da geliştiriyordu. İşe yaradığı ortadaydı.

Çağla, etrafındakilerin nereye baktığını anlamasını engellemek amacıyla kendini zorlayarak başını çevirdi. Yine de gereğinden uzun süre incelediğinin farkındaydı. Allahtan kimse fark etmemişti. Aycan bile!
İkili sinemanın küçük salonlarından birine doğru yürüyordu. O sırada Fatih, Tayfun Beyi fark edip seslenince, şaşkınlıkla başını çevirdi. Kalabalık gruba önce boş bakışlarla baktı. Sonra Çağla’yı görünce yüzünde soru ifadesi oluştu. Çağla, ikisini birlikte sandığını anladı. En iyisi dikkatleri diğerlerinin üstüne çekmekti. Bunu da Fatih zaten severek yaptı.

   Fatih, önce Berna’yı tanıştırdı.  Sonra hafifçe eğilerek Tayfun’un kulağına doğru fısıldamaya başladı ama sesi yakınında duran Berna tarafından rahatlıkla duyuluyordu. “Hani Abant dönüşü biri var demiştim size, işte o! Çağla’nın arkadaşı.” Tayfun, önceden de tanıştığı Berna’nın elini sıktı. Sadece hayırlı olsun, diye mırıldandı.

Sonra kızları selamladı. Çünkü Elif hariç hepsi ile daha önce tanışmıştı. Ellerini sıkarken anımsadığını belli ediyor, işleri hakkında küçük sorular soruyordu. En son Elif ve Doğan ile de el sıkıştı. Doğan, Elif’i tanıştırmıştı.

Hepsi ile tek tek el sıkışan Tayfun, yanındaki genç kadını tanıtmaya gerek görmeden, en sona kalan Aycan’a döndü. Elini uzatmışken Aycan’ın diğer elinin Çağla’nın belinde olduğunu fark etti. Elini geri çekme isteğini zorlukla bastırdı. O beldeki eli oradan söküp atmayı çok istiyordu. Hatta sökerken o parmakları kırsa mıydı? İyi ama hangi sıfatla yapacaktı? Kabul etmeliydi, kendisi yokken yeni biri daha girmişti hayatına. Bu kız ne zaman durulacaktı? Bu ne kadar sürecekti?  Artık erkek arkadaşlarını takip edemiyordu. Kendisi yurt dışına çıkmadan önce hayatında kimse yoktu. Oysa geri döndüğü gün yeni erkek arkadaşı ile burun buruna gelmişti. Bundan emin miydi? Belki de önceden de vardı bu sevimsiz herif. Tatsız başlayan gecesi daha da iğrenç bir hal aldığından kısa kesmek istedi. Zoraki sıktığı eli bırakıp başı ile herkesi selamladı. Sadece hoş geldiniz diyen Çağla’ya en son baktı.

Tayfun Beyin gözlerinde bir an kıvılcımlar gördüğünden emindi Çağla. Acaba Aycan’ı tanıyor muydu? Çağla’ya göre olmadığını mı düşünüyordu? Eğer öyleyse de zaten üzülmesine gerek yoktu. Bu akşamdan sonra bir daha görüşmeyecekti. Hem o kendi ilişkisini düzeltmeli, diye düşündü. Çünkü yanındaki kadını, ne arkadaşları ile tanıştırmış, ne de kadına gereken saygıyı göstermişti. Gerçi genç kadının da gruptakilerle tanışmak gibi bir niyeti yoktu. Biraz havalı biriydi. Güzeldi ama soğuktu. Hem de çok uzun boyluydu. Nerdeyse Tayfun kadar boyu vardı. Bakışlarını ayaklarına çevirdiğinde buna şaşmadı. Neredeyse on beş santimlik topukların üstünde duruyordu.

Tayfun, son kez Çağla’ya baktığında onun da Nurgül’ü dikkatli bakışlarla incelediğini gördü. Gözlerindeki anlamı çözmeye uğraştı. Sonra kendisine kızdı. Yanında erkek arkadaşı vardı. Kendi kız arkadaşını merak etmesinin ardında, kadınsı merak dışında başka bir anlam bulunmuyordu. Zaten kıskanmış biri en azından yüzünden belli ederdi. Oysa Çağla, sanki çok normalmiş gibi inceliyordu Nurgül’ü.

Nurgül ise kendisine yönelmiş bakışların farkında değildi. Burnu havada başka yerlere bakıyor, bir ayağı ile yere vurarak acelesi olduğunu belli ediyordu.  Tayfun onun bu tavırlarına zerrece aldırmıyordu. Sadece daha fazla konuşacak bir şey kalmadığından yanlarından ayrılmak istiyordu. Böylece canını sıkan ikiliyi de görmeyecekti.

Çağla, merakını yenemeyerek, uzaklaşan çifti izlemeye devam etti. Genç kadının, Tayfun Beyin elini tutmak istediğini, onun ise farkında değilmiş gibi elini cebine soktuğunu gördü. Galiba kavga ederek gelmişlerdi… Şimdi biraz daha iyiydi!

Tayfun üç haftalık yoğun seyahatten döndüğü gün Nurgül ile buluşup sinemaya gelmeyi hiç istememişti. Çok sayıda salonun bulunduğu büyük sinemalardan birinde bir festival filmi vizyona girmiş, Nurgül de kendisi gibi bir grup entel geçinen arkadaşı ile o filmi izlemek için tam da bu akşama bilet almıştı. Tayfun, amcası ile buluşmayı ve kendisi yokken neler olduğunu konuşmayı tercih ederdi. Nurgül’ün sinema sonrası planları içinde eve gitmek de vardı. Bunu az önce kulağına fısıldayarak, filmin sonrasında ödül vereceğini söylemesi de hoşuna gitmemişti. Neredeyse dört aydır hiç sevişmemiş olmaları bu akşamı Nurgül için özel kılıyordu. Tayfun için de özel olacaktı. Çünkü sevişmek değil ayrılmak için o eve gidecekti. En iyi konuşulacak yer değildi elbette, fakat ayrılık sonrası onu bırakmak zorunda kalacağı bir yer olmaması kapıyı çekip çıkması için ev idealdi.

Salona girdiklerinde yerlerini gösteren çocuğa bahşişini verip oturdu. Nurgül’ün dışarıda konuştuğu grubu sormamış olması kendisini ne kadar önemli gördüğünün bir başka ispatıydı. İnsan sevgilim dediği erkeğin iş arkadaşlarını tanımak istemez miydi? Üstelik o erkeklerin hepsinin yanında bir kız arkadaş vardı.

Çağla tarafından tanıştırılmış kızlar!

Bu kızın etrafındaki kızların da şirketindeki erkeklere düşkünlüğü tuhaftı. Bu durumda Yakup ile Ali’den başka Çağla için alternatif kalmamıştı. Onlarla da bu aralar pek vakit geçirmiyordu. ’Off Tayfun, boşuna kafa yorma, çünkü yanındaki erkek yüzünden onlarla vakit geçirmiyordur. Nerden biliyorum ki benim yurt dışına gidişimden önce böyle bir adamın olmadığını? Aslında hata bende hala düşünüyorum onu. Beni umursamadığını hatta görmediğini daha nasıl ispatlayacak bana?’
Filmin yarısı olduğunda daha fazla dayanamayacağını hissetti. “Hadi gidelim. Tahammül edilecek gibi değil.”

“Hayatım, bu filmin yönetmeni babamın çok yakın arkadaşı. Asla yarım bırakamam. Zaten bizim için biletleri de temin etti.”

“Nurgül, kör müsün? Senin sevgili arkadaşlarından başka iki kişi daha var salonda. Seni duyanda bu filme bilet karaborsa sanır.”

“Ama aşkım, görmüyor musun, ne kadar güzel anlatmış duyguları. O konuşmadan geçen sahneler ne çok şey anlatıyor.”

“Benim uykumu getiriyor. Zaten nerdeyse dört saatlik bir uçak yolculuğundan ve bunca yorgunluktan sonra şuraya sürükledin. Bir de eziyet ediyorsun. Geliyorsan gel, gelmiyorsan da iyi seyirler.”
 
Tayfun, sinemadan çıkmak için yürümeye başladı. Nurgül’ün arkadaşlarına veda edip, gözlerine yaş kondurarak koluna asılması kendisini yumuşatmak yerine daha da sinirlendirdi.

“Ama annen ile konuştum ve senin bu akşam bana katılmanın onlar açısından hiç sakıncası olmadığını söyledi.”

“Sen annemle bunu mu konuştun?”

“Biliyorsun çok iyi geçiniyoruz. Neden konuşmayacakmışım?”

Annesinin destek verdiği biri olduğunu düşünmek Nurgül’ü biraz fazla cesaretlendirmişti. Oysa annesinin öyle bir tavrı yoktu. Sadece kibar davranıyordu. Yine de bunu Nurgül’e söylemedi. Az daha ısrar ederse eve bile gitmeyecek sinemanın kapısında terk edecekti. Gerçekten çok sıkılmıştı. Şimdi daha çok pişman oluyordu yurtdışına gitmeden bitirmediğine.
 
“Nurgül, bak…”

“Tayfun, beni biraz seviyorsan içeri girer beni arkadaşlarımın yanında rezil etmezsin. Senin kaba biri olduğunu düşünmelerini istemiyorum.”

Tayfun artık ipin koptuğunun farkındaydı. Tüm iyi niyetlerini bu son cümle yerle bir etmişti. Sadece arkadaşlarının yanında itibarını kurtarmak istiyordu. Hem de bir işe yaramayan üç beş zibidiye karşı…
 
“Nurgül, yeter artık. Sen ister gir ister girme ama seni…” cümlesini tamamlayamadan kadının şımarık sesini duydu. “Hadi aşkımmm ne olursunnnn girelim içeriye. Bak sonra senin istediğin her şeyi yapacağım! Hadiii beni seviyorsan!”

Tayfun istediğini elde etmek için kadınlığını kullananlara zaten sinir olurdu. Üstelik bunu kendisine yapması daha da iğrençti. Artık açık olacaktı. Tahammülü kalmamıştı. Olağanca net ve duygusuz bir sesle ama başkalarına duyurmayacak şekilde “Seni sevmiyorum. Rahatladın mı? Seni sevmiyorum. Sana bu akşam bunu evde söyleyecektim. Bu buluşmayı, senin tüm saçmalıklarına ve kaprislerine rağmen kabul etmemin tek nedeni bunu konuşacak olmamdı. Şimdi yineliyorum ister gir arkadaşlarınla filmi izle istersen bir taksiye bin evine git. Ama bundan sonra beni arama. Bitti.”



Çağla, ilk perdesi biten romantik komediyi izleyemiyordu. Bunun iki nedeni vardı. Önemsiz neden Aycan ile o akşam ilişkiyi bitirecek olmasıydı. Önemli neden ise az önce gördüğü çiftin kendi üstünde bıraktığı ve anlamlandıramadığı duygulardı. Kızı çok beğenmişti. Uzun boyuna rağmen oldukça yüksek topuklularla ne kadar rahat yürüyordu. Manken miydi acaba? Hiç tanımıyordu ama öyle olduğunu düşünüyordu. Tayfun beyin de çok sevdiğinden emindi. Bugün yurda dönmüş ve hemen onunla buluşmuştu. Eh o kadar güzel bir kızdan üç hafta ayrı kalmış olması özlemesine neden olmuştur tabii. ‘Ben de böyle sadece beni düşünen bir erkek istiyorum. Dönüş gecesi bana koşacak kadar yorgunluğunu umursamayacak bir erkeğin bana aşık olmasını istiyorum.’

Aranın bittiğini belli eden zil sesi ile herkes hareketlendiğinde Çağla hala düşünüyor ve gözleri ile diğer çifti arıyordu. Salondan çıkmaya bile gerek duymamışlardı demek ki!

Koluna dokunan Elif’in sesi ile kendine geldi.

 “Hadi giriyoruz içeri. Sen gelmiyor musun?”

“Geliyorum.”

İkinci perdeden de bir şey anlamamıştı. Komedi olduğu için başkaları gülerken o da güldü. Daha önce okuduğu listeden hangi maddeyi uygulasa da sinir ederek ayrılmasını sağlasa diye düşünürken Aycan için o maddelerden daha etkili bir şey buldu. Bu adamın bencil yapısı en sevmediği ama en etkili cümleyi kurdurtacaktı. “Sen benden daha iyilerine layıksın” işte veda cümlesi bu saçma cümle olacaktı. Kim kimden iyi, kim biliyordu ki?

“Ben biliyorum”

“Efendim?”

“Yok bir şey Aycan. Sen filmi izle.”

Çağla, bunu da kafasında haletlikten sonra karanlık salonda gözlerini gezdirdi. Fatih ile Berna birlikte mutlu gözüküyordu. Zaten komedi filmi onları yakınlaştırmıştı. Birbirlerine bir şeyler söyleyerek izliyor, sık sık da bakışıyorlardı. Çağla mutlu oluyordu onları böyle görmekten. Diğer tarafta, koltuğuna iyice gömülerek arkalarında oturanların perdeyi görmesini engellememek için çaba harcayan Doğan ile Elif çok daha rahattı. Arkadaşlarının ara buluculuğunu yapmış olmak ve doğru kişileri bir araya getirmekten mutluydu. Bir de kendisi için bunu başarsa!



Tayfun, arabasına bindiğinde kafasının biraz rahatladığını anladı. Evet bu iş kesin olarak bitmişti. Artık başının ağrısı biraz azalacaktı. Sadece Çağla ağrıtabilecekti başını. O zaten hiç ara vermiyordu ağrıtmaya. Bu akşam yanındaki zibidi kimdi? Üstelik eli de belindeydi. İlk kez bir erkeğin Çağla’ya dokunduğunu görmüştü. Belki de o yüzden sinirleri daha çok bozulmuştu. Hala nefesinin düzelmediğinden emindi. O sahneyi hatırladıkça cinleri tepesine toplanıyordu. Eve gitmek istemedi. Babaannesinin ışıklarına bakacak ayaktaysa ona uğrayacaktı. Bu saatte kendi arkadaşlarını bile çekemezdi.

Birkaç dakika sonra babaannesinin kapısını çalıyordu. Onun alışkın olduğu bir saatti. Kapıyı açarken zaten yüzünde torununu rahatlatan gülümsemesi vardı.

“Gel bakalım deli oğlan. Daha erken gelmeliydin ama öğrendiğime göre eve bile gidememişsin henüz. Neler oldu anlat.”

“Afife sultan, uykun yoktur inşallah.”

“Bu suratın yüzünden uykum kalmadı. Anlat bakalım seni kim bu hale düşürdü mecnun.”


Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #21 : 19 Ağustos 2011, 07:32:29 »


Çağla, pazartesi günü işe daha huzurlu geldi. Aycan sayfası da kapatılmıştı. Doğru insanı bulamıyordu. Yirmi ikinci maddeyi bir daha bu kadar geç uygulamayacaktı!
Fatih, kapıdan girerek doğru Çağla’nın masasına gitti. İki küçük hediye paketi bıraktı. Birinden güzel bir bileklik çıkmıştı. Gümüş bileklik çok hoşuna gidince hemen koluna taktı. Diğer kutudan da çikolata çıkmıştı. Çağla, mutlulukla baktı. “Keyfin yerinde!”
“Evet. En azından deneyecek kadar güvendi bana.” Çağla, pazar günü arayan Berna’dan zaten bunları öğrenmişti.
“Sen kendine güveniyor musun?”
“Kesinlikle. İçin rahat olsun.” Fatih daha genç duruyordu. Haftalardır bozuk olan morali bu hafta sonu düzelmişti. Yüzünde de büyük bir gülümseme vardı. Çağla arkadaşının bu haline sevindi. Kendisi de mutlu olacaktı. Umuyordu. Umut etmekten vazgeçmeyecekti…
Çağla, işe başladı. Yarım saat kadar sonra kapı açıldı ve Tayfun Bey üç hafta sonra ilk kez kapıdan girdi. Çağla da diğerlerine uyarak sinse verdiği neşeli tonla hoş geldiniz dedi. O ise kısaca hoş buldum, diyerek odasına yürüdü. Yüzü asıktı. Kimse ne olduğunu anlayamadığı için herkes kısa bir bakışmanın ardından işine döndü.

Tayfun, az sonra odasından çıkıp amcasının yanına gitti. Sarıldıktan sonra koltuklara oturup konuşmaya başladılar. Pazar günü amcası evde olmadığı için görüşememişti.
İşler hakkında zaten bilgiler almıştı ama yüz yüze konuşmak çok daha farklıydı. Yengesinin ve kızların nasıl olduğunu da sordu. En sona şirket çalışanlarının neler yaptıkları kalmıştı. Kimsede bir değişiklik yoktu. Ya da amcasının bildiği bir şey yoktu. Bu da bir şeydi. O sırada Çağla kapıyı çalmış ve elinde iki tabak ve iki çay olan tepsi ile odaya girmişti. Dağıtım sırası yine ondaydı.
Tayfun, onu gördüğüne mutlu oldu. Üstelik tabakta onun yaptığından emin olduğu ıslak kek de vardı. Bu keke çok mu anlam yüklüyordu? Öyle bile olsa, bugün işe geleceğini biliyordu ve demek ki dün evindeydi. Bu iki şey yeterince anlamlı gelmişti.
Süleyman Bey, tabaktaki kekleri görünce gülümsedi. “Tayfun, kaynanan sevecek mi desem. Bak en sevdiğin kek varmış bugün. Çağla çok alıştırdın biliyor musun, pazartesi sabahları kahvaltı etmiyorum kek yiyeceğim diye.”
Tayfun, bu konuşmadan geçen pazar da kek getirdiğini tahmin etti. Demek ki yine evdeydi. Ama bu bir şey demek olmayabilirdi. Belki o Aycan mıdır, Baycan mıdır, onun işi vardı buluşamamışlardı. Nasıl daha farklı şeyler düşünüyordu ki? Tadı kaçmıştı. Tam yemeyeceğini söyleyecekken Çağla, “Tayfun Bey oralarda yiyememiştir diye düşündüm. Onun için yapmıştım.” Dedi. Tayfun kulaklarına inanamadı. Bunu gerçekten beklemiyordu.
Süleyman Bey, duyduklarından sonra Tayfun’a dönüp baktı ama tek kelime etmedi. Tayfun yüzündeki mutluluğu gizlemeye çalışıyordu. 
“Teşekkürler Çağla, yine çok güzel olmuş ve evet çok özlemiştim.” Tayfun bu cümledeki iki anlamında tam yerinde olduğunun farkındaydı. Onu gerçekten özlemişti. Oysa o, kendisi uzaklardayken yeni biri ile çıkmaya başlamıştı. Gerçi bu durum şirketteki erkeklerin hiç biri ile çıkmadığı anlamını da taşıyordu. Çünkü Fatih ile Doğan onun başka biri ile çıktığını bilirken Çağla şirketten birileri ile çıkmazdı. Bari işin bu kısmı beni rahatlatsın, diye düşündü. Artık bu kadar küçük şeylerle umutlarını arttırıyordu.
Çağla, tebessüm ederek çıkmıştı odadan. Tayfun onun arkasından bakarken dalgınlıkla bir lokma daha attı ağzına. Süleyman Bey, gülerek onun bu halini izledi. Sonra “Yengen bana doğum günü yapıyor. İki hafta sonra cumartesiye başka plan yapma.”
Tayfun duyduğuna adapte olmak için kendisini zorladı. “Yapmam da sen nasıl razı oldun?”
“Ellinci yaş günüm olunca itirazım yeterli olmadı. O benden çok daha ısrarcıydı.”
“Yengem, yendi seni yani.”
“Öyle. Annem de ondan yana olunca benim hiç şansım kalmadı.”
“Yokmuş.” Tayfun dünden beri ilk kez gülmüştü. “Başka bir şey yoksa ben işime başlayayım.”
“Yok şimdilik.”
Amcasının odasından çıkarken  ailesini düşünüyordu.
Babaannesi ile saatlerce konuşmuştu ama ona doğum gününden bahsetmemişti. İlginç bir kadındı Afife Sultan. Babasından on yıl sonra amcasını doğurmuş, kocasının genç yaşta kaybından sonra iki oğlunu tek başına büyütmüştü. Aileyi hala o idare ederdi. Kendi babasının ölümünden sonra annesinin de uzaklaşmasına izin vermemiş, gelinini her zaman yakınında tutmuştu. Tayfun’un annesine defalarca kez evlenmek isteyip istemediğini de sormuştu. Tayfun, annesinin ikinci kez evlenmeye hiç yanaşmadığını biliyordu. Babasına olan aşkından sonra bir başkasını hayatına sokamamıştı.
Kendisi de böyle bir aşk istiyordu. Artık, ‘aşk’ hayatında çok daha önemli bir yer edinmişti. Karşılıksız olmasına rağmen Çağla’ya olan aşkının her geçen gün büyüdüğünün farkındaydı. Sabırla onun da kendisini fark etmesini bekleyecekti. Şimdi önceliği onun hayatındaki şu erkeğin ne olduğu idi. Acaba Fatih ile konuşsa mıydı? Ama bunun için çok erkendi. Ona soramazdı.
İnsanların duygularını harekete geçirmeyen, sadece tutku ve şehvetle hareket ettiği ilişkilerden sıkılabileceğini asla aklına getirmezdi. Şimdi ise öyle bir ilişkiyi yaşamayı aklından bile geçiremiyordu. Aylardır hayatı işi ve evi arasında geçiyordu. Galiba büyüyordu!
İki gündür cep telefonuna gelen mesajları ve aramaları artık kanıksamıştı. Mesajların hiç birini açmamıştı. Nurgül’ün ne yazdığını zerrece merak etmiyordu. Telefonlarını da açmadan kapatıyordu. Büro telefonlarının, arayan numarayı gösterenlerden olması çok işine yaramıştı. Tanımadığı numaraları da açmayarak kendisini gereksiz konuşmalardan uzak tutuyordu.
Tek tesellisi Nurgül’ün büroya gelmeyeceğini bilmekti. Çünkü onun egosu bu kadar insan içinde reddedilmeyi kaldıramazdı. 



Tayfun odasına girerken personele baktı. Hepsi başları ekranlarına dönük çalışıyordu. Çağla’nın da ekrana eğilmiş olduğunu gördü. Tam ona bakarken bir anda başını kaldırması ile göz göze geldiler. Çağla o kısa bakıştan sonra başını eğince Tayfun’un yüzü biraz daha asıldı. Bu kızın kendisini bu kadar umursamaması canını çok sıkıyordu.
Başını çevirip odasına girdi. Kapıyı kapatmıştı arkasından. Ekranının başına geçtiğinde yapılacak işlerini sıraladı. O yokken çoğu iş yapılmıştı ama bazı işler yine de onun kontrolü ile bitecekti. Böylece kafasını meşgul edecekti. Ne de olsa aklına gelen şeylerden pek memnun değildi.
Çağla ise o bakışın devamını getiremeyeceğinin bilincinde eğmişti kafasını. Yine de o kısacık anda elindeki tabağı görmüştü.
Kısa süre sonra ekranlara Süleyman Beyin doğum günü daveti düştü. Tüm şirketi ellinci yaşını kutlamaya çağırıyordu.
Tayfun, mesajı okuduktan sonra ajandasına not aldı. Sonra işe başlama yerine aklındakini yaptı. Telefonunu eline aldı.Aarkadaşları ile uzun zamandır görüşememişti. En iyisi akşam için çocuklarla bir araya geleceği bir organizasyon yapmaktı.
Üç telefon konuşmasından sonra her şey tamamdı.


Bir saat kadar sonra dışarıdan gelen seslerle başını işinden kaldırdı. Sesler kesilmeyince merakına engel olamadı. En çok Çağla’nın sesi geliyordu. Diğer erkeklerin bir talebine itiraz ediyordu. Ne olduğunu anlamak için masasının başından kalktı. Bugün üstünde takım elbise vardı. Gömleğinin kollarını kıvırmıştı. Kapıya doğru yürürken birazdan katılacağı toplantı için kollarını düzeltiyordu. Odanın kapısından çıkarken en son kravatını da düzeltti.
Dışarıda komik bir görüntü vardı. Beş tane erkek Çağla’nın masasının önünde ayakta duruyor ve elinde tuttuğu bir şeyi istiyordu. Çağla’dan yükselen tek ses “Vermem, benim, vermem” kelimeleriydi. Tayfun sinirlendiğini hissetti. Erkekleri o masanın başından uzaklaştırmak istiyordu. Kendini tutup “Hayırdır beyler?” dedi. Çağla, gözlerinde kızgın bakışlarla erkeklere bakıyor, neyi sakladığını Tayfun’a da göstermiyordu.
“Tayfun Bey, inat ediyor. Ne olur biraz verse?” Yakup’un cümlesini diğerleri de destekledi. Tayfun duyduğu cümle ile daha da sinirlendi ama kendini biraz daha dizginledi. “Sorun ne beyler? Ne istiyorsunuz Çağla’dan?” duyacağı yanıtın ne olacağına dair aklından bir sürü kötü senaryo geçiyordu.  Üstelik bunları düşünürken saçmaladığını da biliyordu.
“Leblebi üzümümü istiyorlar”
Çağla yanıtlamıştı. Hem de dünyanın en kıymetli mücevherini saklamaya çalışıyormuş gibi söylemişti bunu.
“Leblebi üzüm mü?” Tayfun yanlış duyduğunu sandı.
“Evet. Ama vermem. Gitsinler alsınlar. Ben kendime aldım.”
“Beyler, çok istiyorsanız kendinize alın. Kız haklı. Size vermek zorunda değil.” Sesi istediğinden sert çıkmıştı. Başka bir şey söylemeden odasından ceketini alıp kapıya yöneldi. Kapıdan çıkmadan önce son gördüğü kese kağıdını göğsüne saklayıp “Vermem” diyen Çağla idi. Asansöre bindikten sonra gülmeye başladı. Bu kız gerçekten deliydi. O kadar tantana leblebi üzüm içindi… Demek ki sevdiği şeyleri paylaşmamak gibi bir özelliği vardı. O kadar arkadaş canlısı dışa dönük biriydi ki böyle bir hareket beklemiyordu.
Büroda ise Çağla, Tayfun beyden aldığı güçle leblebilerini ağzına atarak diğerlerine nispet yapıyordu.
Erkekler masasının başından ayrılınca ekranına döndü. İlk iş Doğru Erkek listesini açmak oldu.
25- Leblebi üzümü mümkünse sevmesin… Seviyorsa da bana hep daha çoğunu bıraksın
Yazdığına gülerek dosyayı kapattı. Sevmişti bu doğru erkek listesini.


Aslında, zamanı azalırken hayatında kalıcı bir erkek olmadığı için üzgün olmalıydı ama değildi. Arkadaşları sayesinde tanıştığı erkeklerden sıkılmıştı. Kendisi birisini bulmak istiyordu. Ayrıca bulacağı erkek ile Süleyman Beyin doğum gününe gitmek, onun erkek arkadaşı olduğunu söylemek istiyordu. Bunun için duygularına güvenecek ve en başta iyi şeyler hissetmediği birisi ile çıkmayacaktı. Aycan için de böyle düşünmüş ama sonra şans vermek istemişti. Aklına gelen yeni bir maddeyi eklemek için dosyayı yeniden açtı.
26- Ayrıntılara dikkat eden biri olmalı.  
Çağla gibi her ayrıntıyı aklına ya da listelere yazan birinin hayatındaki kişi de ayrıntılara dikkat etmeli. Hem bir erkek kadınları desteklemeli. Evet, bu da yeni bir madde olmalı, Aycan’ın konuşurken erkeklerin daha başarılı olduğunu laf aralarına sokuşturması aklına gelmişti.
27- İş ve özel hayatta destek olmalı. Başarım ile gurur duymalı.  
Bu maddeden sonra aklına gelenler hep kendisinin takdir edildiği ve desteklendiği sahnelerdi. Yaptığı güzel işlerden sonra Tayfun beyin kendisini takdir ettiği zamanlardı bunlar. Çok hoşuna gidiyordu o takdirler. İşte öyle bir erkek olmalıydı hayatındaki. Tabii sarışın olacaktı!


Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #22 : 20 Ağustos 2011, 07:19:27 »



Saat üç olduğunda Tayfun toplantıdan döndü. Yorgun gözüküyordu. Çağla, mutfağa geçerek, ayırdığı keki tabağa koydu. Yanına bir de kahve yaparak Tayfun beyin kapısını çaldı. Bu hareketinin ne anlama geleceğini hiç düşünmemişti. Sadece onun yorgunluğunu giderecek bir hareketti kendisi için bu.

“Size torpil yapıyorum. Ara öğün yaparsınız değil mi?” Tayfun o anda kalkıp öpebilirdi Çağla’yı. Üstelik bundan büyük de bir zevk alırdı. İçindeki umudu bastırmaya çalıştı. “Pazar günün boş muydu?” Yanıtı beklerken midesi yanmaya başlamıştı.

“Bu gidişle hep boş kalacak.” Çağla, ifadesiz bir sesle söylemişti. En azından Aycan’dan ayrıldığı için bir şey hissetmediğini böyle anlatabilirdi.

“Efendi birine benziyordu.” Sanki adamın yüzüne baktım da, tek görebildiğim belini tutan eliydi.

“Efendi olabilir ama bana göre değildi.”

Çağla başka bir şey söyleyecekken sustu. Sadece “Leblebilerimi kurtardığınız için teşekkür ederim.” Diyerek çıktı.

Tayfun, ardından baktı. Efendi ama ona göre değil! Ne demek istemişti? Üzülmüş olsa bu kadar neşeli olmazdı. Demek ki başka bir uyumsuzluk vardı aralarında. Eh o zaman bana bol şans, diyerek kekinden koca bir parça kesip attı ağzına.

Bu kek artık onun gerçekten umuduydu.



“Sen şimdi bu kıza aşık mısın?”

“Abi daha kaç kez soracaksın? Çocuk aşığım diyor işte. Önemli olan o kızı kendine nasıl aşık edecek? Buna yoğunlaşsana.”

“Çılbır, beni delirtme. Bu adamın aşık olmayacağına bire yüz bahse girerdim. Ama bak şimdi karşıma geçmiş “Ben fena aşığım, ama kız beni sevmiyor” diye zırlıyor.”

“Zırlamıyorum.”

“İyi utanma bir de ağla bari. Oğlum kim bu kız? Neden seni böyle üzüyor? Nasıl olur da senin aşkına karşılık vermez?”

“Kim olduğu önemli değil. Önemli olan o beni görmüyor bile. Ben ne yapabilirim hiç bilmiyorum.”

“Al kızı karşına konuş. Söyle ona aşık olduğunu. Eğer o seni gerçekten sevmiyorsa bir daha görmezsin onu olur biter.”

“Hakikaten çılbırsın ha. Ne kadar kolay söylüyorsun. Al konuş olmadı görme. Müthiş öneri.”

“Bana çılbır demeyin. Benim adımı unuttunuz zaten.”

“Seni şu an o yumurtalar gibi kaynayan suya atmayı nasıl isterdim. Dua et ki çocukluk arkadaşımsın da kıyamıyorum. Bak Volki, ben o kızla konuşamam. Yani konuşurum da bunu söyleyemem. Çünkü sonrasında hiç istemediğim şeyleri yaşamak zorunda kalabilirim. Başka bir önerin yoksa sus.”

Tayfun, neredeyse kundaktan beri arkadaşı olan Volkan, Ediz ve Noyan ile eskiden beri takıldıkları bardaydı. Onlara Çağla’yı çok detaya girmeden anlatmıştı. Hiç biri yanında çalışan olduğunu bilmedikleri için uygulanamaz fikirlerini sıralıyorlar, Tayfun’u daha da sinirlendiriyorlardı.
Volkan’a küçükken evlerinde çok sık çılbır yapıldığı için o ismi takmışlardı. En basit öneriler hep ondan gelirdi.

Ediz böyle konulara hiç karışmazdı. Yine bir kenarda sessizce üçlüyü izliyordu.

Noyan ise her türlü fikre açık biriydi. Üstelik bir sürü de öneri sıralayabilirdi.

“Tayfun, istersen şöyle sekiz kişilik bir ortam yapalım. Bizim kızları da görünce belki uyanır bir şeylere. Ne dersin?”

“Olmaz. Belki sonra ama şimdi olmaz.”

“O zaman ilgini belli edecek kadar konuşmaktan başka çaren mi var? Yemeğe falan götürmüşsündür zaten. Ne kalıyor geriye? Billboardlarla ilanı aşk da çok demode oldu.”

“Yuh olsun. Daha neler artık.”

“Ne yani yemeğe de gitmedin mi kızla?”

“Gittim ama özel bir yemek değildi. Zaten lafım billboardaydı.”

“O olmaz zaten. Geçti onun modası. Acaba bir balona falan mı yazdırsan?”

“Saçmalayacaksan hiç fikir üretme. Bak ben kıza kendimi nasıl göstereceğimi soruyorum. İlan kısmını değil.”

“Kız seni nasıl görmüyor? Bu yakışıklılıkla hepimizi gölgede bırakıyorsun. Şuraya oturduğumuzdan beri kaç kadın sana alıcı gözü ile baktı. Ama sen ne diyorsun, ‘Bu kız beni görmüyor’ Kör mü?”

“Sarışınlardan hoşlanıyor.”

Üçü de kahkahayı basmıştı. Tayfun bozulsa da onların tepkisini normal buluyordu.

“Hiç şansın yokmuş.”

“Hakikaten, sen kendine başka kız bul. Bu kız seni kesinlikle görmez.”

“Siz geyiğe devam edin. Ben gidiyorum.”

Tayfun kalkmaya çalışırken Ediz durdurdu arkadaşını. “Otur şuraya ve anlat doğru düzgün. Önce bu kızın adından ve nerede tanıştığından bahset. Sonra da mantıklı bir şeyler bulmaya çalışalım.”

“Zaten asıl sorun bu. Biz tanışmadık. Ben onu iki yıldır tanıyorum. O da beni tabii.”

“İki yıl mı? Nurgül varken de var mıydı?” Volkan bu soruyu sorarken diğerleri de yanıtı merakla bekliyordu.

“Evet ama ben ona aşık olduğumu yeni anladım.”

“Şunu en başından anlat Tayfun. Bilmece gibi konuşmaktan vazgeç.”

Tayfun, en doğrusunun bu olduğunu biliyordu. Anlatmaya başlamadan önce içkileri tazeletti. Sonra derin bir nefes alıp Çağla’yı anlattı.
Birer kadeh daha bittiğinde onun da anlatacakları bitmişti.

“Sen şimdi yanında iki yıldır çalışan Çağla’ya aşıksın. Ama kız seni görmüyor. Çünkü sarışınlardan hoşlanıyor. Üstelik yapacağın her hamle kız tarafından taciz olarak nitelenebilir. Çözümü kolay. Kızı işten at ama sonra da saçlarını sarıya boyatarak karşısına çık ve “seni seviyorum” de. Bu kadar basit.”

“Çok basit evet. Ben bunu neden hiç düşünemedim? Biriniz Volkan’ı susturun yoksa ben susturacağım. Onu nasıl işten atarım? Ayrıca neredeyse en iyi elemanım. Ve ben saçımı boyatmam.”

“Sevmesen de atamazsın yani. Onu anladık. Saçını niye boyatamıyorsun? Esmer teninle iyi giderdi.” Tayfun’un gözlerindeki kıvılcımları görünce hemen lafını tamamladı. “İyi o zaman. Diğer taktiği uygula. Her fırsatta yoluna çık. Seni görmesini sağla.”

“Zaten hep bir aradayız.”

“O anlamda değil. Gittiği yerleri öğren, sen de oralara git. Onu güldür. Eğlendir. İltifat et. Ve en önemlisi sevgini belli edecek şekilde bak.”

“Bunu deneyeceğim.”

Söylemek kolaydı ama uygulamak aynı derecede kolay değildi. Onun kendisini görmemesi yüzünden hep suratı asık geziyordu. Nasıl güldürecekti onu?

Bu buluşmanın tek faydası artık arkadaşlarının da aşık olduğunu öğrenmesiydi. Ve hepsi Nurgül olayının bitmesinden memnundu!



Hafta boyunca Tayfun’un yüzü yine de pek gülmedi. Gülecek bir şey bulamıyordu. Çağla ve etrafındakilerin neşeli halini izlemek sinirlerini bozuyordu.  Hafta sonuna doğru Çağla da gülmez oldu. Biraz öksürüyordu. Cumartesi şirkete gelecekti. Cuma akşamı Tayfun gelmemesini söyleyerek şirketten çıktı. Çağla’nın kendisini dinlemeyeceğini biliyordu. Aslında o halsiz gözüktüğü için eve bırakmayı düşünmüştü ama tuhaf kaçacağını bildiği için sormamıştı.

Cumartesi sabahı büroya geldiğinde onu masasında görünce yanılmadığını anladı. Masasının yanına gitti. Solmuş yüzüne baktı. İçi kıyılmıştı bu haline. Tüm duygularını yansıtan sesle, “Gelme demiştim.” Dedi. Artık kendini gizlemeye çalışmıyordu. Zaten sadece Caner vardı o gün şirkette. O da şu an telefonla konuşuyordu.

Çağla, boğazının acısına aldırmadan “İyiyim.” dedi ama öksürük ile boğulurmuş gibi sesler çıkartmaya başladı.

“Belli. Ne var elinde? Bu kadar önemli ve acil iş yok. Bence hiç oyalanma git evine dinlen.” İnat etmesine kızıyordu. Halsiz ve renksiz halini görmek üzüyordu. Hafta boyunca neşeli halini izlemek içini sıkmıştı sözde. Oysa o halini bu haline binlerce kez tercih ederdi. Büroda başkası olmasa çoktan elini uzatacak ve ateşini ölçecekti. Ona dokunmayı çok istiyordu. Sebebi ne olursa olsun artık ona dokunmak istiyordu.
“Geldim artık çalışayım biraz sonra giderim.” Böyle söylese de kendine kızıyordu. Ne vardı ki gelecek. Tayfun Bey ve Caner çalışacaklarını söyleyince o da evde kalmamak ve annesi ile teyzesinin dırdırını dinlememek için kaçmıştı. 

Tayfun olumsuz anlamda başını hafifçe sallayarak odasına geçti. Kapısını kapatmadı. Arada bir yüksek sesle konuşarak öğlene kadar çalıştılar. Tayfun, Çağla’nın sıklaşan öksürüklerini dinliyordu. Öğlen evine gitmesini söylediğinde çok az işi kaldığını söyleyerek çıkmamakta inat etmişti.

“Daha kötü olacaksın.” Tayfun ilgisini saklamaya çalışmıyordu. Caner’in kısa bakışını görse de umurunda değildi. İstediğini düşünebilirdi. Çağla hastaydı ve söz dinlemiyordu.

“Şimdi çorba içerim. Sonra da ilacımı alırım bir şeyim kalmaz.”

Dediğini de yaptı öğlen yemeğinde kendisine çift porsiyon çorba söyledi. Üçünden başka kimse olmadığı için mutfakta yemeyi tercih ettiler. Çorbası boğazlarını yumuşatmıştı.

Tayfun onun zorla yutkunmasını izledikçe omzuna atıp evine götürmeyi düşünüyordu. Alt tarafı pazartesiden itibaren tüm şirket neler olduğunu anlardı. Umurunda bile değildi!



Öğleden sonra biraz daha çalıştı Çağla. Saat üç olduğunda sırtının ve bacaklarının ağrımaya başladığını, boğazının ise yanmasının arttığını hissetti. Ekrandaki işlerini kayıt ettikten sonra masasını topladı. Daha fazla çalışamayacaktı.
 
Çantasını alıp ayağa kalktı. Tayfun Beyin odasına uğrayıp çıktığını haber verecekti. İki adım attığında başının da döndüğünü fark etti. Keşke öğlen çıksaydı. Kapıya yaklaştığında sendeledi. Onun halini fark eden Tayfun ve Caner hemen yerlerinden fırlayıp kolundan tuttu.

“Gel şuraya otur.”

“İyiyim biraz başım döndü.”

“İyi değilsin. Söz dinlemiyorsun. Bekle biraz. Seni doktora götüreceğim.”

“Gerek yok. Biraz dinlenirsem düzelirim.”

“Bekle dedim.” Tayfun odaya geri dönüp işlerini hızlı bir şekilde toparladı. Masasının üstünden telefonunu alıp cebine koyduktan sonra Çağla’nın kolunu tutup ayağa kaldırdı. Çağla, yiğitlik yapıyordu ama ayağa kalktığı an gerçekten kötü durumda olduğunu kabullendi.

“Sanırım doktor teklifinizi kabul edeceğim.”

“İkinci kez sormayacaktım zaten. Önce doktora sonra evine gideceksin.”

Sonra Caner’e döndü. “Ben de dönmem. Sen de çık istersen.”

“Tamam, toparlar çıkarım. Çok geçmiş olsun.”

“Teşekkürler” diyerek asansöre doğru yürümeye başladı. Tayfun, kolundan tutuyor, düşmesini engelliyordu. Başka bir nedenle bile olsa ona dokunmak çok hoşuna gitmişti. Çağla da aynı şeyleri hissediyordu. Onun kendini koruması çok güzeldi. Üstelik bu hafta bunu ikinci kez yapıyordu.
 
Caner, ikisinin arkasından bakarken patronun çoktan abayı yakmış olduğunu anlamıştı. Üstelik diğerleri gibi sadece elde etme çabası değildi o aşıktı ve bunu artık saklayamıyordu. Gülümsedi ve deli kızın bunu anladığında ne yapacağını merak etti.


 
Tayfun, arada alnını ya da elini tutuyor ateşinin yükselip yükselmediğini kontrol ediyordu. Keşke ona dokunmak için ne neden olursa olsun demeseydim diye pişmanlık yaşıyordu. Çağla çok hastaydı ve ateşi daha da yükselmişti.

Özel bir hastaneye gittiler. Kısa sürede doktor muayene etmiş soğuk algınlığını onaylayarak ilaçlarını yazmıştı. En yakın eczaneden ilaçlarını alan Tayfun, Çağla’yı arabaya oturtmuş yürümesine bile izin vermemişti. Çağla, onun yaptıklarını minnetle izliyordu. Kısa sürede nasıl bu kadar kötülediğini anlamamıştı. Ama başını kaldıracak hali kalmamıştı.
 
Eve doğru yol alırken “Başını yasla gözlerini de kapat. Biraz uyusan iyi gelebilir.” Dedi.

“Zaten siz araba kullanırken hep uyuyorum.”

“Bu iyi bir şey. Güveniyor ve rahat ediyorsun demektir.”

“Kesinlikle öyle. Ben kullanırken siz uyumadınız ama!”

Ona gerçekten güveniyordu. Arabasına çok binmişti ve ilk günden beri hep korkmadan oturmuştu arabada. Tayfun hep destek olan biriydi. Bunu hem iş hayatında hem özel hayatta hissettiriyordu. Bürodan arabaya, arabadan hastaneye, sonra tekrar arabaya giderken hep kolundan tutarak destek vermişti. Bunun ne kadar önemli olduğunu yaşamadan anlayamayacağını düşünüyordu. Sahiplenilmek güzeldi…

“Uyumak istemediğimdendi o!”

“Uykunuz geldi ama uyumamak için kendinizi zorladınız yani! Ben de uyumayacağım.” Çağla, bu lafları söylese de birazdan uyuyacağını biliyordu.

Tayfun arabayı kullanırken sessizdi. Hem Çağla uyusun istiyor hem de konuşursa kızgınlığı belli olacak diye çekiniyordu. Çağla’nın söz dinlememesi ve daha da kötü hastalanması keyfini iyice kaçırmıştı. Doktorun neden daha önce gelmediklerini sorması ile canı iyice sıkılmıştı. Diyememişti ki benim sevdiğim kadın inatçıdır, ne benim sözümü dinler, ne beni görür…

 Bir diğer sıkıntısı ise pazar gününden beri Nurgül’ün aralıksız devam eden taciz telefonlarıydı. Güne o telefonlar ile başlıyor, benzer telefonlarla günü sonlandırıyordu. Bugün de aramaya devam etmişti. Bürodayken defalarca telefonun ret tuşuna basmıştı. Doktordan çıktıklarından beri ikinci kez çalan telefonu reddederek tekrar cebine koydu. Zaten titreşime almış ve Çağla’nın uyuması için fırsat yaratmaya çalışmıştı. Bir yandan araba kullanıyor bir yandan da yanındaki koltukta gözleri kapalı oturan Çağla’yı izliyordu. Ne kadar güzeldi! Esmer ve iri gözlü oluşu o güne kadar kendi hayatındaki kadınlarla zıttı. Kumral ve sarışınlarla birlikte olmuştu ama özel olarak seçmemişti. Çağla gibi kesin kuralları yoktu. Oysa artık biliyordu sevdiği, aşık olduğu kadın esmerdi. Koyu kahverengi saçları, siyaha yakın gözleri ve koyu buğday ten rengi ile kendisini delirtiyordu. Şimdi ise tüm çektirdiklerinden habersiz yanında gözleri kapalı oturuyordu.

Cebinden gelen titreşim ile dudaklarının arasından dökülen laneti engelleyemedi. Sıkmıştı artık. Ekrana baktığında arayan konusunda yanılmadığını anladı.

“Kimse o arayan, istenmeyenler listesine atsanıza!”

“Ne?” Çağla’nın uyanık olduğunu ve telefonları fark ettiğini anlayınca sinirlendi. Lanet kadın uzaktan bile kendisini rahatsız etmeyi başarıyordu. Çağla, iki öksürük arasında “Telefonunuzda istemediğiniz kişilerin aramalarını engelleyen özellik vardır. Neden kullanmıyorsunuz?” diyebildi.

“Çağla, bunu kimse duymasın. Öyle bir özellik olduğunu bilmiyordum.”

Tayfun ciddiydi. Hiç okumamıştı telefonun özelliklerini. Eski modellerde kullandığı ekranlar nelerse bunda da onu kullanıyordu. Zaten son teknoloji olmasının tek nedeni işiydi. Yoksa çok da gerekli değildi üstündeki özellikler. Ama o işi yapan birinin hala eski model telefon kullanması pek yakışık almıyordu.

Çağla, çatallaşan sesi ile, “Biraz daha iyi olsaydım gülerdim size ama şimdi gülemeyeceğim. Nasıl bilmezsiniz?”

“İşi gücü bilişim olan ben, cep telefonunda gerekli olduğunu düşündüğüm özelliklere bakarım. Daha önce kimsenin aramasını engelleme ihtiyacı hissetmemiştim. Versem sen yapar mısın? Son arayan numarayı engelle lütfen.”

Çağla, telefonu alıp ayarların içinden gerekli işlemleri kısa sürede tamamlayıp telefonu iade etti.
 
“Teşekkür ederim.”

“Önemli değil.” Aslında önemliydi. Arayan numarada isim yazılı değildi. Kimi engellediğini bilmiyordu. Çok da merak ediyordu ama soramazdı. Tayfun beyin spor arabasında başını koltuğa yaslayıp evine kadar biraz daha dinlenmek istiyordu. Bir anda başlayan öksürük tüm planlarını altüst etti. Boğuluyormuş gibi öksürüyor, öksürdükçe boğazları yırtılıyordu. Tayfun en sonunda arabayı bir büfenin önünde durdurup hemen indi. Arabaya geri döndüğünde elinde su şişesi vardı.
 
“Küçük yudumlarla iç. Boğazın kurumasın. Öksürüğü keser.”

“Teşekkür ederim.”

“Teşekkür edip durma.” O an birilerinin sevdiği için nasıl canını verebildiğini anlamıştı. Çağla’nın iyileşmesi için tek çare kendisinin hastalanması olsa bunu seve seve kabul ederdi.

Cumartesi trafiğinde yol daha da uzun sürecekti. Adım adım gidiyorlardı. Bir an önce eve gitmek ve daha fazla zahmet vermemek isteyen Çağla, trafikte takıldıkça ofluyordu. Yeniden trafikte durunca çekingen bir bakış attı küçük patrona. O halinden memnundu. Ya da öyle gözüküyordu. Çağla, biraz rahatlayarak başını yeniden koltuğa yasladı.

Koluna dokunan elin verdiği sıcaklık ile kendine geldi. Uyumuştu! İşte yine uyumuştu! Arabadan inip kapıyı kapatmak için döndüğünde arka koltuktaki oyuncağı gördü. “Sizin için değildir herhalde?”

“Kuzenimin oğluna aldım. Bu akşam onun doğum günü.”

“Dedesi ile yakınmış tarihler.”

“Evet, kuzen biraz daha sabırlı olsaydı babasının doğum gününde doğurabilirdi.”

“Tutamamıştır içeride.”

Tayfun o söze gülerek yanıt verdi. “Aslında çok inatçıdır kuzen. Biraz inat etseydi tutardı ama oğlu ondan beter inat çıktı. Üç yaşına giriyor. Sarı saçları yüzünden sarı inat diyoruz.”

“Sarışın mı? Kime benzemiş?” Bunu sorarken Tayfun’un da kime benzediğini anlamak istiyordu. Süleyman Bey kumraldı. Tayfun da sarışın ya da kumral olsaydı aslında tam kendi tipiydi…

“Babasına daha çok ama annesine de benzer. O kumraldır.”

“Sizin esmerliğiniz annenizden mi?” Bu arada asansöre kadar gelmişti ikili.

“Annem esmerdir. Babam da kumraldı. Bizler anneme daha çok benziyoruz.”

“Kız kardeşleriniz okuldalar değil mi?”

“Evet, Melis üniversitede, Selin lisede. Melis’e Adana’da ev tuttuk orada kalıyor, Selin de İskenderun da yatılı okuyor. Hafta sonları da ablasının yanına gidiyor. Okul tatil olduğu için buradalar artık.”

“Benim erkek kardeşim olduğunu biliyorsunuz değil mi?” Neden sorma gereği hissetmişti? Kendisi ile ilgili neleri bildiğini merak ettiği için mi? Tayfun onu yine yanıltmamıştı. “Çağdaş. Evet biliyorum.”

Kata gelince ikisi de indi. İnerken yine belinden tutmuş, sonra da kolundan tutarak destek vermişti. Kapıyı Tayfun çaldı. Annesinin meraklı bakışları altında Çağla’nın kolunu bıraktı. Annesine elini uzatarak, “Merhaba, Ben Tayfun Demir. Çağla, biraz kötüledi ama doktor ilaçlarını kullanırsa kısa sürede toparlanacağını söyledi.” Diye kısaca bilgi verdi. Hale hanım şaşkınlıkla bakıyordu. Tayfun elindeki ilaç poşetini de uzattı. “Üstlerinde nasıl kullanılacakları yazılı, daha kötü olmasına izin vermeyin.” Diyerek istemeden de olsa ilgisini belli etti.

Hale Hanım kızının yanındaki adamın küçük patron olduğunu biliyordu. Çağla, ayakta duramayacağının bilincinde başını hafifçe çevirip “Çok teşekkür ederim” diyerek odasına doğru küçük adımlarla yürüdü. Tayfun’a zaten yeterince rezil olduğunu düşünüyordu. Hasta hali ile kaç saattir katlanıyordu kendisine. Adamın bir an önce gitmek istediğinden emindi.

Hale Hanım ise Çağla’nın düşündüklerinin aksine genç adamı içeri davet ederek bir çay içmesini önerdi. Zaten çay hazırdı.

Çağla hemen odasına gitmiş ve üstündekileri çıkartıp ince pijamalarını giymişti. Kendi odasında yatmak istemiyordu. İnce bir battaniye alıp yastığını da kolunun altına sıkıştırıp salona girdi. Üçlü koltuğa doğru giderken tekli koltukta oturan Tayfun’u görüp donup kaldı.
 
Kapıda Tayfun, Hale hanım ile konuşmuş ve girmemek için diretmişti ama Hale Hanım kendisinden baskın çıkmıştı. Bu kabulün ardında elbet Çağla’nın ailesine duyduğu merak da vardı. Şimdi çok sevinmişti içeri girdiğine. Çağla üstündeki pijamaları ile çok güzel, çok şirin gözükmüştü gözüne.

Aynı anda balkonda çamaşır asan teyzesi de işi bitip içeri girdiğinde evde yaşanan şaşkınlıklar arttı. Pijamalı Çağla, elinde yastık ve battaniyesi ile ayakta duruyor, tanımadığı bir yakışıklı erkek de ona bakıyordu. Hande, ortamdaki garipliği yok etmek için kendini tanıttı.

 “Hoş geldiniz. Ben Hande, Çağla’nın teyzesiyim.”

“Ben de Tayfun, çok memnun oldum.” Çağla, kim olduğunu, yani patronu olduğunu söylemediğini fark edince sevindi. İşte erkek dediğin böyle olmalı, diyerek beğenisini kendine sakladı. Elindeki battaniye ve yastığın ne yapacağını bilmez bir şekilde üçlü koltuğa oturdu. Biraz uzanmak istese de şu an yapamayacağı tek şeydi.

Tayfun, Çağla’nın hemen uyumasını istese de diğer kadınların çay ve börek ikramlarını geri çevirmedi. “Çağla, lütfen bana aldırma ve uzan oraya. Başın düşecek şimdi.”

“İyiyim ben.”

“Çağla, Tayfun beyin sözünü dinle canım. Uzan sen, ya da şöyle yarım otur. Sonra yatarsın.”

Çağla, annesinin dediği gibi yaptı. Koltuğun kenarına dayadığı yastığına sırtını dayadı. Üstünü de örttükten sonra biraz daha rahatlamıştı. O sırada Tayfun da Hande hanımın sorularını yanıtlıyordu.

Genelde ailesi ile ilgili bilgiler istiyordu iki kadın. Onun da rahatlıkla yanıtlayacağı sorulardı bunlar. En sonunda Hande, evli olup olmadığını sordu.

“Bekarım.” Dedi kısaca. Aslında bu yanıttan sonra Çağla, meraklı teyzesinin hayatında biri olup olmadığını da sormasını bekledi ama teyzesi beklentilerini karşılamadı. Üstelik teyzesi onun bekar olduğunu biliyordu. Neden başka şey sormamıştı ki? Bunları düşünürken yeniden öksürük nöbeti tutmuştu. Yanındaki küçük şişeden bir yudum su içti. Tayfun’un aldığı suyu yanındaki sehpaya koymuştu. Böylece öksürüğünü kısa sürede kesti.

Onun öksürmesi yüzünden yine içi acıyan Tayfun, artık gitmesi gerektiğini, Çağla’nın da yatmasını söyleyip ayağa kalktı. Çağla oturduğu yerden onu inanmayan gözlerle izliyordu. Tayfun, Çağla’nın yanına gidip alnına küçük bir öpücük kondurmayı çok istese de uzaktan veda etti. Kapıya yürürken iki kadın da uğurlamak için kalktı.

Kapı önündeki kısa konuşma sonunda Hale Hanımın yüzündeki şaşkınlık ve merak büyüdü. Konuşmalarının sonunda,

“Çok teşekkür ederim. Size zahmet vermişiz.”

“Asla zahmet değil. İyice iyileşmeden sakın işe yollamayın.”

“Tamam. Merak etmeyin.”

Tayfun asansöre binerken son kez kapıya bakıp başı ile selam verdi. İki kız kardeş de aynı şekilde yanıtladıktan sonra içeri girdiler. Salona girmeden önce kısacık bir an birbirlerine baktılar. Sonra gülümseyerek yine birbirlerine sus işaret yaptılar. Hale fısıltı ile “Hande, bu adam gerçek miydi? Üstelik bizim kıza aşık mı?”

“Evet,  hem de bizim kıza!”

“Aman sus adama cephe almasın. Göründüğü kadar aşıksa kendine de aşık etmeyi başarır.”

“Ben de bahse girsem Tayfun Beye bire on verirdim.”

“Bahis mi? Sen bahis de mi oynuyorsun?”

“Ay abla lafın gelişi.”

“Gelmesin o laf öyle. Bak, evinin rızkını kumara bağlayan adamlara dönersin.”

“Aman abla ya, sana da bir şey söylenmiyor. Şakaydı vallahi.”

“Ben anlamam. Bir daha duymayayım. Hem ben olsam bire yüz verirdim.”

İki kardeş kıkırdayarak girdi salona.

Çağla, çoktan uyumuştu.

Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #23 : 21 Ağustos 2011, 06:57:17 »





 İki kadın sessizce mutfağa geçti.  Oradaki oturma grubunda biraz daha Tayfun’dan bahseden iki kardeş bir saat kadar sonra içeriden gelen televizyon sesi ile konuşmalarına noktayı koydular. Hande kendi evine döndükten sonra Hale de akşam için yemek yapmaya koyuldu. Çağla için tavuk suyuna çorba yapacaktı. Buzdolabındaki tavuk suyu kavanozunu çıkarttı. Bir gün önce haşlamıştı tavukları. İyi ki saklamıştı suyu. Şehriye çorbasını ocağa koyduktan sonra limon çıkartmak için sebzeliği açtı. Limon kalmamıştı. İçeride sessiz şekilde televizyon izleyen kızına kapıdan bakıp, “Çağla, ben bakkala iniyorum. Limon kalmamış.” Dedi.

“Bakkal da kalmadı anne. Market onun adı.”

“Hastasın, sus ve yat. Marketmiş. Biz onun bakkallığını biliriz. Biraz duvarları büyüdü diye market mi oldu?” Çağla annesine gülmeye başladı ama hemen ardından gülmesi öksürük ile kesildi.

“Allahın sopası yok ki anne ile dalga geçenin kafasına kafasına vursun. Yat da iyileş.”

Çağla, cumartesi girdiği yataktan salı günü ancak çıkabildi. Üç gün ateşli bir şekilde yattı. Dördüncü gün ateşi tamamen düşmüş öksürüğü kesilmişti. Pazartesi hasta olduğunu öğrenen iş arkadaşları ve kızlar aramış, sık sık hatırını sormuştu. Sadece Tayfun Bey aramamıştı. Çağla, şaşkındı. Onu eve patronu bırakmıştı. Ve bir kere bile arayıp hatırını sormamıştı. Ona güvenmek konusundaki düşünceleri biraz darbe almıştı. Bu durum aklına doğru erkek listesi için bir madde getirdi.

28- Hastalıkta-sağlıkta yanımda olmalı;   hasta iken aramayan iyi iken hiç aramasın.

Aklına geleni diz üstü bilgisayarını açıp hemen not etti. Maddeleri hayatında nasıl birini istediğini çok daha iyi anlatıyordu. Sonra bir madde daha geldi aklına

29- Kendi çocuklarına ve etrafındaki çocuklara iyi davranmalı,

Maddeyi yazdıktan sonra küçük bir ilave yaptı…

29- Kendi çocuklarına ve etrafındaki çocuklara iyi davranmalı, herkese iyi davranmalı

Bu hali daha iyiydi.

Maddeleri yazıp bilgisayarını kapatırken aklına gelen şeyle canı biraz sıkıldı. Son eklediği maddeler hep Tayfun Bey sayesinde oluşan maddelerdi. Biri iyi biri kötü olsa da iki madde de onun yüzünden yazılmıştı.



Çarşamba işe gittiğinde herkes kendisinden önce gelmişti. Masasında çiçeklerle karşılanmıştı. Gerberalarla yapılmış sepetler masasını doldurmuştu. Gerbera iyimserlik anlamı taşıyordu. İyileşmesi için iyimser dileklerin çiçekçi tarafından vazolara taşındığından emindi. Bu erkeklerin çiçek anlamı bilmeyeceklerini düşünüyordu. Yine de hepsinin üstündeki kartları alıp teşekkür etti.
 
Tayfun beyden çiçek de yoktu!

Çağla, iki günlük işlerin yetişmesi için ekranını açtı. Ekran açılışı tamamlandığında Tayfun beyden mesaj geldiğini gördü. Biraz kırgındı patronuna. Bir kere bile aramamıştı. İşe geldiğini görünce anımsamıştı hasta olduğunu. Yine de gelen maile bakmaması imkansızdı. Merakla açtığı mail ile gülümsemeye başladı. Güzel bir karikatür ile ‘Geçmiş olsun, masana hoş geldin’ yazıyordu.
 
Affetmişti patronunu.

Çağla, çalan telefonuna yanıt vermek için çantasından cep telefonunu çıkarttı. Yeşim’di arayan. Konuşmaları bittiğinde çekmecesini çekip el yordamı ile telefonunu oraya koymak istedi. Eli bir şeye çarptı. Kağıt ve kalemle pek işleri olmayan kişilerdi. O yüzden çekmeceleri genelde boştu. Başını çevirip kendisini engelleyen şeyin ne olduğuna baktı. Bir kese kağıdı vardı. Eline alıp merakla açtı. Leblebi üzüm vardı. Kimden olduğunu anlamak için arkadaşlarına baktı. Kimse ilgilenmiyordu. Bu kimden olabilir, diye düşünürken aklına isim belirtmeden böyle şey yapacak tek kişi geldi. Tayfun bey…

30- Küçük jestler ile büyük mutluluklar yaratabilmeli

Çağla, son yazdığı maddenin yine Tayfun Beyin yaptığı ile ilgili olduğunu fark edince kendini sorgulamaya başladı. Neden son maddeler hep onun yaptıkları ya da yapmadıkları ile ilgiliydi? Onun hareketlerini bu kadar önemli kılan neydi?

Çünkü son günlerde etrafında sadece o vardı. O yüzden maddelerinin kökeni hep Tayfun Beydi.

Leblebi üzüm için teşekkür etmeliydi.

“Leblebi üzümümü paylaşabilirim. Çok teşekkürler.” Yazmıştı.

Tayfun mesajı gördüğünde çok sevindi. Çağla, kimse ile paylaşmadığı bir şeyi kendisi ile paylaşmayı önermişti.

Bir şeyleri aşıyorlardı. Bunu hissediyordu.



Çağla, cumartesiye kadar tamamen iyileşti. Süleyman beyin doğum gününe şirketçe katılacaklardı. Kimse yanında kız ya da erkek arkadaş getirmiyordu. Elif ile Berna’ya erkeklerine dikkat edeceğinin sözünü verdi.

Partinin yapılacağı yere geldiğinde görevliler kendisini oturacakları masaya yönlendirdi. Güzel bir otelin restoranında kutlama yapılacaktı.

Süleyman Bey ve eşi kendisini karşıladığında elindeki hediyesini de vermişti. Hasta yatarken hazırladığı bir resimdi. Tüm çalışanların photoshoplu fotoğraflarından oluşan bir resim yapmıştı. En üstte Süleyman Bey vardı.

Süleyman Bey, en tepede olan resmine baktığında kahkahayı koyuvermişti. Çünkü orada büyük patron edası ile oturan oldukça kilolu biri vardı. Sadece yüzü patrona aitti. Diğer tüm personel de photoshop ile değiştirilmişti. Espriler hazırlanırken Tayfun beye iltimas geçmişti. Sadece bir top sakal eklemişti. Aslında iltimas ona değil kendineydi, çünkü ne tepki vereceğini bilemediği için onun resmi ile az oynamıştı.
 
Süleyman Bey eşine de gösterdiği resme bakıp bakıp gülüyordu. Seviyordu bu adamı Çağla.

Masada kendisine ayrılmış yere yürürken, Tayfun yanına gelmiş, kendisini aile büyüğü babaannesi ile tanıştırmak istediğini söylemişti. Çağla, daha önce methini duyduğu bu kadın ile tanışmayı çok istiyordu.

Tayfun, babaannesinin neden özellikle Çağla ile tanışmak istediğini gayet iyi biliyordu. Ona o gece her şeyi anlatmıştı. Yine de kendisi Çağla ile konuşmadan, ona bir şey belli etmemesi için çok dil dökmüştü. Annesinin bile bilmediği şeyi bilen babaannesi konuşmamak için rüşvet istemişti. Bu yaz babaannesi ile kısa bir tatil yapacaktı. Bundan çok keyif alacağını biliyordu. Çılgın bir kadındı. Onunla asla sıkılmayacaktı!

Çağla tanıştığı kadının ne kadar dinç olduğunu görüp hayret etti. Seksen yaşını bitirmiş olmasına rağmen sağlıklı ve güler yüzlüydü.

“Afife Hanım, çok memnun oldum. Bana sırrınızı söyler misiniz?” Çağla son cümleyi kulağına doğru eğilerek söylemişti.

Şaşkın bir yüzle yanıtladı Afife Hanım onu. “Hangi sırrımı?”

“Nasıl bu kadar dinç ve güzel kaldınız? Hayatınıza erkek sokmadınız desem, değil. İki oğlunuz olmuş. Bu sırrı mutlaka öğrenmeliyim.”

Genç kızı biraz daha kendisine yaklaştırıp kulağına “Çok sevdim ve çok sevildim.” Dedi. Afife Hanımın sesi çok içtendi.

Çağla, yaşlı kadının hüzünlenmesine izin vermemek için “İkisi de aynı erkek miydi?” diye sordu. Afife hanımım bu kez gözlerinde muzip kahkahalar uçuştu.

“Çok şanslıydım ki aynı erkekti. Ben kocamı, o da beni çok sevdi.”

“Darısı başıma dersem amin der misiniz?” Çağla bu isteğinde çok içtendi.

“Amin canım. Amin… Tayfun?”

İki kadını ayakta dinleyen ve gülümseyen Tayfun babaannesinin seslenmesi ile biraz eğilmişti. “Efendim, Afife hatun?”
“Çağla kızımın sandalyesini benim yanıma koysunlar. Burada doğru düzgün konuşacağım birileri olması güzel.”

Tayfun, babaannesinin bu sözlerine şaşırmamıştı. Çağla gibi neşeli insanları her zaman yakınlarında isterdi. İki gelinini de severdi. Onların da neşeli yapılarından gençlik aşısı aldığını söylerdi. Çağla’yı yanında istemesinin bir nedeni bu neşeli hali ise diğer nedeni onu tanıma isteğiydi. Önce biraz çekinse de sözünü tutacağını bildiği için isteğini hemen yerine getirdi. Garsonlar da servisi taşıyarak düzenlemeyi bitirdi. Tayfun garsonlara teşekkür etti.
 
Çağla yerine oturmadan önce Tayfun Beyin annesi ile de tanıştı. Bilmese ana oğul değil, abla kardeş diyebilirdi. Çok genç bir kadındı. “Sizin ailede genç kalmak zorunluluk galiba? Tayfun bey annem demese asla tahmin edemezdim.”

“İltifat ediyorsunuz.” Ümran genç kızın tavrını önce samimiyetsiz sansa da bir sonraki cümle ile yanıldığını anladı. “Ben iltifat etmeyi bilmem, Ümran Hanım. Neyse onu söylerim. Bazen kötü oluyor tabii ama böyle durumlarda da rahatlık veriyor. Kayınvalideniz sırrını sizinle de paylaşmış sanırım.”

“Bir sırrı mı varmış annemin?”

“Çok sevmiş ve sevilmiş.”

“A evet, o sırrı bizlere de aşıladı.” Kendisi hakkında söyledikleri doğruydu. Evet bu kız açık konuşan kızlardandı. Abartılmadığı durumlarda çok severdi açık sözlülüğü.

“Ne kadar şanslısınız.” Çağla, çok içtendi.

“Gerçekten şanslıyız. Umarım sen de o şansı yakalayanlardan olursun.”

“Ben umutsuz vakayım. Hala arıyorum.”

“Erkekler mi aptal? Sen mi seçicisin?” Annesinin cümlesini duyan Tayfun bir an ne diyeceğini şaşırdı. Aptal mı? Aptal falan değildi, sadece bu kız kendisini bir türlü görmüyordu.

Çağla, bu kez de Ümran Hanıma biraz daha eğildi, “Bence erkekler salak. Ben de hep o salakları seçiyorum.” Ümran Hanım kahkahayı basmıştı. “Bir gün akıllısını bulursun, o da seni görürse sorun yok. O zamana kadar aramaya devam.”

“Çok uzun sürmese iyi olur.”

“O niye?”

“Bir sürü salakla çıkmak, prensi bulmak için kurbağaları öpmeye benziyor.”

“Öpme sende!”

Tayfun annesi ile Çağla arasında geçen konuşmanın o anında beyninden vurulmuşa döndü. Onun başkaları ile öpüştüğünü düşünmek çok canını yakmıştı. Elini sinirle saçlarının arasından geçirirken Çağla’nın yanıtını duydu.

“Ayyy öpmem zaten. Öpüyormuş gibi yaparken bile anlıyorum artık.”

Tayfun tuttuğunu fark etmediği nefesini bıraktı. Bu kız kendisini mahvediyordu.

Ümran hanım, bu dürüst konuşmayı zevkle yapıyordu. İki kadın konuşurken Afife Hanım da onları izliyor, duyamadığı zamanlarda eğilerek dinliyordu.

Masada oturan iki genç kızın Tayfun’un kardeşleri olduğunu tahmin etti. Tayfun önce büyük kız kardeşi Melis ile sonra da en ufakları Selin ile tanıştırdı. İki kız da ağabeylerinin tanıştırdığı kızı tepeden tırnağa süzdüler. Tayfun onların akıllarından geçenlerin ne olduğunu az çok tahmin ediyordu. Nurgül ile olan birlikteliğinde kızların nefretini her an hissetmişti. Üstelik en fazla üç kez bir araya gelmişlerdi.
 
Çağla, “Ne kadar şanslısınız ben okulları hep anamın dizi dibinde okudum. Tadını çıkartıyorsunuzdur umarım.” Dediğinde Tayfun öksürerek kendini belli etti. Çağla hiç istifini bozmadan “Tayfun Bey, siz bizi mi dinliyorsunuz?” diye sordu.

“Sen kardeşlerimi ayartmazsan ben de dinlemek zorunda kalmam.”

“Ben sizi ayarttım mı kızlar?” Yüzüne yerleştirdiği masum ifade ile iri gözleri daha da güzelleşmişti. İki kız da gülümseyerek “Asla, hiç öyle şeyler ima etmedin.” Diyerek yanıtladı.

Tayfun, Çağla’nın kız kardeşlerinin de gönlünü çaldığının farkındaydı. Bunu özel bir çaba harcayarak yapmaması onu daha da çekici kılıyordu. Neyse oydu. Kızların yüzünden onunla tanışmaktan memnun olduklarını anlamak daha da keyiflendirdi Tayfun’u. Doğru yolu takip ettiğinin farkındaydı.

Nihayet masadaki diğer aile fertleri Süleyman Beyin eşi ve iki kızıyla, onların kocaları ile tanıştırıldı. Bir hafta önce doğum günü olan ufaklık da oradaydı. Sapsarı saçları ile çok tatlı olan yeğeni masanın etrafında koşup duruyordu. Masanın diğer ucu hala boştu. İş arkadaşları henüz gelmemişti.

Oldukça kalabalık bir partiydi. Çağla, Nurgül’ün partide olmadığını fark etti. Neden gelmemişti? İşi vardı belki! Ya da assolistler gibi en son gelecek ve o muhteşem vücudu ile herkesi kendine baktıracaktı. Masayı kontrol ettiğinde Ümran Hanımın yanında yeri olan Tayfun’un hemen yanında kız kardeşinin oturduğunu gördü. Kendi yanında da Süleyman Beyin eşi oturuyordu. Yani ne yanında ne de karşısında Nurgül için yer ayırmamıştı! Bana ne, diyerek masadaki yeni yerine yani Afife Hanımın yanına oturdu.

Ordöv tabağındakilerden sevdiklerini iştahla yiyordu. Afife hanımın biber dolmasını büyük bir keyifle yediğini görünce kendi tabağındakini de onun tabağına aktarmıştı. Afife Hanım, ona teşekkür ettikten sonra “Sevmez misin?” diye sordu.

“Severim.”

“Sevdiğin şeyleri hep paylaşır ya da başkalarına verir misin?”

“Sadece benden daha çok sevdiğini düşündüklerime…”

Tayfun bu sahneyi izlediğinde leblebi üzümü anımsadı. “Babaanne, leblebi üzümünü isteme ama. Onu kesinlikle kimseye vermiyor.”

Çağla, “Size ikram etmiştim ama!” dediğinde Afife de Tayfun da gülümsedi.

Afife Hanım, “Dolma ya da leblebi üzüm neyse de bu bir erkek olursa, vazgeçmek için bu kadar hevesli olma.”

“Sevdiğim erkeği kimse ile paylaşacağımı sanmam.”

“Ailesi ile?”

“Aile ‘kimse’ değildir. Ama başka biri elimden falan almaya kalkarsa ve evdeki adamın gitmeye niyeti yoksa o kadının vay haline.”

“Adamın gitmeye niyeti varsa?”

“Eh aptallığına yansın. Beni kaybeder.”

“O kadar kendine güveniyorsun yani?”

“Sevgimi hak etmeyene neden kal diyeyim? Gitsin tabii. Rahmetli eşiniz başkasını sevdiğini söyleseydi bırakmaz mıydınız?” Çağla, aşık olduğu erkeği bulursa onu kaybetmemek için çok şey yapardı ama başkasını sevdiğini söyleyen erkeği hemen bırakırdı. Bundan emindi.

“Aman iyi ki söylememiş. Bırakırdım ama kahrolurdum.” Afife Hanım gülerek söylemişti bunları.

“Ben de kahrolurdum. Yine de bırakırdım. Bari o mutlu olsun derdim.”

“Buna artık yüce gönüllülük denmiyor biliyorsun değil mi?”

“Aptallık deniyordur. Densin. Benim kitapta hala anlamı yüce gönüllülük.” Çağla, arada neredeyse altmış yaş olan bu kadınla çok rahat konuşabildiğini gördü. Gerçekten ruhu gençti.

Yemeğin ilerleyen saatlerinde tüm iş arkadaşları gelmişti. Dans müzikleri eşliğinde masadaki erkeklerin çoğu ile dans etti.
Yakup ve Ali ile dans ettikten sonra Doğan ile kalkmıştı. Caner’den sonra Fatih ile dansa kalkmıştı. Çağla tam yorulduğunu söyleyecekken Süleyman Bey yanına geldi. Partnerini değiştirdikten sonra dansa devam etti.

“Sizi şişmanlattım diye kızmadınız değil mi?”

“Olur mu öyle şey? O resmi odama koyacağım ve asla öyle olmamak için dikkat edeceğim.”

“Siz öyle olmazsınız.”

“Teşekkür ederim. Bizim ailede kimse şişmanlamaz. Şişmanlayanı annem zayıflatır.”

“Afife hanıma despot demeye kalkmıyorsunuz değil mi?”

“Annem asla despot değildir. Sadece istediğini daima alır.”

“Müthiş bir özellik.”

“Bu göreceli bir kavram. Onun istediği olurken senin istediğin olmuyor demektir.”

“Sizler karşı gelerek, onun kazanmasını mı sağlıyorsunuz, yoksa hep bileğinin hakkı ile mi kazanıyor?”

“Bizi yakaladın. Evet, bazen o mutlu olsun diye bizim de istediğimiz şeyleri sanki istemiyor gibi davranıyor ve onu canlı tutuyoruz.”

“Çok dinç gerçekten.”

“Evindeki kapalı havuzunda yaz kış yüzer. Bizleri de parmağında oynatır. Nasıl dinç olmasın?”

“Ve babanızı çok sevmiş.”

“Evet, onlarınki büyük aşktı.”

“Müthiş bir şey.”

“Kesinlikle müthiş. Ama ben onun kadar dinç değilim. Yoruldum oturalım mı?”

Çağla da yorulmuştu. Biraz dinlenmek iyi gelecekti. Yerine oturup pisti izlemeye başladı. Masadaki erkeklerin hepsi oturuyordu. Biri hariç. Sadece Tayfun Bey dans ediyordu. Diğer masada oturan genç bir kız vardı kollarında.  O sırada Tayfun ile bakışları karşılaştı. Çağla ne yapacağını bilemeyince hafifçe gülümsemişti. Tayfun’un ise yüzü gülmüyordu. Müzik bitmeden dans ettiği kızı yerine oturttu. Sonra da salonun dışına doğru yürüdü. Zaten çok az oturmuştu masada. Genelde başka masalardaki insanlarla konuşuyordu. Annesinin yanındaki sandalyesi hep boştu.

Çağla dalgın şekilde arkasından baktığını fark ettiğinde kendine gelip başını masaya çevirdi. Yanında oturan Afife Hanım ile bakışları karşılaştı. Yaşlı kadın gülümsüyordu. Çağla da ona gülümsedi.

On dakika kadar sonra Tayfun yine içeri girmiş asık yüzü ile sandalyesine oturmuştu. Elindeki telefonunu çevirip duruyordu. Dışarı çıkarken de yüzü asıktı ama şimdi ciddi şekilde kaşları çatılmıştı. Çağla merak ediyor ama soramıyordu. Neden bu kadar tadı kaçmıştı küçük patronun?

“Tayfun, amcan görmesin yüzünü. Ne o ben de yaşlanıyorum diye mi üzülüyorsun?”

“Babaanne, sana çekmişim ben yaşlanmayacağım. Sadece densiz biri canımı sıktı.”

Çağla, o kişinin partiye gelmeyen Nurgül olduğundan emindi.

“Senin canını sıkan başka şey ama neyse. Hadi beni dansa kaldır. Otur otur bacaklarım uyuştu.”

Tayfun sinirini yatıştırıp babaannesine baktı. “Benim için bir zevk. Salonun en güzel kadını ile dans edeceğim.”

“Pazartesi göz doktoruna gidiyorsun.” Tayfun ilk kez gülümsedi.

Çağla çok nadir gördüğü gülümsemeye takılı kalmıştı. Genelde de o gülme dudaklarından gözlerine ulaşmazdı. İlk kez gözleri ile güldüğünü görüyordu. Üstelik bunu babaannesine yönlendirmişti.

Gülerken daha da yakışıklı oluyordu.

Piste çıktıktan kısa süre sonra tango çalmaya başlamıştı. Tayfun babaannesi ile tango yaparken çok keyifliydi. Afife hanım genç kızlara taş çıkartan hareketleri ile torununa uyum sağlıyordu. Çağla bilmese en fazla elli yaşında olduğunu söylerdi. Düzenli sporun ne kadar büyük faydası olduğunun en büyük kanıtıydı Afife Hanım.

Tango bitince, dans müziği çalmaya başlamıştı. Afife Hanım, torununu biraz çekerek “Sen hala benimle mi dans edeceksin? Kaldırsana Çağla’yı dansa! Kız orada öyle oturuyor.”

“Babaanne sen de gördün o benim farkımda değil.”

“Sen öyle san. Kaldır bakalım dansa neler olacak? Ah ah biz gençken zamanı bu kadar boşa harcamazdık.”

Tayfun, babaannesinin teşvik etmesi ile Çağla’ya dans teklif etti. Çağla da ikiletmeden kalktı. Piste yürürken elini beline koymuştu. Hasta olduğunda da aynı şekilde yönlendirmişti kendisini. Tam bundan ne kadar hoşlandığını düşünürken aklına hastayken hiç aramadığı geldi. Tayfun Beyin kendisini aramamış olması bu kadar önemli miydi?

Evet, çok önemliydi.

Çünkü Tayfun Beyden çok hoşlanıyordu.

Nihayet aylardır dillendiremediği, düşüncelerinde bile isim veremediği gerçeği kabullendi.

Tayfun’a aşıktı…
 
Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #24 : 22 Ağustos 2011, 06:56:26 »



Dans pistinin ortasında, Tayfun’un kollarında gözlerini şaşkın bir şekilde açmış olarak bir an durdu. Neler geçiyordu aklından? Neler saçmalıyordu? O esmer erkeklerden hoşlanmazdı!

İyi ama şu an kollarında olduğu adamın her hareketinden çok hoşlanıyor ve aradığı erkekte olması gereken özellikler olarak belirliyordu. O zaman sadece saçının ya da teninin rengine göre eleyecek miydi? Kafası iyice karışmıştı. Bu arada dans etmeye devam ediyorlardı. Tayfun’dan yayılan parfüm ten kokusu ile karışmıştı. Soluduğu hava aklını iyice karıştırıyordu.

Çağla, son aylarda yaşadıklarını ve kafasının karışıklığını düşünürken bunların ardında yatanın hep bu hoşlanma olduğunun şimdi farkına varıyordu. Hoşlanmak mı? Sadece hoşlanmak demek aylardır yaşadığı karmaşaya hakaret olurdu. Yine durunca Tayfun merakla sordu “Ne oldu? Ayağına basmadım. Bastım mı yoksa?” ‘Kalbime basmışsın da haberim yokmuş’ diyemeyeceğine göre “Hayır basmadınız, aklıma bir şey geldi de ondan bir an durdum.” Dedi.

Tayfun’un iyice canı sıkılmıştı. Zaten suratı asıktı bir de onunla dans ederken aklına başka şeyler geliyordu. Bu kıza ulaşamıyordu. Babaannesi yanılmıştı. Çağla’nın kendisi ile ilgisi patron çalışandan öteye geçmiyordu.

Müzik bittiğinde Çağla oturması mı, bir sonraki müziği beklemesi mi gerektiğine karar veremedi. Tayfun da onun ne yapacağını izliyordu. Yeniden müzik başlayınca onlar da dansa devam ettiler. Tayfun biraz daha kendisine çekmişti. Yüzüne değen saçlarının yumuşaklığını hissedecek kadar yakındı.

Çağla kendisine çok kızıyordu. Hem yerine oturacak kadar cesareti yoktu hem de sevgilisi olan bir erkeğe aşık olmuştu. İyice işin içinden çıkılmaz bir hale gelmişti. Aklına bir madde not etti.

31- Sevgilisi olan erkekle çıkmayacak, ilgi göstermesine izin vermeyecek, ilgi duymayacaksın,   iyi de o bana ilgi göstermiyor ben ona ilgi gösteriyorum. Adamın sevgilisi var!

Çağla, bu akşam Nurgül’ün neden gelmediğini merak ediyordu. Sorsa çok mu açık etmiş olurdu? Sormazsa da şu an bulunduğu ortamın ne kadar yanlış olduğunu düşünmekten dansın ve kollarında olduğu erkeğin tadını alamayacaktı. Dansın canı cehenneme, dedi. Asıl rahatlamak istediği nokta başkaydı. Kendisinden saklamasının gereği yoktu.

“Tayfun Bey, Nurgül Hanım neden gelmedi?” Sormuştu işte. Sesindeki ve yüzündeki merakı gizleyemiyordu.

“Neden gelecekti?” Tayfun umutlarının kanatlandığını hissetti. Afife hatun yanılmıyordu galiba.

Çağla, sorusuna soru ile karşılık almayı beklememişti.

“Ben… Şey… o… yani ben onu kız arkadaşınız sanmıştım.”

“Eski… Eski kız arkadaşım.” Bunu söylerken sesindeki memnuniyeti gizlemiyordu.

“Öyle mi? Üzüldüm.” Yalan söylüyordu. Şu an üzüntünün zerresini hissetmezken aksine müthiş bir rahatlama hissediyordu. Neden ayrıldıklarına dair merakını tatmin etmesi gerekmiyordu. Önemli olan artık hayatında olmamasıydı. Acaba hayatında başka kimse var mıydı? İşte bunu soramazdı.

“Neden üzülüyorsun? Onun telefonunu yasaklı listesine atan sendin.”

“AA o o muydu?” Yine normal Çağla gibi hissettiklerini gizlemeden yanıtladı. İsmi yazmıyordu! Demek ki telefonunu silmişti. Peki az önceki laflarıyla kimi kastetmişti? Kim aramıştı da sinir olmuştu? Hayatında yeni biri vardı galiba! Bu geceye katılmayan ve bununla Tayfun beyi sinirlendiren biri…

“Evet, neyse ondan bahsetmeye gerek yok. Canımı sıkmasına izin vermeyeceğim. Zaten dalgınlıkla az önce tanımadığım bir telefonu açtım ve karşıma o çıktı. Uzun bir süre bilmediğim numaraları açmayacağım.”

Yeni biri değilmiş. Yine o aramış ve bu Tayfun beyin hoşuna gitmemiş. Keyfi yerine gelmişti. Aklına gelenle yüzü güldü. “Benim numaram sizde kayıtlı, değil mi?” Cümlesi biter bitmez boş boğazlık yaptığını anladı. Kendi kıçını tekmeleyebilse şu an atardı o tekmeyi. “Yani iş için aradığımda açarsınız?” Kurtarmış mıydı acaba?

“Merak etme senin cep telefonun kayıtlı. Ev telefonun da var. Olur da başka numaradan ararsan hiç şansın yok. Açmam!” Gülümsemişti…

Çağla da gülümsedi. “Aramam.”

Pistte üç çift kalmıştı. Dansı bitirmeye niyetli gözükmüyorlardı. Kendileri her ne kadar hallerinden memnunsa da orkestra daha hareketli parçalara geçip ortamı kalabalıklaştırmaya çalıştı. Çağla ne yapacağını bilmeden durunca Tayfun, oturmak mı istiyorsun?, diye sordu. “Hayır ama siz devam etmek istemiyorsanız ben başkaları ile de devam ederim.”

“Sen o zaman pistte kal ben sana eşlik edecek birilerini bulayım.”

Çağla, hayal kırıklığı ile kalmıştı pistte. Tuhaf kaçmaması için yavaş yavaş oynamaya başlamıştı. Aklına gelen doğru erkek maddelerinden biri dans etmeyi sevmesiydi. Onu yavaş ve hızlı her dansı sevmeli diye değiştirmeliydi. Tayfun Beyin slow danslarda sorunu yoktu ama iş hareketli danslara gelince, bırakıp gitmişti. Çağla, Tayfun ile ilgili olumsuzlukları aklına not etmek istiyordu. Ama yine kendi maddesine geri dönüş yaptı. “Dans etmesi yeter… varsın oyun havalarına da uymasın”

Pistte tek başına oynadığı süre bitmişti. Masadan iş arkadaşları ve Tayfun’un kız kardeşleri gelmiş, hemen oynamaya başlamışlardı. Çağla yeniden neşelendi. Koluna dokunan elin sahibine baktığında yüzü aydınlandı. Afife hanım pistteydi ve gençlerden aşağı kalmıyordu. Çağla bu kadına bayılmıştı.

“Müthişsiniz.”

“Tayfun beni kaldırmasa başına neler geleceğini iyi bilir.”

Çağla, diğer tarafına baktığında Tayfun’un yanında olduğunu ve kıvrak hareketler ile müziğe uyduğunu gördü. Mutluydu. Tayfun’a her şey yakışıyordu. İki parça daha hareketli müzikler devam etti. Afife hanımın yorulmuş olacağını düşünerek üçüncü parça bitiminde oturmayı teklif etti.

Tayfun merakla sordu. “Yoruldun mu?”

“Evet. Hastalıktan yeni kalktığım için olsa gerek. Biraz dinlenmek istiyorum. Afife hanım siz devam edecek misiniz?”

“Ben de oturacağım. Tayfun sen istersen devam et.”

“Bana da yeter. Biraz dinleneyim.” Tayfun, babaannesinin Çağla’ya bir şeyler belli etmesinden hala çekiniyordu. 

Üçü masaya döndükten kısa süre sonra Tayfun’un annesi “Bu gece yüzünü gören cennetlik.” Diye tipik bir anne sitemi iletti.
 
“Biraz dinleneyim de seni dansa kaldırayım. Dans ederken bol bol bakarsın yüzüme.”

“Ben onu kastettim değil mi? Anne görüyor musun şu torununu? Dalga geçiyor benimle.”

“Asla dalga geçmiyorum. Benim bildiğim tek şey var, yedi yirmi dört yüzümü görsen yine aynı lafı edersin.”

“Yedi yirmi dört de istemem. Git işini yap. Seninle mi uğraşacağım?”
“Al işte iki dakikada sattın beni.”

Çağla dayanamayarak ana oğlun konuşmasına katılmıştı. “Anneler satmaz. İşlerine geldiği gibi davranır.”

“Çağla’cığım, annen de ben gibi galiba. Tecrübe konuşuyor!”

“Benim bir de teyzem var. Tayfun Bey yine şanslı sayılır.”

“Ne yani, yengem sayılmaz mı? Ya babaannem? Benim başımda üç tane var!” Tayfun hayatındaki kadınlara olan sevgisini belli etmişti.

“Allah hiç birini başımızdan eksik etmesin.” Çağla, hem kendi annesi ve teyzesinin hem de diğer üç kadının, ikisinin hayatındaki öneminin farkındaydı.  Onun sözlerinden sonra büyük bir Amin, geldi Tayfun’dan. “Hepsi benim için vazgeçilmez.”

O zamana kadar susan ve konuşmaları takip eden Afife Hanım, “Karın olduğunda bakalım neler diyeceksin? Ya o bizi istemezse?”

“Sizi mi istemeyecek? Hiç sanmam. Bence sizlere bayılacak!” Tayfun, Çağla’nın yapısını bildiği için anne ve babaannesini sevdiğini anlamıştı. Annesi zaten yumuşak huylu bir kadındı. Gerçi oğlu için kaynanalık yapacağını hep söylerdi ama Çağla ile olan konuşması onun da Çağla’yı sevdiğini gösteriyordu. Elbette Tayfun’un bu düşüncelerinden habersiz olan Çağla, her zamanki gibi davranıyordu. Tayfun’un aklından ise Çağla’yı nasıl ikna edeceği ve kendisini görmesini sağlayacağı geçiyordu.
Bu kız neden burnunun ucunu görmüyordu?




Çağla, masadaki kadınlarla konuşmaya dalmıştı. Yanına gelen arkadaşları yeniden piste çağırdığında izin isteyip onlara katıldı. Aslında masada kalmak ve konuşmak daha cazip gelse de aileyi biraz baş başa bırakmak istemişti.

Tayfun, arkasından bir süre baktıktan sonra babaannesine döndü ve göz kırptı. Diğer tarafında oturan annesi oğlunun bakışlarını görünce “Tayfun, bu Çağla kim oluyor?”

“Bizim şirkette çalışıyor, anne.”

“Hadi ya? Ben de manavda karpuz satıyor sandım. Onu biliyorum. Sen neden bu kıza öyle bakıyorsun?”

“Nasıl?”

“Nasıl baktığını söyleyip utandırmayayım seni. Sen söyle o kız kim?”

“Babaanneme sorsana.” Tayfun annesinden kurtulmak için çareler arıyordu. Aslında annesinin de bilmesinden memnundu.

“Anne, sen biliyorsun da ben mi  bilmiyorum? Bu çocuk bizi birbirimize düşürecek bak haberin olsun.”

“Aman senin de öğrenmen iyi oldu. Kimseyle konuşamıyorum çatlayacağım birazdan. Bizim oğlan bu kıza aşık olmuş. Gözü başkasını görmüyor.”

“Allaha şükür başkasını görmüyor. Önceki gördüklerinin ne olduğunu bizler de gördük.”

“Her gece dua ettim doğru düzgün birini bulsun diye. Kabul oldu şükür.”

“İkinizin de Çağla’yı beğenmesine sevindim. O da sizleri sevdi.”

“Nerden anladın?” Annesi sormuştu.

“O gözüktüğü gibi biri. İçi dışı birdir. Herkesi de kendi gibi sanıp konuşmaya başlar.” Dilinin ucuna geleni yuttu. Neredeyse, tek kusuru çok flört ediyor olması, diyecekti. Bunu söylediği an anne ve babaannesinin kıza tavır alacağını biliyordu. Anladığı kadarıyla Çağla, bir arayış içindeydi ve kimseyi beğenmiyordu. Bu arayış içinde kafasını bir kaldırsa kendisini göreceğini umuyordu.

Yengesi ile annesinin konuşmalarını merak eden Süleyman Bey yanlarına geldiğinde konuşmanın sonuna şahit olmuştu. “Bu konuda Tayfun çok haklı! Çağla olduğu gibi biridir. Ve nihayet benim yeğenim doğru kızı buldu.”

“Amca?”

“Amcan saçları değirmende ağartmadı. İki yıldır bunu bekliyordum. Nihayet gözünü açtın.”

“Onun gözünü nasıl açacağım?”

“Biraz daha sabırlı ol ve vazgeçme.”

Bu esnada Çağla pistte az önce farkına vardığı duygularını unutmaya çalışarak iş arkadaşları ile keyifle oynuyor, eteklerini savurarak dönüyordu. Uzun saçları dalgalandıkça etrafındaki hayranlarının sayısı artıyordu. Müzik değişip slow müzik çalmaya başlayınca Süleyman Beyin arkadaşlarından birinin oğlu olduğunu söyleyen genç bir erkek dans etmeyi teklif etti. Çağla ayıp olmasın diye kabul etti ama oldukça uzak durarak dans etmeye başladı. Nedense bu genç erkekten rahatsız olmuştu. Kısa süre sonra yanılmadığını anladı. Kulağına eğilerek “Seni çok beğendim. İnsanın aklını başından alıyorsun. Bir kadının her yeri bu kadar mı güzel olur. Kaşın gözün, belin, omuzların, hepsi birbirinden güzel. O topuklarının pembeliği beni bitirdi. Onları öpmek istiyorum.”
Dediği an Çağla dansı bıraktı. Kızdığını belli etmemek ve olay çıkmasını engellemek için yüzüne gülümseme yerleştirdi. Sonra da dişlerinin arasından tıslayarak, “Bana bak sapık, şu an güldüğüme bakma, seni pataklayacak yarım düzine arkadaşım bir lafıma bakar. Gıkını bile çıkartmadan git yerine otur, beni de bir daha rahatsız etme.”

Teşekkür için oldukça uzun bir konuşmaydı. Çağla’yı izleyen Tayfun adını anımsamadığı erkeğin Çağla ile dans edişini izlerken kıskançlık krizlerinden bir yenisini yaşamıştı. Hele ki o uzun konuşma sinirlerini tepesine sıçratmıştı. Ama erkeğin tek kelime etmeden masasına doğru yürümesi, Çağla’nın da yüzünde zoraki bir gülümseme ile masaya gelmesi, yanıldığını anlamasına yaradı. Çağla’ya ne olduğunu sormak istiyordu. Babaannesinin yanında oturduğu için fırsat bulamadı.

Çağla, hem farkına vardığı aşkın, hem de erkeklerin terbiyesizliklerinin boyutlarını düşünerek kendini toparlamaya çalışıyordu. Bunca zaman burnunun dibindeki adamı görememiş ve kendi deyimi ile kurbağalara takılmıştı. Şimdi ise o adamın hayatında yer alamayacağını bilmenin hayal kırıklığını yaşıyordu. Tayfun, kendisi gibi biri ile birlikte olmazdı. Yeni kız arkadaşının da Nurgül’den aşağı kalmayacağını biliyordu. Artık düşünmeyecekti. Bu akşam eğlenecekti. Bulmadan kaybettiği aşkı için sonra üzülecekti.

Kısa süre sonra Çağla normale dönmüştü. Aklına yeni bir madde yazmış, eve gider gitmez listesine eklemeye karar vermişti.

32- İltifat ediyorum diye saçmalamasın… Sapık mı ne topuklarım güzelmiş

Çağla, hala sinirini yatıştıramamıştı ama masadaki keyifli ortama nihayet uyum sağlamıştı. Bu güzel gece son ettiği sinir bozucu dans ile aklında kalmasın diye yeniden dans etmek istiyordu. Bir gözü pistteydi. Masada kimsenin dans etmeye niyeti yok gibiydi. Çağla umudunu kesmişken Tayfun, “Bu son dans olacak sanırım. Dans eder misin?” diye sordu.

Bu adam aklını mı okuyordu?

Eyvahhh!

“Neden eyvah dedin? İstemiyorsan söyle.” Tayfun şaşırmıştı. Çağla da kendi aklından geçenleri okuyabilme ihtimaline verdiği tepkiye güldü. Mümkün değildi nasıl olsa. “İstiyorum.”

“Hadi gel o zaman müziği kaçırmayalım.”

Piste yürürken bu kez elini tutmuştu, Tayfun. O an bunun bir anlamı olup olmadığını yorumlayamayacak kadar kafası karışmıştı. Piste çıktıklarında Tayfun iki elini de beline koydu ve ilk danstaki kadar mesafe bırakmak yerine biraz daha kendine çekti. Neredeyse vücuduna yaslanmıştı. Bu kadar yakın olmak sağlığı için zararlıydı. Yine de uzaklaşmasına izin vermedi. Sonra kulağına eğilip, “Şimdi söyle bakalım az önce dans ettiğin herife neden sinirlendin? Ne söyledi sana?”

“Ne? Siz beni mi izlediniz?” O an düşünceleri birbirine karışıyordu. Hem kendisi ile ilgilendiğini düşünüyor, hem de o densize kızdığını anlayacak kadar kendisini tanıdığını fark ediyordu. Ya yanılıyordu ya da gerçekten Tayfun Bey kendisi ile ilgileniyordu.

“Evet, seni izledim ve senin o adama sinir olduğunu da anladım. Şimdi bana ne olduğunu anlatacak mısın?”

“Ben gereken yanıtı verdim.”

“Ben bunu sormadım. Ne dedi sana?”

“Tayfun Bey, şu an istediğim tek şey, şu son dansın tadını çıkartmak. Kafamı gereksiz kişilere takmayacak kadar güzel bir geceydi. Aklımda da öyle kalsın.”

“Öyle olsun. Umarım o dangalak bir süre karşıma çıkmaz.”

“Çıkmaz.”

Belli etmeden dans ettiği erkeğe bakmaya çalıştı. Acaba gözlerine baksa orada Tayfun’a olan sevgisini görür müydü? Genç adamın böyle bir şey beklemediği için fark etmeyeceğini umarak baktı. Başka bir şeyi daha umdu. Heyecanını anlamamasını…

Gözleri ne kadar güzeldi. Loş ışıklarda simsiyahtı o gözler. Saçları gibi. Üstelik ilk işe girdiğinde kısa olan saçları artık uzundu. Acaba omzunda olan elini o saçlara soksa ve parmaklarını geçirse neler olurdu?

Tayfun Bey işten atardı!

Adamın dans etmekten ve o gece herkesi ağırlamaktan başka bir şey yaptığı yoktu ki… Kendisine de özel bir ilgi göstermemişti. Diğer masalardaki genç kızlarla da dans etmişti. Bu gece yaşadıklarını abartıyordu.

Oysa, Tayfun kollarında tuttuğu genç kızı iyice kendine çekmek ve göğsüne yaslamak için neler verebileceğini düşünüyordu. Bir şeyler anlamış mıydı? Artık anlasın istiyordu. Daha fazla içinde tutamayacağından korkuyordu. Biraz daha kendisine yaklaştırdı. Sanki arkadaki çiftten koruyormuş gibi yapmıştı ama yeniden uzaklaşmasına izin vermiyordu.

Çağla da bu kadar yakın olmaktan memnundu. Onun kollarında olmak çok heyecan veriyordu. ‘Aptal Çağla, şimdi ne yapacaksın? Aynı şirkette çalışıp bu duygularla nasıl baş edeceksin?’ şansına lanet edip dansa devam etti.

Dans bittiğinde gecenin de sonu gelmişti. Yerlerine giderken Tayfun bu kez belinden tutmayı tercih etti.

Çağla, masadakilerle vedalaşırken Afife hanımın elini öptü. Ümran hanım ile el sıkışarak vedalaşacakken kadının kendisine çekip yanaklarından öpmesi şaşırttı.

“Çok memnun oldum tanıştığımıza. Görüşürüz inşallah yine.” Demesi ile de aklı iyice karıştı. Acaba…?


Düşünmeye fırsat bulamadan Süleyman Bey ve eşi yanına gelip vedalaştı.

“Eve nasıl gideceksin? Benim annemleri götürmem gerek ama seni de bırakabilirim.”

“Çok teşekkürler, Doğan bırakacak.”

“Tamam, pazartesi görüşürüz.” Sesi biraz buruk gibiydi.

“Görüşürüz.”

Çağla eve gitmek için dışarı çıktığında Doğan bekliyordu. Çok güzel bir yaz gecesiydi. Canını sıkan küçük olayın haricinde çok da güzel bir doğum günü partisiydi. Kendisi ile baş başa kalana kadar düşüncelerini bir yana bıraktı. Doğan ile gecenin kritiğini yaparak eve geldi. Annesi ile babası yatmıştı. Üstünü değiştirip yatağın üstüne oturdu.

Bilgisayarını eline aldı. Bellekteki dosyayı açarak maddeleri eklemeye başladı.

32. maddeyi ekledikten sonra aklına gelenleri yazmaya başladı.

        33.  Ailesine bağlı ama çok düşkün olmasın.  Aileme olan yakınlığımda da aynı hoşgörüyü bekliyorum

        34.  Annemin onayını almalı ben de onun annesinin onayını alabilirim sanırım

   Bu maddeyi yazdıktan sonra aklına gece boyu Ümran Hanım ile olan konuşmalarını getirdi. Acaba kadın kendisini çok basit mi bulmuştu? Hiç dilini tutup da hanım hanımcık kız olamıyordu. Üstelik bu gece belki de hayatındaki en önemli ikinci anne ile tanışmıştı.

35. Yanımda eski aşkından bahsetmesin

Çağla aklına gelen her maddeyi yazdı. Sonra yazdığı maddelere baktı. Yine sadece Tayfun düşünülerek liste yapılıyordu. Bu akşam ona sorduğu soruya verdiği yanıt aklına başka bir madde getirdi. Dürüsttü Tayfun.

36. Yalan söylemesin… pembe beyaz fark etmez… özellikle benimle ilişkisinde yalan olmasın…

‘Neden sanki hayatında başka biri olup olmadığını sormadım?’

Kendine kızıyordu Çağla, yeni kız arkadaşınız neden gelmedi dese ne olurdu? En fazla gelmedi ya da yok derdi. Böylece kafasında senaryolar üretmez ne olduğunu bilirdi. Şimdi kendi kendine gelin güvey oluyordu. Hayatında biri olmadığını ve bir ihtimal kendisini beğeneceğini umuyordu.


Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #25 : 23 Ağustos 2011, 06:16:55 »



Pazar gününün çoğunu odasında geçirdi. Aklı çok karışmıştı.
 
Tayfun’a aşıktı!

Bu nasıl olmuştu? O kadar madde yazmıştı. Ama önemli bir maddeye hiç uymayan bir erkeğe aşık olmuştu.

Bir esmere aşıktı!

Pekala o? O ne hissediyordu? Çağla onun çalışanıydı. Elbette patron-çalışan ilişkisinden başka bir şey aklında yoktu. Çağla kendi kendine gelin güvey olduğunun farkındaydı. Tayfun Beyin hareketlerinde özel bir şeyler yoktu. Var mıydı? Son birkaç ayı düşününce ümitleniyordu. Bir an sonra o dönemlerde hayatında Nurgül’ün olduğunu anımsıyor ve ümitleri suya düşüyordu.

Kızlarla yaptığı konuşmayı anımsadı. Ne demişlerdi? Hep onu düşünüyor yanında olmak istiyor musun?

Evet, hem de çok istiyordu. Acaba bugün ne yapıyordu? Belki ailesi ile vakit geçiriyordur. Acaba? Hayır öyle şeyler düşünmeyecekti. Zaten önünde yeterince engel vardı, yenilerinin eklenmesine gerek yoktu.
Sanki düşünmeyince olmayacaktı!



Çağla, pazartesi sabahı kalktığında onu bir sürpriz bekliyordu. Annesi çok hastaydı. Babası işe gitmişti. Teyzesi de hafta sonu kayınvalidesine gitmiş henüz dönmemişti. Çağla evde kalmalıydı. İş yerini arayıp gelemeyeceğini bildirdikten sonra yaz günü soğuk algınlığına yakalanan annesini doktora götürdü. Eve döndüklerinde saat on birdi. Öğlen için yemek hazırlığına girişti. İyi ki artık yemek yapabiliyordu. Tansiyonu çok düşen Hale Hanım yatağına uzanmıştı.

Ev telefonu çalınca annesini uyandırmasın diye hemen açtı telefonu. Arayan Tayfun’du. Kendisini kontrol mü ediyordu? Sinirli bir sesle yanıt verdiğinin farkındaydı ama kontrol etmesinden hiç hoşlanmamıştı.

“Tayfun Bey, merhaba. Annem rahatsız olduğu için gelemedim.”

“Biliyorum Çağla, söylediler. Ben hem nasıl olduğunu sormak, hem de yardımcı olabileceğim bir şey var mı demek için aradım.” Sesi çok yumuşak ve merak doluydu.

Çağla, kendisi hastayken bir kere bile aramayan Tayfun’a daha da sinirlendi. Aksi bir sesle “Yok, teşekkürler.” Dedi. Telefonun ucunda Tayfun da anlamamıştı neden sert bir yanıt aldığını.

“Ne oldu Çağla?”

“Bir şey olmadı.” Zaten sorun da buydu. Bir şey olmamıştı. Annesini bile merak eden adam kendisini hiç merak etmemişti. “Tayfun bey ocakta yemek var. İş ile ilgili bir şey var mı? Evden de yaparım.”

“Yok Çağla, biz hallederiz. Geçmiş olsun” Tayfun onun bu tavırlarından sonra kendi sinirine hakim olamadı. O sinirle de biraz sert kapattı telefonu. İki adım ileri bir adım geri… Bu kızın ne zaman neye tepki verdiğini anladığını sanıyordu. Az önce yanıldığını fark etti. sabah bir toplantısı vardı. şirkete geldiğinde Çağla’yı göreceğini umarken annesinin hasta olduğunu öğrenmişti. Hem sesini duymak, hem de yardımcı olmak için aramıştı ama Çağla çok ters konuşmuştu.

Neden bu kadar ters davranıyordu?

Lanet olsun.

Yanlış anlamıştı!

Evet ya sesi bir anda onun için sertleşmişti. Bunu ona izah edebilirdi.

Biraz daha rahatladı.



Çağla, telefonu kapattıktan sonra yemekleri bir tepsiye koyup yatak odasına götürdü. Annesi uyanıktı.

“Sana çorba yaptım. Boğazını yumuşatsın.”

“Sağ ol. Kimdi arayan?”

“Tayfun Bey aradı. Seni merak etmiş, onu sordu.” Çağla, bunu bile sinirle söylemişti. Hale Hanım onun neye sinirlendiğini anlamadı. Kısık sesi ile “Çok efendi biri o.” Diye görüşünü belirtti. Annesinin de ondan yana olmasına sinirlenen Çağla, “Hiç de değil. Ben kaç gün yattım bir kere aradı mı? Eminim şimdi de benim kaytardığımı düşünüp aradı. Ama morardığından eminim. Ben kaytarmam.”

“Adama da bu sinirle mi yanıt verdin?”

“Verdimse ne oldu?”

“Benim çatlak kızım, adam seni her gün aradı. Ama ev telefonundan aradı. Böylece sen uyuyorsan uyandırmayacaktı.”

Çağla, utançtan kızardığından emindi. Adamı nelerle suçlamıştı? Üstelik çok da ters davranmıştı.

“Neden söylemedin?”

“Çünkü söylemeyin dedi. Bu Tayfun Beyin sana karşı bir ilgisi mi var? Bugüne kadar hiç öyle bir şey anlatmadın ama adamın ilgisi de pek normal çalışan-patron ilgisi değil.” Hale hanım kızının ağzını aramaya çalışıyordu. Tayfun’un ilgisi olduğundan emindi. Salak kızının da burnunun ucundaki kısmetini bir an önce görmesini istiyordu. Biliyordu ki Çağla’ya Tayfun hakkında tavsiyelerde bulunsa ters tepecekti.

 Susmaya devam edebilirdi fakat o an kafasının karışık olduğunu anlamış ve küçük bir müdahalede bulunmuştu.

“Yok öyle bir şey.” Ama gözlerini kaçırmıştı.

“Bence var da sen fark etmemişsin. Bu adam ya çok iyi biri ya da seninle gerçekten ilgileniyor.”

“Anne benim kafamı daha çok karıştırma.” O an en sağlam bahanesine sarıldı. “Bu adam esmer bir kere.”

“Ne olmuş? Esmerden koca olmaz mı?”

“Bana koca olmaz.”

“Neden? Esmer esmerle evlenemez mi?”

“Ya anne ikimiz de esmer olunca bebeğimiz de esmer olur.”

“Ne güzel işte kara böcek olur.”

“Bak sen bile kara böcek diyorsun.”

“Ay kızım sen gerçekten salaksın. Bu adam sana aşıksa, sen de ona aşıksan… ya da ondan hoşlanıyorsan ne önemi var saçının kaşının renginin? Bu kadar saçma şey duymadım. Gönül bu. Ayrıca esmer bebeklere bayılırım. O iki dişi çıktığında esmer tenlerinde ne güzel parlar.”

“Anne adamın benden hoşlandığına ve hatta senin dediğin gibi aşık olduğuna dair tek bir bulgu yokken sen ondan çocuk bile yaptın. Ben şimdi o adamın yüzüne nasıl bakacağım?”

“Ne varmış bakmanda? Aklını mı alıyor başından? Bunun için mi bakamıyorsun?”

“Anneeeeeee sen hasta değil misin? Aklın nelere çalışıyor. Hadi iç çorbanı soğudu.”

“Bağırma bana. Ben sadece fikrimi söyledim. Başka da şey söylemem. Yok söylerim. Senin doğurganlığının bitmesine bir buçuk senen mi kaldı? Anımsatayım dedim de.”

Çağla annesine devirdiği gözleri ile bakıp çarpmamak için kendini zor tuttuğu kapıyı dışarıdan çekerek odasına gitti.
 
Annesi yanılıyordu. Kendisine güvenmeyen biriydi Tayfun. Arayıp kontrol etmişti. Bunu nasıl düşünür, diye kendisini yiyordu. Hiç mi tanımamıştı Çağla’yı.

Tanıyıp tanımaması önemli miydi? Bu kafa karışıklığını nasıl çözecekti? Bugüne kadar aklında bile olmayan şeyler şu an hep bir ağızdan bağırıyor ve Tayfun’a olan duygularını harekete geçiriyordu.

Odasında dört dönüyordu. Ne yapacaktı? Bu aşkı nasıl yaşayacaktı? Lanet etmeye başladı kendisine. Adamın hayatında kendisinin yeri yoktu. Ne kendisi ile ilgileniyor ne de güveniyordu. Ne yapacaktı?

Baştan çıkartmak için bir şeyler mi yapsaydı? Ya geri teperse? O zaman işinden de olurdu. Çünkü kimse yanında tacizci bir personel çalıştırmak istemezdi. İşinden ayrılması acaba daha iyi olabilir miydi? Böylece artık çalışan ve patron olmayacaklar ve belki de en azından deneyebileceklerdi. Ya da Çağla’yı görmediği için hiç aklına getirmeyecekti! Bu çözümü hemen sildi aklından. Sevmemişti. Odada dolaşmaya devam etti. İlk önce ne yapacağına karar vermeliydi.
Annesinin seslenmesi ile yatak odasına geçti.

“Ne yapıyorsun?”

“Hiç!”

“Hiç mi? Hımm aklından neler geçiyor acaba?”

“Hiç.”

“Çağla, şu tepsiyi al kucağımdan ve bir ıhlamur yap bana. Sonra da ne yapacağına karar ver.”

“Anne, ıhlamurunu içip uyu olur mu? Canıma okuyorsun.”

“Ben bir şey yapmıyorum. Senin aklını başına toplamaya çalışıyorum.”

“Anne, bak Tayfun’un bana ilgilisi olduğunu söyleyen sensin. Ben hiç öyle şeyler hissetmedim.”

“Dün bana, geceyi anlatırken pek de hissetmemiş gibi değildin. Daha önce kaç kez iş gezisine gittiniz. Hiç mi bir şey olmadı?”

“Anneeeee ne olacak? Olmadı tabii”

“Çağla, bak kızım, sen gerçekten ya körsün ya da salaksın. Bu adam seni çok beğeniyor. Sen hastayken eve getirdiğinde sana nasıl baktığını teyzen de gördü ben de. Evden gitmek istemiyordu ama ne bahane edip kalacaktı? Aklı sende kalarak gitti.”

“Bu senle teyzemin görmek istediği! Eminim bir an önce gitmek istemiştir.”

“Tamam kızım sen en doğrusunu biliyorsun. Karışmıyorum. Git başka bir sürü işe yaramaz ile çıkmaya devam et. Elinin altındakini kaçır.”

“Anne, ben de kaçırmak istemem ama o benimle gerçekten ilgilenmiyor.”

Hale Hanım, bu cümleden umutlansa da belli etmedi. “Tamam dedim ya. Sen en iyisini bilirsin.”

Annesinin bu cümlesi ile ‘lafıma geleceksin’ dediğini çok iyi biliyordu. Genelde yanılmazdı.

Fakat bu kez yanılıyordu.


Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #26 : 24 Ağustos 2011, 06:48:48 »





Annesinin yanından çıkıp yine kendi odasına girdi. Söylediklerini düşünüyordu. Tayfun’un hayatında kendisi için yer yoktu. En azından iki gece önce aksi yönde bir şey fark etmemişti. Yoksa var mıydı? Amcasının doğum gününde yaşananları aklından geçirmeye başladı. Önce danslarını düşündü. İlk dans biraz mesafeliyken ikinci dans çok daha yakın geçmişti. En son dansta ise neredeyse göğsüne yaslamıştı kendisini. O an heyecanla vücudun titrediğini anımsıyordu.

Babaannesi ile tanıştırmış ve Afife Hanım kendisi ile çok ilgilenmişti. Sonra annesi ile tanıştırmış ve Ümran Hanım da kendisi ile ilgilenmiş hatta yeniden görüşelim demişti. Süleyman Bey zaten hep iyiydi.
Acaba Tayfun’un olmasa bile Süleyman Beyin aklında mı vardı? O mu annesine söylemiş ve Çağla ile yakından ilgilenmişlerdi? Müstakbel gelin avına çıkmış iki anne olabilirler miydi? Neden olmasın? Bu durumda o gece yaşananlar yine Tayfun’un isteği ile değil aile büyüklerinin isteği ile yaşanmış olmalıydı. Bu da Tayfun’un her şeyden habersiz o gece sadece kibar davrandığını gösteriyordu.

Ne yapacaktı?

Önce annesinin iyileşmesini bekleyecek, olmazsa teyzesinin dönmesini bekleyecek ve kızlarla bir araya gelecekti. Onlardan fikir alması iyi olabilirdi… Yok bu da iyi bir yöntem değil çünkü bu durumda Fatih ile Doğan’ın, Tayfun’a aşık olduğunu öğrenmesi an meselesiydi. Bu işi kendisi çözmeliydi.

Ne yapacaktı?

1.   Normal davranacaktı

2.   İzleyecek ve ilgisini yakalamaya çalışacaktı

3.   İlgisi olduğunu anlarsa ve Tayfun da bir şekilde kendisine açılırsa bu kez de içinde bulunduğu durumu anlatmalıydı

4.   Bunu anlatacak kadar yakın olunacak zamanı beklemesi gerekiyordu

5.   Eğer anlattıklarından sonra yine kendisi ile birlikte olmak ve hatta evlenmek istiyorsa elini çabuk tutacaktı.

6.   Evlendikten sonra da … ‘bir dakika… ya o evlenince hemen çocuk istemezse? O zaman tüm bu planların hepsi iptal mi olacaktı? Eğer hemen çocuk istemiyorsa ona çaktırmadan hamile kalırım. Evet en iyisi bu. Acaba ilk geceden hamile kalmak için ne yapmam gerekiyor?’ Bunu araştıracaktı. Yanına soru işareti koyarak bir sonraki maddeye geçti.

7.    Benim doğru erkek listemde yalan ile ilgili maddem var. Bu durumda ben 6. Madde ile kendi listeme ihanet etmiyor muyum? Dürüstlüğüm nereye gidiyor? En iyisi ben adım adım gideyim. İlk önce benimle ilgileniyor mu ilgilenmiyor mu? Bunu anlayayım. Sonra da diğer maddeleri sıra ile uygulamaya bakarım.

8.   Tüm bunları yaparken başka erkekler ile çıkmaya devam edecek miyim? Hayır! Tabii ki etmeyeceğim. Benim başkası ile buluştuğumu duyunca kıyameti koparmaz mı benimle ilgilenen erkek?

Çağla, sekizinci maddeyi yazdıktan sonra yine sinirlendi. Annesi gerçekten yanılıyordu. Bunca zamandır bir kerelik kaç erkekle çıktığını kendisi bile anımsamıyordu. Hep bir arayış içindeydi ama bulamamış ve onlarca erkekle ikinci kereye ulaşmayan flörtler yaşamıştı. Üstelik bunların hemen hepsini Tayfun da biliyordu? Çünkü çoğu zaman büroda konusu oluyordu. Arkadaşları o akşam nereye kiminle gideceğini sorduklarında anlatıyordu. Hangi erkek böyle bir kadını isterdi ki?
İşte şimdi yaptıklarının ceremesini çekecekti. Sevdiği erkeğin gözünde nasıl bir yere geldiğini ancak anlıyordu. Eh bu durumda hiç şansı kalmamıştı. Maddelerini dosyalayacağına silmeye karar verdi. Bilgisayarın silme tuşuna basacakken son anda durdu.

Bu liste pişmanlığının kanıtı olarak kalacaktı.

Öğleden sonra annesi daha da iyileşmişti. Kızlar aramış nasıl olduğunu sormuştu. Teyzesi de akşam dönmüş böylece Çağla salı günü işe gidebilecek hale gelmişti. İlk defa işe gitmemek için mazeret arıyordu. Kendi hissettikleri yüzünden tüm tadı kaçmıştı. Bunca aydır bir sürü erkek ile çıkarsa şimdi gerçekten istediği erkeği elinden kaçırabilirdi. Kimi suçlayacaktı? Erken menopoza girmesini mi? İyi de bunu yeni öğrenmemişti. Öğrendiğinden beri saçma sapan şeyler yaptığının farkındaydı. En iyisi şu yumurta dondurma işlemini araştırmaktı. Gerçi doktorunun geri dönüşüm ile ilgili yüzde verememiş olması canını sıkıyordu. Ya dondurulan yumurtalar ile yine de bebeği olmazsa? Bu arada Amerika da sperm bankasından alacağı sperm için de geç kalmış olmayacak mıydı?

Akşam yemeğinden sonra biraz ailesi ile oturmuş, erkek kardeşinin dersine yardım etmiş, sonra da odasına çekilmişti.

Çağla aklından atamadığı bir sürü sorun ile boğuşurken yatağının üstünde kıvrılıp uyumuştu. Telefonunun sesi ile uyandı. Ekranda tanımadığı bir numara vardı. Saat yarım olmuştu. Korku ile açtı telefonu. O saatte iyi bir haber gelmeyeceğini düşünürdü. “Alo?”

“Çağla, merhaba. Nasılsın?”

“Ben iyiyim de siz kimsiniz?”

“Beni tanımazsın. Daha doğrusu tanışmıştık ama unutmuşsundur. Ali’nin arkadaşıyım ben. Sinan adım. Anımsadın mı? Nişanda tanışmıştık. Üç hafta sonra düğün var ve ben oraya seninle katılmak istiyorum. Senin için de uygun mu?”

Çağla, telefonuna aptal aptal baktı. Sanki numaradan kim olduğunu anlayabilecekmiş gibi davranıyordu. Bu kimdi? Ve bu kişi gecenin yarımında kendisini düğüne gitmek için mi arıyordu? Üstelik konuşmasındaki pelteklikten alkollü olduğu da belliydi. Telefonunu nerden almıştı acaba? Yarın Jülide’ye soracağım, diyerek aklının bir köşesine not etti.

“Sizi hatırlamıyorum. Ayrıca benim düğüne gideceğim biri var. Ve son olarak siz manyak mısınız da gece yarısı beni bunun için arıyorsunuz?”
Telefonu kapattığında hala sinirden titriyordu. Bu nasıl bir şeydi ya? Gerçi iyi olmuştu o telefonun çalması. Üstündekileri çıkartıp askılı geceliğini geçirdi sırtına. Pikesinin altına girip gözlerini yumdu. Telefonun aklına getirdiği düğünü düşündü. Jülide gelinliğinin ve oturacağı evin hazırlıkları ile meşguldü. Eylülde de Yeşim aile arasında nişan yapacaktı. Elif ile Berna hayatlarından memnun ilişkilerini devam ettiriyordu.
Etrafındaki herkesin hayatı düzene girmişti. En düzene girmesi gereken ve bunu hemen yapması gereken Çağla ise gece yarısı arayan manyaklarla uğraşıyordu.

       37. Olur olmaz zamanda aramasın, gece yarısı hiç aramasın
Bilgisayarına yeni maddeyi yazdığında aslında bu maddeleri yazarken eğlendiğini düşünüyordu. Her madde uygulanabilir değildi. Mesela bu saatte arayan Tayfun olsaydı ve “Yarın işe gelebiliyor musun?” diye sorsaydı, asla bu maddeyi yazmazdı. Gülümseyerek onun sesini kulaklarına kadar ulaştırdı. İki gündür görmemişti ve çok özlemişti. Tayfun’u düşünerek uykuya daldığında az önceki gülümseme hala yüzündeydi.


 
Salı sabahı işe giderken annesinin iyi olduğundan emindi. Açılmış, hatta kapıdan çıkan kızına “Hadi bakalım nasıl bakacaksın yüzüne?” demeyi de ihmal etmemişti.

“Gerçekten iyileşmişsin anne. Yine çaktın lafını.”

“Anneye çemkirilmez, hadi bakalım kolay gelsin.”

Asansörde annesinin dediği aklına geldi. Düne kadar hiç korkmadığı şeyi bugün nasıl yapacağını gerçekten bilmiyordu. Nasıl yüzüne bakacaktı? O artık Tayfun Bey değildi. O artık patronu değildi. Olur mu öyle şey? Patronuydu elbette ama aynı zamanda o artık sevdiği erkekti.
 
Yol boyunca kendini normal davranmak konusunda telkin etti. Bürodan içeri girerken sesinin tonunu ayarlayarak ortaya günaydın, dedi.
Arkadaşları da aynı şekilde yanıt verdikten sonra hepsi annesinin nasıl olduğunu sordu. İyileştiğini söyledikten sonra yerine oturdu. Oda kapısı açık olduğundan henüz gelmediğini bildiği Tayfun’un nasıl davranacağını çok merak ediyordu. Biraz da korkuyordu. Çok beklemedi. Tayfun kapıdan girdiğinde ilk önce Çağla’nın masasına bakmış sonra da tüm çalışanlara günaydın diyerek hızlı adımlarla odasına girmişti. Yüzü yine asıktı!

Çağla, kendisini görmekten memnun olmadığını düşündü. Başını ekrana eğmişti ama ekrandaki hiçbir şeyi görmüyordu. Uzun bir süre boş boş baktı ekrana. Onu gördüğünde hissettiği heyecanı atması için de bu süreye ihtiyacı vardı. Nasıl çalışacaktı? Nasıl normal davranacaktı?
İşten ayrılmayı ciddi olarak düşünmeliydi. Bir saat kadar sonra kendini toparlayıp üstünde çalıştığı işe döndü. Öğlene kadar da aralıksız çalıştı. Öğlen grupla yemeğe gitti. Tayfun odasından hiç çıkmamıştı.

Tayfun ise masasının başında neler yapacağını düşünüyordu. Çağla’nın dünkü tavrından sonra onun derdinin ne olduğunu nasıl çözeceğini bilmiyordu. Güven sorunu olduğunu tahmin ediyordu. Soramayacağına göre onun açıklamasını bekleyecek ya da bir şey olmamış gibi davranacaktı. Bir gün önce gayet güzel konuşan kıza ne olmuştu da ters yanıtlar vermişti? Oysa o güzel gecenin üstüne yeni güzellikler inşa etmek istiyordu. Şimdi ise ne yapacağını kesinlikle kestiremiyordu. Son zamanlarda en çok yaptığı hareket saçlarının arasından sinirle geçen parmaklarıydı. Saç diplerini neredeyse yolacaktı parmakları ile. Bu kız canını sıkıyordu. Öğlen yemeğine çıkarken de çağırmamıştı. Gerçi Fatih kapıdan çıkarken davet etmişti. Çağla o sırada kapısının önünden geçiyordu ve başını çevirip bakmamıştı bile. “Siz gidin ben sonra yerim” diyerek yollamıştı onları.

Dışarıda güzel bir hava vardı. Çağla yemek yiyecekleri yere yürürken konuşulanların farkında bile değildi. Aklı Tayfun’daydı. Neden sanki gelmemişti onlarla? Odasından da hiç çıkmamıştı. Üstelik annesinin nasıl olduğunu da sormamıştı. Sorsa belki dünkü kabalığı için özür dilerdi. Tayfun da onu affederdi. İyi de küs müydü ki?

“Küs tabi”

“Kim küs?” Doğan sordu.

“Küs mü? Ha yok küs olan. Ben bir şeyler düşünüyordum.”

“Zaten sabahtan beri düşünüyorsun. İyi misin?”

“İyiyim sağ ol. Sanırım tatil yapmam lazım.”

“Evet yoruldun bu yıl. Ne zaman çıkacaksın?”

“Yakın bir tarih isteyeceğim. Kızlarla bir arada tatil yapacağız.”

“Nasıl kızlar bir arada? Elif de mi?”

 “Evet, bu yaz tatilinde de biz beş kız bir arada olacağız. Ay ne beşi dört. Jülide artık evli olacak.”

“Elif de gelemez.”

“Hadi oradan! Onsuz olmaz. Hem zaten yanında ben olacağım. Sen hiç merak etme.”

“Ciddi misin?”

“Elbette. Hem sen hangi sıfatla onunla tatil planlıyorsun?”

“AA sen ne kadar kötüsün. Ya hakikaten ben de gelsem ne olur?” Çağla, onun üzgün haline bakıp gülümsedi. Kıyamadı arkadaşlarına. Elif’in de mutlu olacağından emindi. “Benimle aynı tarihte izin verirlerse olur ama yanına çok yaklaşabileceğini sanma!” Yüzünde muzip bir ifade vardı.

“O konuda söz vermem.”

“Hiç olmazsa dürüstsün.”

Onların arasındaki konuşmayı duyamayan ama merak eden Fatih, “Siz neler konuşuyorsunuz?”

“Yaz tatilimizi ayarlıyoruz.” Doğan’ın tepeden bakan tavrı ile verdiği yanıt Fatih’in hemen yanıt vermesi ile amacına ulaşmıştı. “Ben de geliyorum.” Doğan gülerken Çağla yanıt verdi. “Olur tabii. Bir sen kusurdun. Süleyman Bey de diyordu, şu üçü aynı tarihte izin alsa da ben de yollasam tatile, diye. Sen geç kaldın. Olursa Doğan ile ben aynı zamanda tatile çıkıyoruz.”

“O zaman Berna sizinle gelemez.”

“Ben bu filmi az önce gördüydüm! Berna bizimle gelir. Sen gelemezsin.”

“Ama neden? Ben de sevgilimle tatil yapmak istiyorum.”

“Berna’nın on beş gün izni var. Bir haftayı bizimle bir haftayı eğer isterse seninle geçirir. Ona karışmam ama bizimle gelecek, sen de itiraz edemezsin.”

“Bu haksızlık.”

“Evet öyle. Dünyanın adaletli olduğunu kim söyledi?”

“Alacağın olsun Çağla.”

“Tamam. Anımsatayım o zaman senin düzeldiğini ona söyleyen ve seninle çıkması için ikna eden benim. Bunu sakın unutma. Sana onay vermeseydim aşkından ölse seninle çıkmazdı.”

“Offf şu kızların haklı olmasından nefret ediyorum.”

“Kızlardan etmiyorsun ama!”

“Çağla, hiç uğraşma. Berna’dan başkası artık benim için yok.”

“Eh bence aksini düşünme bile”

“Ne zaman izne çıkacaksınız?”

“Yirmi beş haziranda Jülide’nin düğünü var. Bir temmuz akşamı da izne çıkarsak, aynı gece yola çıkarız cumartesiyi kazanırız.”

“Benim yanımda plan yapmayın bari.” Fatih üzgündü.

“Tamam, yapmayız. Büroya dönünce bir konuşalım bakalım bize izin verecek mi patron?”

“Süleyman Bey verir.”

“Öyle.”

Yemekten sonra büroya döndüklerinde Süleyman Bey çıkmak üzereydi. İkisi de tatil tarihini ayarlamak için acele ediyordu. Çağla’nın asıl derdi karışık kafasını başka şeylerle meşgul etmekti. Doğan’ınki ise Elif ile birlikte tatil yapmaktı.

“Çocuklar Tayfun ile konuşun.” Çağla’nın en son isteyeceği şeydi. Tam boş ver diyecekken Tayfun’un sesini duydu. “Ne soracaksınız bana?” kaçış yoktu. İkisi de içeri girdi.

“Tayfun bey, ikimiz de bir temmuz akşamı tatile çıkmak istiyoruz. Sakıncası var mı?”

 “Neden aynı tarihi istiyorsunuz?”

Çağla “Size ne” diyecekti ki zor tuttu kendini. “Ben ve arkadaşlarım birlikte tatil yapmak istiyoruz. Hepimiz o tarihi denk getirebiliyoruz. Doğan da kız arkadaşının yanında olmak istiyor. Sakıncası var mı?” Çağla ters konuştuğunu biliyordu. Çünkü onun sorguya çekmesi ve yüzüne dikkatle bakması sinirini bozmuştu. Neden deşiyordu?
Tayfun ‘Var elbette. Ne demek kız arkadaşının yanında olmak? Senin mi yanında olmak istiyor? Başkaları paravan mı? Hem benim olmadığım yerde senin ne işin var’ diyecekti dilini zor tuttu.

“İkinizin aynı anda izne çıkmasında sorun olabilir. İşleri inceleyeyim yanıt veririm.” Böylece az önceki tepkisini sözlü ifade etmiş oldu. Bu talebin ardında ne olduğunu öğrenecek sonra yanıt verecekti.

“Teşekkürler.” Çağla, Tayfun’un neden kendisine hiç bakmadığını ve bu kadar ters davrandığını anlayamıyordu. Acaba kendisinin duygularını anlamış ve bundan hoşlanmamış olabilir mi?


Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #27 : 25 Ağustos 2011, 07:02:28 »





Çağla masasına oturduktan sonra neler yapabileceğini yeniden düşünmeye başladı. Son yaptığı listenin birinci maddesini uygulamıştı, normal davranıyordu. İkinci sırada olan ilgisini anlamaktı. Bunun için neler yapması gerektiğini bilemiyordu. İnternette biraz gezse ve başkalarının tecrübelerinden yardım alsa iyi olmaz mıydı?

Hemen arama motoruna Erkek Nasıl Tavlanır? Diye yazdı. Karşısına çıkan ilk sayfaya girdi.

*** Erkekler kadınların gözlerinden hoşlanır. Doğal güzelliğinizi makyajla yok etmeyin. Az ama güzellikleri öne çıkarıcı makyajlar yapın.

Çağla ilk maddeyi okuduktan sonra hemen çekmecesindeki aynasını çıkartıp baktı. Evet, gözleri güzeldi. Siyah gibiydi. Kirpikleri de uzundu ve sürdüğü rimelle daha da belirginleşmişti. Üstünde far yoktu. Çok az allığından sürüp ton yapmıştı. Yani gözlerinde çok makyaj yoktu.

‘Tamam, bu maddeden yırttım.’

***Ter ve ağız kokusuna dikkat edin

‘Biraz az zekam olsa şu cümleden, ter kokun, anlamı bile çıkartabilirim. Ne demek dikkat edin? Bu zaten insanın kendine saygısı. Elbette ter kokmayacağım. Bunları yazanlar kimlerle karşılaşıyor acaba?’

İki maddenin altındaki tek cümle “İşte erkeklerin aradığı kadın sizsiniz” diyordu. Çağla gülmeye başladı. Ne yani, az göz makyajı ve kokmayan ağız yetiyor mu? Başka şeye gerek yoksa tüm dünyadaki erkekleri tavlayabilirdi. Şansını deneyecekti. ‘Biraz sonra tavlamak istediğim yakışıklıların da listesini yapayım bari. Burada boşa dirsek çürütmeyeyim. Bu adamın beni görme ihtimali yüzde elli zaten.’

*** Flört etmek sizin için çok kolay. Doğal olun yeter.

‘Ay bu siteyi nerden buldum? Ben zaten doğalım. Bilmem ki kadınca kaprisler, işveler, cilveler. Daha doğal olmam demek anamdan doğduğum gibi ortalıkta gezinmem demek. Manyak mı bunlar? Ay Çağla sen herkesi kendin gibi sanma. İnan doğal olmayanlar vardır ve bu liste onlar için yazılmıştır. Ya okumaktan vazgeç ya da sus.’

*** İlk adım erkekten gelmeli, onlar kovalanmak değil kovalamak ister.

‘Ya gelmezse? Ya kovalamazsa? O zaman ben ne yapacağım? Kardeşim ben bunu arıyorum sen bana bekle gelir diyorsun. Vaktim yokkkkkkkk’

Çağla, sinirlenmeden okumaya devam etmek için kendisini zorladı. Mutlaka işine yarayacak bir şeyler bulacaktı.

***ilgi gösterin. Her erkek ilgiden memnun olur.

‘Tamam gideyim nasıl olduğunu sorayım. O da bana “İyiyim” desin, sorum da,  yanıtı da bitsin. Başka ne yapabilirim ilgili olmak için? Ayrıca bu madde her erkekte aynı etkiyi yapar mı? Çok üstüne düşmek ters teperse?’

***Gülümseyin, erkekler gülümseyen kadınları daha çekici buluyor

‘Anladım ben bu maddeden kaybediyorum. Çünkü ben gülmüyor aksine kahkaha atıyorum. Demek ki gülüşümü değiştireceğim artık yüzüme seksi bir ifade yerleştirip gülümseyeceğim. Tamam bu yapılabilir.’

***Giyinmek erkekleri etkiler. İlla açık ya da kısa değil uzun ama yırtmaçlı da ilgi çeker

‘Annemi kandırsam da biraz dikiş dikse! Bana şöyle uçuşan, yanlarda yırtmaçları olan bir şeyler dikerse Tayfun’u kesin tavlarım. Anneme böyle söylersem oturur yine dikiş makinesinin başına. Akşam bunu söyleyeceğim! Tavlamaya yaramasa da modaya uygun şeyler giymiş olurum.’

Bulduğu ilk siteden edindiği bilgilerin kendisine çok da faydası olmamıştı. Araştırmaya devam ettiğinde erkeklerin itici bulduğu makyajın nasıl olduğunun yazılı olduğu bir liste buldu.

Erkekler Makyajda En Çok Neleri İtici Buluyor?

1.   Dişe bulaşan ruj.
2.   Yoğun allık.
3.   Kalın fondöten.
4.   Panda gibi boyanmış gözler.
5.   Topak olmuş maskara
6.   Parlak ruj.
7.   Çene çizgisinde oluşan fondöten hattı.
8.   Parlak mavi göz farı.
9.   Kalemle çizilmiş kaşlar.
10.   Amy Winehouse stili eyeliner kuyrukları.

‘ilk madde benim bile sinirime dokunuyor. Biz kızlar neden sık sık makyaj tazeliyoruz ki. İşte bunu kontrol etmek için. Yoğun allık sürmek sadece göz zevkini bozmaya yarıyor. Haklı erkekler. Ama bazen koyu far da gerekiyor. Maskarasını değiştirsin kardeşim. Neden topak olan maskara kullanıyor? Parlak ruj… hımmm çoğu zaman kullanmam ama bazen de gerekiyor. Tamam işe sürmüyorum da gece bir yere giderken de sürmem diyemem. Tayfun’a sorarım sevmiyorsa sürmeyebilirim. Iyyy o fondöten ne kötü durur. Boynu başka renk, yüzü başka renk. Hatta televizyonda bile bu hatayı yapan makyözler var. Bu parlak mavi göz farı ile neyi kast ettiler acaba? Güzel bir mavi elbisenin üstüne uygun tonda bir farsa sürsün kardeşim. Bu listeyi yapan mavi farı sevmiyorsa bu sevenlerin suçu mu? Al işte bir madde daha. Kalemle çizilmiş kaşlar… Kaş mı ektirecekler yahu? Kaşı olmayan ne yapacak? Amy Winehouse stili eyeliner ha? Bunu kim beğenir? Neyse ben de beğenmedim… zaten çoğu maddeyi de beğenmedim.’

Çağla maddeleri bitirdiğinde bunlarla erkek tavlamanın ne ilgisi olduğunu düşünüyordu. Tamam bu siteler mutlaka birilerine yarıyordur ama ilk iki siteden kendisine çok da fayda sağlayamamıştı. Yeni bir site daha açtı. Buradaki maddeleri okumaya başladı.

Erkekler de iltifat duymaktan hoşlanır . İşte bir erkeğin gönlünü fetheden iltifatlar!

“Vaov!”

Ofisteki başarısını bu şekilde dile getirmeniz, patronu tüm iş arkadaşları önünde sırtına ‘Yürü be koçum’ demiş gibi bir etki bırakacaktır. Hatta belki ondan da daha iyi bir his olabilir çünkü erkek arkadaşınız bunu gece onu iyi bir sevişme beklediği şeklinde yorumlayabilir.

‘Tamam ben bunu yapayım ve Tayfun beni kesin kovsun. Yahu bunu kim yapar, kim yapabilir? Manyak mıyım ben?’

“EVET, evet, evet!”

Erkekler için yatakta iyi olduklarını bilmek çok önemli bir gurur kaynağıdır. Büyük bir çoğunluk da kadınları memnun edip etmediğini bilmek ister. İşte bu yüzden, bu şekilde çığlık atmanız onun egosunu tavana çıkaracaktır.

‘Oha! Dur kardeşim adamı tavlamak için yönlendirin önce. Yatağa ne zaman daldınız?’

“Ha ha ha!”

         Eğer fıkralar anlatıp komiklikler yapıyorsa, içten gelen bir kahkaha onu etkiler . Çünkü erkekler şaka dağarcıklarına çok önem verdikleri gibi kadınlar tarafından komik bulunmak da isterler Zaten araştırmalarda, erkeklerin şakalarına gülen kadınları daha çekici bulduklarını gösteriyor.
‘İşte bu kolay. Ben zaten gülerim güzel fıkraya. Ama anlatamazsa? Ay kimse kusura bakmasın kötü anlatılan fıkraya da gülemem.’

(Karın Kaslarına Dokunarak)”Harika!”

Tıpkı kadınlar gibi, erkekler de vücutlarının bazı yerlerinden hiç memnun olmayabiliyor. Sporda karın kaslarını çalıştırmak için harcadığı saatlerden sonra, herhangi bir değişikliği fark etmeniz onu çok mutlu edecektir.

‘Karın kaslarının harika olduğunu nasıl bileceğim? Elleyip bakacağım öyle mi? Tamam olur, gider şimdi açarım karnını bakarım kaslarına sonra da Vaovvvv , harikaaaaa, müthişşşşşş, derim o da bana hasta olur. Yahu, yapılacak şeyler söyleyin bana… bunlar ne böyle?’

“Mırrrr!”

Duş alıp çıktıktan sonra beline bir havlu sarmış veya jöleyle saçına farklı bir şekil vermiş olabilir. Onu gördüğünüzde ağzınızdan böyle bir ses çıkması, kendisini çok seksi hissettirir. Çünkü içinizdeki vahşi kediyi ortaya çıkardığını hisseder.

Çağla bunu okuduğunda nerede olduğunu unutmuş, az önce kendi kendine söylediği gibi kocaman bir kahkaha atmıştı. Herkes dönüp neler oluyor dediğinde, ne diyeceğini bilemedi.

“Kusura bakmayın arkadaşlar, sizlerle paylaşamayacağım.” Çağla gülmeye devam ediyordu. En sonunda sakinleştiğinde başka bir liste dikkatini çekti.

“İşte bu!”

Bir erkeğin neler hissettiğini nasıl anlarsınız?

Erkeklerin kadınlar hakkındaki düşünceleri hep karmakarışık gelir. Seviyor mu sevmiyor mu ilgileniyor mu ilgilenmiyor mu değer veriyor mu vermiyor mu gibi bir çok soru kadınların beynini kemirir durur. Ama yapılan anket ve araştırmalar sonucunda standart erkek profilinin nasıl kadınlardan hoşlandığı sizin bu tereddütlerinize netlik kazandıracak.
Erkeklerin dikkatini çeken ilk nokta dış görünüştür. Gözlerin ve dudakların güzelliği vücut hatlarının orantılı ve düzgün olması dikkati size yönlendirecektir. Yüzünüzdeki doğal güzellik ve mimikleriniz erkeklerin tercihini etkileyecektir. Bakımlı ve kendinden emin bir duruş sergilemeniz gerekir.

Sizinle birlikte olduğu her andan keyif alması sizi de keyiflendirecektir. Kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlandığı gibi erkeklerde kendilerini güldüren kadınlardan hoşlanır. İyi bir espri anlayışınızın olması onu size daha da bağlayacaktır. Onun yaptığı esprilere de gülmeniz kendini sizin yanınızda rahat hissetmesini sağlayacaktır.

Erkekler zekaya da güzellik kadar önem verir. Zeki kendine güvenen bir kadın her erkeğin hayalinde vardır. Sizde karşıdakine güvenmeli ve her şeyinizi paylaşmalısınız.

Erkelerin kötü günlerinde ise “ne neden niçin nasıl” sorularını kullanmadan onlara destek olmanız anladığınızı belli etmeniz onu size daha da bağlayacaktır.

Ve tabiki son olarak AŞK… Aşk erkeğinde kadınında hayatında önemlidir ve bazı erkeklerin dikkat ettiği en önemli özellik ise ona ne kadar aşık olduğunuzdur. Hiçbir erkek zeki tutkulu kendine güvenen aşık ve güzel bir kadına hayır diyemez.

Çağla bu kez yazanlara olumsuz yorum yapamıyordu. Çünkü bunların çoğunu yapıyordu. Dış görünüşü dikkat çekecek bir güzellikteydi. Yani en azından çevresi öyle diyordu. Bir sürü de erkek arkadaşı olmuştu ve hepsi çok güzel olduğunu söylemişti. En azından yarısı doğru söylemiş olsa, bu da güzel olduğu anlamını taşır.

‘Tayfun normalde gülmez zaten. Ama yanımda kaç kez gülümsediğini fark ettim. Ayrıca son derece zeki ve üstü örtülü esprileri çok hızlı kavradığını bakışlarından anlıyorum. Demek ki ben de ona keyif veriyorum. Zekiyim. Dahi değilim elbette ama zekiyim. İşi çabuk kavrarım, istenileni yerine getiririm. Bulmaca çözebilir, bir almanak kadar olmasa da olayları akılda tutabilirim. Aptal değilim demek ki. Kötü günü oldu mu acaba? Olmadı. Anımsamıyorum. Aman olmasın! Onun üzülmesini istemem. Aşk maddesine zaten uyuyorum. O zaman bana hayır demeyecektir. İyi de kardeşim işte zurnanın zırt dediği yer… ya o tüm bu mükemmel özelliklerime rağmen bana aşık değilse?’

İşte yine en başa dönmüştü. Kendi açısından ne yapılması gerekiyorsa hepsini yapabilecek biriydi. O zaman gözünü karartacak ve duygularını belli edecekti…

Nihayet bir karar vermişti. Ne zaman uygulayacağı konusunda ise hiçbir fikri yoktu. 



Çağla, öğleden sonra ilk atağını yapacak ve tatili bahane ederek konuşmaya çalışacaktı. Belki kendisine olan ters tavrını da yok edebilirdi.

“Tamam canım, sen orada bekle ben gelir alırım seni. Güzel de bir yemek yeriz.”

Tüm kurduğu hayaller duyduğu bu cümle ile yerle bir olmuştu. Kapıya kadar gitmişken omuzları düşmüş şekilde masasına geri döndü. Artık tatil planı bile yapmak istemiyordu.

Tayfun odasından çıkarken Çağla’nın geri dönüp yerine yürüdüğünü gördü. Acaba neden gelmişti? Şimdi vakti yoktu. Büyük ihtimalle tatil için konuşacaktı. Yarın sorarım, diyerek hızlı adımlarla bürodan çıktı.
Çağla sinirle bakıyordu arkasından. Onun tüm hayalleri az önce yerle bir olmuştu ama yere atan adam hızlı hızlı gidip yeni kız arkadaşı ile buluşacaktı. Eh o zaman kendisinin de yapacağı şey unutmaktı. İyi ama bu kez çıktığı ve umursamadığı bir erkeği değil sevdiği erkeği unutmaktan bahsediyordu. Bu mümkün müydü? Belki zamanla ama şu an değil…

Ne yapacağını bilmez bir şekilde yerinde oturuyordu. Madem her şey için internette yazılar arıyordu. Bunun için de mutlaka vardı! Arama motoru bu kez de ayrılık ardından yapılması gerekenleri araştırıyordu.

1.   Kendinize pembe hileler yaratın
2.   Sosyalleşin
3.   Hafta sonunda başlayın yeni hayata
4.   Arkadaşlarınızla buluşun
5.   Telefonunu silin
6.   Hobiler edinin
7.   Daha iyisi karşınıza çıkacak bekleyin
8.   Eskiyi unutmadan yenisini edinmeyin
9.   Eskisindeki hataları yenisinde yaşamayın

Maddeleri okuduğunda kendi ilişkisine hiç uygun olmadığını görüp sinirle başka sayfaya geçti. Eh tabii doğal olarak yazılanlar gerçekten yaşanmış ve bitmiş ilişkilerin ardından yapılması ve yapılmaması gerekenleri anlatıyordu. Çağla bu durumda kendisine uyanı elbette bulamazdı.
Uygulayabileceği maddelere baktı. Hafta sonunu iyi değerlendirmesi gerekiyordu. Şu an başka kimse yoktu hayatında ve Tayfun’dan başkasının olmasını istemiyordu.

O böyle istiyor diye hayatında başkası olan bir erkeği bekleyerek ömür mü tüketecekti? En iyisi tüm yazılanların aksine yeni birini bulmak ve onunla denemekti şansını!

Kızların mail adreslerine hemen bir mesaj yolladı. Daha önce tanıştığı ama kim olduğunu bir türlü anımsamadığı birini sormak için uğraşmaya başladı. Kendisine daha önce çıkma teklif eden ama o sırada başkası ile çıktığı için bir türlü sıra gelmeyen adamın ne adı vardı aklında ne de telefonu bir yerlerde yazılıydı.

En sonunda Yeşim anlamıştı kim olduğunu.  Sevgilisinin arkadaşlarından biriydi. Hafta sonu için en azından dörtlü bir plan yapacaklar böylece Çağla ile Furkan’ı bir araya getireceklerdi. Yeni planlar hazır olunca Çağla az önceki sinirini de unutmuştu.

‘Git bakalım yenisine Tayfun Bey. Ben de bulurum yeni bir tane. Hem zaten sen beni bunca zaman görmediysen ben seni hiç görmem.’
Çağla, aslında kimse ile buluşmak istemiyordu. Bunu anlaması için aradan on dakika geçmesi yetmişti. Onca dakika yazışıp kim olduğunu zor bela anlattığı erkek ile bir araya gelmeye niyeti yoktu. Yeşim’e yeniden mesaj atıp “İptal et o programı. Benim başka işim var.” diye yazsa da karşı taraftan “Çoktan ayarlandı. Çok sevindi. Üzemem şimdi adamı.” Yazan bir yanıt aldı.

Yanıtı okuyan Çağla, içinden ‘O zaman onu da ben üzerim. Ben biliyorum zaten bu üzdüğüm adamların ahı beni bu hale getirdi. Ne olurdu karşıma çıkan ilk erkek ile evlenseydim? Şimdiye iki çocuk da doğurmuş olurdum. Dert tasa kalmazdı. Sevmişim sevmemişim ne fark edecek? Sevdiğim beni sevmiyor ki.’




Kendi üzüntüleri ile uğraşırken günü tamamlamıştı. Eve gittiğinde tüm günün sıkıntısı üstündeydi. Annesinin daha iyi olduğunu görünce sevindi. Günün tek güzel tarafı buydu. Yemek sonrası meyve saatinde annesi her akşamın sorusunu tekrarladı.

“Neler yaptın bugün?”

“Hep aynı işler. Tatil için de plan yapmaya başladık. Kızlarla yine bir arada tatil yapacaktık ya. Onun için izin istedim, Tayfun Beyden, ama alamadım.”

“Neden? İzin hakkın. Neden vermedi acaba?”

“Doğan var ya, hani şu çok uzun olan. O Elif ile çıkıyor. Kızlarla gidiyoruz deyince, ben de aynı tarihte izin istiyorum diye tutturdu. Tayfun bey de ikiniz aynı zamanda çıkabilecek misiniz, bakmam lazım, dedi.”

“Kıskanmış.”

“Hiç ümitlenme anne. Yeni biri ile çıkıyor.” Sesinde ‘Bu kez bilemedin’ ifadesi vardı. Annesi de şaşırmıştı

“Kim? Tayfun mu?”

“Evet. Böylece tüm düşündüklerinde yanıldın. Kabul et artık.”

“Eh ne yapalım, demek ki göründüğü kadar akıllı değilmiş.” Hale hanım yanılmadığını biliyordu. Sadece o an neler yaşandığını anlamadığı için susmayı tercih etti.  Çağla zaten üzgündü daha da üstüne gitmenin hiç gereği yoktu. Kocası yan tarafta uyukluyordu. O da dizisinin tekrarını izliyordu. Çağla da hiç anlamasa da televizyonu izliyordu. Kadın oyuncunun üstündeki elbiseyi görünce gündüz aklına geleni annesine söylemeye karar verdi.

“Anne…”
“Söyle”

“Bana biraz kıyafet diker misin?”

“O nerden çıktı?”

Tayfun’u tavlamak için düşünmüştüm, diyemezdi. En iyisi ekonomik olsun diye, açıklama yapmaktı. Hale hanım gözünü televizyondan ayırmadan, “O zaman bana biraz para ver bakalım. Bir de nasıl şeyler istiyorsun?”

“Dikecek misin? Kaç yıldır oturmuyordun makineye.”

“Kaç yıldır dikiş dikmemi isteyen olmamıştı.”

“Anne, evde diksen yine? Etrafta bir sürü insan vardır sana bir şeyler diktirecek.”

“Uğraşamam. Bir daha vergi dairesi ile başımı derde sokamam. Sen yetersin bana. Sökül parayı. Beni konuşturup paradan yırtamazsın.”

“Ne kadar istiyorsun?”

“Önce neler istiyorsun bir anlat bakalım.”

“Gel internetten seçelim. Bugün biraz bakındım da. Şöyle uçuşan bir elbise ve güzel bir tulum istiyorum.”

“Uçuşan elbise mi? Nasıl bir şeyler istiyorsun sen? Tarzın mı değişiyor?”

“Yok anne, bu sene çok moda ve vitrinlerdeki fiyatlar benim maaşımın iki katı gibi. O yüzden sana müracaat ettim. Biz, tabii izin alabilirsem temmuz başında Jülidelerin yazlığına gideriz. Gerçi bu sene Jülide yok ama olsun, ev bizim yine bir hafta. O zamana yetişir mi?”

“Yetişir tabii. Hatta düğüne bile bir elbise yetişir.”

“Ciddi misin?”

“Aç şu cüzdanı. Kızdırma beni vazgeçeceğim şimdi.”

“Al annem cüzdan sana feda olsun.” Cüzdanı verip ne kadar aldığına bakmadı bile. Annesi içinden bir miktar para alıp iade etti.

“Hadi bakalım şu resimlere.”

Bir süre yeni modanın elbiselerini incelediler. Annesi bazı modelleri bilgisayarda dosyalattı. “Yarın ben bunlar için kalıp ayarlarım. Kumaş da bakarım. Gel senin de ölçünü alayım.” Dedi. Odasına geçip iç çamaşırları ile kaldı. Annesi ölçüsünü aldıktan sonra Çağla üstüne geceliğini geçirdi.
Çağla, Tayfun için istediği kıyafetleri artık sadece kendisi için istiyordu. Annesi odadan çıktıktan sonra camın önüne oturup az önce kapattığı perdeleri açtı, karanlığı izlemeye başladı.
 
Tayfun’un hayatında olmayacağını kabullenmek zor geliyordu. Üstelik onu her gün göreceğini bilerek, aynı yerde çalışmak, bir gün evlendiğini ve çocukları olduğunu görmek canını şimdiden acıtıyordu. Ya gerçekleştiğinde? İşte o zaman dayanamazdı. En iyisi çok da oyalanmadan yeni bir iş aramaktı. Bu devirde iş bulmak çok kolay olmadığı için CV hazırlayıp, çalışırken iş arayacaktı. Ne kadar kısa sürede iyi bir iş bulursa Tayfun’dan o kadar çabuk uzaklaşırdı.

Gözleri karanlığı delerken bir damla yaş da yanağından iniyordu. İlk kez bir erkek için ağlıyordu. İşte şimdi gerçekten aşık olduğuna kendisi de inanmıştı. Hayatında ilk kez yaşadığı bir kayıp duygusuydu bu. Damlalar birbirini izleyince karanlık da görünmez oldu. En iyisi uyumak ve acısını unutmaya çalışmaktı.

Aradan bir saat geçtiğinde hala uyumamıştı. Aynı şeyleri düşünmekten başı ağrıyordu. Başucundaki MP3 ü kulağına takıp zen müziklerinin olduğu dosyayı seçti. Kulaklıklarını takıp sesi biraz kıstı.

En sonunda uykuya dalmıştı.


Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #28 : 26 Ağustos 2011, 07:07:22 »





Çarşamba sabahı iş yerinde ilk kez yüzü hiç gülmeyen bir Çağla vardı. Ağzının içinde geveleyerek günaydın deyip yerine oturdu. Ekranını açtı ve işine konsantre oldu. Tayfun geç geldi. Odasına giderken neşeli bir sesle tünaydın dedi, Çağla hariç herkes yanıtladı.
 
‘Bu kızın neyi var? Benim ona olan duygularımı anladı da tavır mı koyuyor? Yoksa dün izin için yaptığımız konuşmaya mı kızgın?’
Yerine oturduktan sonra ekranını açtı. Sonra da bir mesaj yazarak Çağla’yı odasına çağırdı. En iyisi konuşmaktı. Böyle aklında olumsuzluklarla günü geçiremezdi.

Çağla, ekrana düşen mesajı okuduktan sonra istemeden de olsa Tayfun’un odasına gitti. Kapıyı çalıp içeri girdi. Yüzüne bakmak istemiyordu ama utanacak bir şeyi yoktu ki başını eğsin!

Tayfun’un merakla kendisine bakışına yorum yapamıyordu.

“Çağla, iyi misin?”

“İyiyim teşekkürler.”

“Annen iyileşti mi?”

 “İyi teşekkürler.”

“O zaman bu suratının hali ne? Neden iki gündür böylesin?”

‘Soruyor bir de. Sen beni arama, benle ilgilenme, burnunun ucunu görme, sonra git başka bir Nurgül bul kendine, ondan sonra da bana neyin var de…beni aramışsın ama bunu da gizlemişsin… Yüz bulup askıntı olacağımı mı sandın? Şimdi de soruyorsun… ’

“Yok bir şeyim. Yoruldum sanırım. Bunun için mi çağırmıştınız?” Canı konuşmak istemiyordu. İçi sıkılıyordu. Tayfun anlayamadığı bu ruh halinin kısa sürede değişeceğini umuyordu.
 
“Şu izin işini konuşalım. O tarihlerde elimizde yetişecek iş yok. Senin iznin sorun değil. Doğan da aynı tarihi istediği için biraz onda sorun yaşayabiliriz.”

“Elif buna üzülecek. Aynı tarihlerde tatil yaparlarsa onu daha çok göreceğini düşünüyordu.”

‘İyi ama sen tatil yaparken ben seni göremeyeceğim. Buna nasıl bir çözüm bulacağız?’ Tayfun kendi düşüncelerini saklama ihtiyacı duyuyordu. Bu kızı tam olarak çözmeden duygularını açmayacaktı, fakat her geçen gün umudu artıyordu.

“Anladım. Onun elinde bir iş var. Bitirirse o da izne çıkabilir. Nereye gideceksiniz?”

“Marmaris’e. Benim arkadaşlarımdan birinin, Jülide’nin ailesinin evi var orada. Her yaz bir hafta bize verirler. Gerçi Jülide bu sene yok. O evlenecek, balayına gidecek. Biz dört kız orda olacağız.”

“Doğan?”

“Sanırım yakınlarda bir otelde yer bulur. Aynı evde kalamaz.” Yanıt çok netti. Tayfun memnun oldu. Her ne kadar Doğan başka bir kız için orada olsa da kıskanmasını engelleyemiyordu.

“Marmaris’in neresi?”
 
“İçmeler. Bilir misiniz?”

“Evet güzeldir. Sana da güzel bir tatil dilerim.”

“Teşekkür ederim.”

Çağla odadan çıktıktan kısa süre sonra Tayfun eline aldığı telefonu tuşladı. Artık harekete geçmeliydi. 

“Babaanne, nasılsın? Hani sana söz verdiğim tatil vardı ya…”



Tayfun, o hafta yoğun toplantılar yüzünden büroda çok az vakit geçirdi.
Çağla, bundan hem memnuniyet duymuş hem de üzülmüştü. Yüzünü görmek için çaba harcamak zorunda kalmıştı. Hafta yoğun geçince CV yazmak aklından uçup gitmişti.
 
Hale hanım, akşamları provasını yaptığı kıyafetleri kolaylamıştı. Tatil iznini aldığı konuşmayı anlattığında aklına gelenlerin olabileceğini düşünen kadın, kızına bir şey söylemedi. Pazara çıkarak bir sürü parça kumaş aldı. Böylece çok daha ucuza çok fazla kıyafet çıkartabilecekti.
Elif ile Doğan tatile birlikte çıkacak olmanın keyfini yaşıyordu.

Berna, Fatih’in tatili ayarlayamamış olmasına üzülse de başka bir tatili birlikte geçireceklerini öğrenince sevinmişti.

Yeşim, iptal edilemeyen cumartesi programının neticesini merak ediyordu. Çağla neden vazgeçtiğini söylemiyordu. Bu sessizliği pek normal olmadığı için kızlar arasında merak konusu oluyordu.
Jülide düğün hazırlıkları ile uğraştığı için son zamanlarda görüşmek neredeyse imkansızdı.



Cuma akşamı işten çıkarken, tüm gün dua ettiği ekstra bir iş çıkıp hafta sonu çalışma planı bir türlü gerçek olmamıştı. Şu lanet düşünmeden hareket etme huyu yüzünden cumartesiye hiç istemediği bir randevu ayarlamıştı. Şimdi de kaçmak için yolları arıyordu.
 
Herkesle vedalaşıp asansöre yürürken Tayfun Bey de onu takıp etti. Birlikte bindikleri asansörde katların yarısını konuşmadan indiler. “Çağla, senin bu hafta canın bir şeye sıkkındı. Umarım pazartesi çok daha iyi bir haftaya başlarsın.” Başka ne söyleyebilirdi? Aklına gelen tek şey buydu. Daha doğrusu söyleyebileceği buydu.
 
Çağla, kısacık bir bakış atıp “Umarım.” Diyerek kabullendi. Neyin var dese verecek yanıtı yoktu. Yüzüne de bakamıyordu.

Tayfun hafta sonu ne yapacağını sormak istiyor, planı yoksa bir şeyler yapalım demek istiyordu ama yüzüne bile bakmayan birisine nasıl teklif götürecekti? Üstelik yanında çalışan biriydi. Ya kendisini sapık bir tacizci sanırsa? İşte buna kesinlikle dayanamazdı. Bu kızın gözlerinde kendisini gördüğü zamana kadar bekleyecekti. Bu sürenin kısa olmasından başka bir ümidi yoktu.

Çağla, asansör içinde ikisinden başka kimsenin olmamasını kendisine bir ceza olarak yorumluyordu. Onun losyonunu duymak, kendisi ile konuşurken yüzüne bakması… Hepsi ayrı ceza gibiydi. Akşam sevgilisi ile mi buluşacaktı? Onun için mi bu kadar şıktı? Yazlık bir ceket vardı üstünde. Belki de bir davete gidecekti. Bunları düşünüp kendisini yemeyecekti.

En alt kata inildiğinde ikisi de iyi akşamlar ve iyi hafta sonları dileyerek ters yönlere yürüdüler.

Çağla, yanaklarından süzülen yaşları umursamıyordu. Ağlamazsa çığlık atmaktan korkuyordu.



Cumartesi sabahı yataktan sürünerek kalktı. Bugünkü buluşma artık bir eziyetti. Biten ilişkinin ardından hemen yenisine başlamayın diyenler doğru söylüyordu.

Evden akşamüstü çıkacaktı. O saate kadar annesine dikişlerde yardım etmeye karar verdi. Çalışma odasına girdiği an gözlerine inanamadı. En az on tane kıyafet askılarda sağa sol asılmıştı. Kimi teğelli, kimi sadece iğneli vaziyette öylece duruyordu.

“Anne, dışarıya dikişe mi başladın?”

“Yoo, o da nereden çıktı?”

“Bu kadar kıyafet neyin nesi?”

“Senin tatil bavulun için.”

“Abarttın anne. Ne gerek var bu kadara. Kızlarla en fazla bir ya da iki kere dışarı çıkarız. Kalan zamanda ya güneş altında yatar ya okey oynarız.”

“Teşekkür edeceğine yine çemkir. Gel şunları dene de biraz iğne batırayım sana. Hıncımı ancak alırım.”

“Ama anne ben, sen yorulmayasın diye diyorum. Bunca yıl dikmedin, şimdi bir anda ağır gelecek.”

“Benle dalga geçeceğine şunları denemeye başla. Önce tulumları dene.”

“Vavv anne bu kumaşlar çok güzel. Para yetti mi?”

“Arttı bile. Pazar ucuz kızım.”

“Pazar mı? Bunları pazarda mı buldun?”

“Evet, bazı pazarlarda her şey var. Ekonomi yapmak için oraları öğrenmek şart.”

“Ya da zengin koca bulmak şart.”

“Fakirini buldun da zengini kusur kaldı. Hadi giy şunu delirtme beni.”

Çağla, annesini daha fazla kızdırmadan denemelere başladı. Provalar uzun sürünce günün büyük bir kısmı bitmişti. Şu lanet görüşmeye gitmesi gerekiyordu. Hazırlanmak için odasına gitmeden annesinin yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. “Sen süper bir terzisin Hale hanım.”



Çağla hazırlanıp çıkarken annesi şöyle bir baktı.

“Ne o üstündeki?”

“Elbise!”

“Hadi ya, ben de muz kabuğu sandım. Kızım o elbise nerden çıktı. Ne berbat bir şey o. Ben bunu atmamış mıyım? Dökülüyor üstünden. Çıkart da yer bezi yapayım.”

“Anne, ben de birileri yakamdan dökülsün diye giydim zaten. İşe yarayacak desene. Dönüşte veririm zevkle yırtarsın.”

“Tamam karışmıyorum.”

Çağla buluşma yerine gidene kadar bir sürü bakışa maruz kaldı. Üstündeki gerçekten en az on sene öncenin kötü bir modasıydı. Ayak bileklerine kadar inen, hiçbir hattını belli etmeyen, bebe yakalı karpuz kollu çiçekli bir elbiseydi. Saçlarını ortadan ikiye ayırıp yüzünün de büyük bir kısmını kapatmıştı. Makyajını da elbisenin içindeki mor çiçeklerden esinlenerek mosmor yapmıştı.

Bu da kaçırmazsa başka ne kaçıracaktı adamı?

Yeşim ve yanındaki iki erkek gözüktüğünde Çağla menüye gömülmüş ne yiyeceğini seçmeye çalışıyordu. Yeşim arkadaşının halini görünce gülmesini gizlemeye çalıştı.

“Merhaba canım. Bu ne hal?” kulağına fısıldamıştı.

“İptal edebilseydin sorun yoktu.”

“Neyse ki bu halinle kaçacaktır.”

“Bence de” gülüşmelerinden sonra Çağla önce Yeşim’in sevgilisi Ceyhun ile sonra da Arda ile el sıkıştı. Ceyhun ve Arda yerlerine oturduktan sonra kısa bir süre havadan sudan konuştular. Arda çok fazla ilgi göstermiyordu. Bu Çağla’yı memnun etti. Uğraşmadan kurtulacaktı.

Yemeğin sonunda hesap ödemeye sıra geldiğinde Çağla gözlerine inanamadı. Arda denilen öküz cüzdanındaki tüm parayı çıkartmış, hesap kadar olan kısmını göstere göstere saymış sonra da artan paraları cüzdanına geri koymuştu. ‘Al anne sana zengin ve öküz bir damat adayı’ Yeşim ile bakışan Çağla yüzünü buruşturup çantasını eline alıp ayağa kalktı. Bu kez az önceki öküz kibarlaşmış sandalyesini tutmaya çalışmıştı. “İstemem sağ ol. Ayağa kalkabiliyorum.”

“Olsun ben kibarımdır, karım hep öyle der.”

“Karın mı?”

“Eski karım. Boşandım.”

“Kurtulmuş desene!”

“Efendim?”

“Üzüldüm dedim.”

“Sağ ol. Evet üzücüydü ama zamanla alışıyor insan.”

“Eminim öyledir.”

Lokantadan çıkana kadar yanında yürüyen adamla mecburen konuştu. Dışarı çıkar çıkmaz kurtulacaktı. Daha fazla tahammül edemeyeceğin biliyordu.

“Yeşim çok güzel bir yemekti. Ama biliyorsun benim ayrılmam lazım. Arda teşekkürler. Ceyhun görüşürüz.”

Yeşim, “Tamam canım, çok selam söyle Hale teyzeme.”

Arda yanına gelip “Çağla, yarın işin var mı? Böyle üç beş kişi gezmek hiç hoş değil. Muhabbetten hoşlanmadım. Yarın baş başa konuşalım mı biraz?” diye sorduğunda Çağla şaşkınlıkla baktı. “Yarın çok işim var. Tek boş günüm buydu ve Yeşim’le ancak bugün görüşebildim. İyi akşamlar” Yalandan burnunun uzayıp uzamadığını kontrol edecekti.

Taksiye bindiği an rahat bir nefes aldı. “Manyak”

“Nereye abla, anlamadım?”

Çağla gülmeye başlayınca taksi şoförü durakladı. Gülmesi geçince adresi verdi,  yola koyuldular. Eve gelir gelmez listesini açtı ve yeni maddelerini ekledi.

38. Kalabalıkta cüzdanını çıkartıp para saymamalı öküz  biraz kültür… biraz eğitim… üniversite bitirmiş ama sorsam neyle idare edildiğimizi bile bilmeyeceğinden korktum

39.    Arkadaşlarınızla vakit geçirmeye burun kıvırmasın . kendi arkadaşlarına da tanıştırsın

40.   Boş vaatler, gereksiz felsefi konuşmalar yapmasın kafamı ütülemesin adamın ne dediğini dinlemesem de başımı ağrıttığı kesin

41. Evli olmasın, geçmişte evlenmişse bile boşanmış olsun. Boşanmak da yetmez eski eşini unutmuş olsun… yok en iyisi hiç evlenmemiş olsun

Pazar gününü kek yaparak geçirdi. Limonlu kek yaptı. Aslında canı ıslak kek istemişti. Böylece Tayfun da mutlu olacaktı ama sırf ona kızgınlığından limonlu kek yapmıştı. Zaten hayatı da limon gibi ekşimişti.



Yeni hafta güzel başladı. Çok iyi bir iş teklifi gelince hemen fiyat teklifi hazırladılar. Toplantıya Çağla ile Fatih gidecekti. Yapılacak program onların konusuydu. Hazırlıklarını yaptıktan sonra Süleyman Bey ve Tayfun Bey ile kısa bir görüşme yaptılar. İkisinin de başka toplantıları vardı.

Tayfun beyin ikisini de yapacakları konuşmada yönlendirmesi ve bazı şeyleri Çağla’nın açıklamasını istemesi çok hoşuna gitti. Şirketten çıkmadan önce bir madde daha ekledi listesine. Bu adam kesin doğru erkekti. Ama nedense o bunu bir türlü fark edemiyordu.

42.    İşimi teşvik etmeli, desteğini vermeli. Beni doğru yönlendirmeli ve iş konusunda güvenmeli.

Görüşme kendilerine verilen taktiklerle çok başarılı geçmişti. Fiyatta da anlaşılınca iş sadece imzaya kalmıştı. O kısmı bir sonraki hafta tamamlayacaklardı. İkili büroya döndüğünde yüzlerinde kocaman gülümsemeler vardı.

“Tebrikler. Müthiş bir sunum olmuş. Haberiniz sizden önce geldi.”

“Teşekkürler Süleyman Bey. Biz de keyif aldık görüşmeden. Sizlerin taktikleri çok yerindeydi.”

“Uygulamak da marifet ister. Elinize sağlık. Haftaya imza atacağız.”

Çağla, tüm bu konuşma boyunca yanlarında olan Tayfun beyden tek bir iyi söz duymamanın hayal kırıklığını yaşıyordu. İkisi odadan çıkana kadar da bu tavrını sergilemişti.

Toplantıya giderken onlara destek olan adam dönüşte bir teşekkürü çok mu gördü?

Bu nasıl biri?

Soğuk biri.

Her ne kadar iyi taraflarını görmeye çabalasa da en sonunda bu noktaya gelmişti. Bu adamla yapamazdı. Aşkından ölse de bu kadar soğuk biri ile bir arada olamazdı.

Yerine döner dönmez doğru erkek listesini açtı.

43.    Soğuk erkek olmayacak.   Tayfun bey gibi biri asla olmayacak

Tayfun odasında bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Eğer gerçekten iyi bir anlaşma olmasa çoktan vazgeçmişti. Çünkü şirket ortaklarından biri telefon açıp anlaşma ile ilgili bilgileri aktarmış ve Çağla’nın konuya hakimiyetini yere göğe sığdıramamıştı. Tayfun adamın sesinden beğenisini anlamış içinde uyanan kıskançlığı bastırmakta güçlük çekmişti. Çağla’nın tepkisinin ne olduğunu bilememek sinirini iyice germişti. Acaba adam sarışın mıydı?   Lanet olsun Çağla, bıktım etrafındaki erkeklerden. Katil edeceksin beni en sonunda.

Çıkış saatine az kalmıştı. Çağla daha fazla canını sıkmak istemiyordu. En iyisi güzel şeyler düşünmekti. İki gün sonra şirkette iki yılı bitecekti. Bu CV için iyi bir bilgiydi. Böyle bir yazılım şirketinde iki sene ciddi tecrübe demekti. En iyisi yeni iş aramak! Evet, artık başka denizlerde yüzmeliydi. Bu şirket kendisine çok şey kazandırmıştı. Şu yazı bitirdikten sonra şirket değiştirecek ve yeni bir hayata adım atacaktı.

Çağla, bebek konusunu da kapatacaktı. Artık kimse ile görüşmek istemiyordu. Çocuk da istemiyordu. Sevdiği erkekten olmayınca neden çocuk istesin insan?

Çalan telefon ile düşünceleri bölündü.

“Alo, merhaba teyze iyiyim, sen?”

Arayan Hande hanımdı ve yeğenine birisi ile buluşmasını salık veriyordu.
“Kızım bak, adamın yaşı da uygun sayılır. Kendisi evlendirme memuru olarak çalışıyormuş. Haklı adam evlenememekte. Tüm karşısına çıkan kadınlar başkaları ile evlenmek üzere gelmiş oluyor. Ne yapsın ki. Tabii birilerinin aracılığı ile evlenecek kız arıyor. Sen şimdi bu hafta içinde hangi gün uygunsun? Hafta sonu nikahlar çok yoğun oluyormuş görüşemezmiş. Bak bir gör çok da yakışıklıymış. Kaliteli adam diyorlar. Ses tonu da çok iyiymiş. Nikah kıyarken mikrofondan çıkan sesi bile herkesi mest ediyormuş.”

“Teyze Allah aşkına bir sus. Bu nasıl bir konuşmadır? Nefes almadın.”

“Aman kızım ben nefes alırım. Sen şimdi söyle hangi akşam uygunsun? İş yeri karşıda o yüzden senin mesai yapmayacağın bir akşam olsun. Adı Murat, tamam di mi?”

‘Tamam değil, hiç tamam olmayacak ama sen bana böyle baskı yapınca ve bunu kabul etmezsem küseceğini bilince tamam tabii…’

“Tamam teyze. Çarşamba akşamı olur.”

Telefonu kapattığında kendisini çok yorgun hissediyordu. Haftanın ilk günü güzel başlamış, yorucu ve hayal kırıklığı yaratarak bitmişti.
Salı günü daha da kötü başladı. Yeni bir iş gelmiş, program olarak nasıl bir şey yapacakları hakkında tartışmalı bir toplantı yaşanmıştı. Çağla fikrini inatla savunurken Tayfun ile ters düştüğünü fark etti. Tayfun da ısrarla kendi istediğinin yapılması konusunda diretiyordu. En sonunda Süleyman Bey ikisinin fikirlerinin orta yolunu bulmuştu. Çağla, aslında inatlaşmasının ardında yatanın kızgınlığı olduğunu biliyordu. Ama sesini kesememişti. Hırslanıp sesini yükseltmişti. Tayfun’un da gözlerinde aynı kızgınlık vardı. Kendisi ile inatlaşmasına daha çok kızmıştı. İki yıldır ilk kez böyle bir durum yaşanıyordu. Akşam işten çıkarken aklındakiler ertesi günün ikinci yılının son günü olduğu idi.

 Bugün yaşananlardan sonra bu şirketteki son günü olma ihtimali çok büyüktü.



Tayfun, o akşam eve sığamayınca arkadaşlarını aradı. Buluştuklarında onlara anlatıp rahatlamayı düşünüyordu ama bir araya geldiklerinde ağzını bıçak açmadı.

Enis onun bu kadar sıkılmasına üzülmüştü. Aklındaki bir planı aktardı arkadaşına. En azından ikisinin de bildiği bir ortamda bildikleri bir konu etrafında çalışacaklardı.

“Neden olmasın. Denemeye değer.”

Bu konuşmadan sonra içinde uyanan umuda tutundu. Biraz daha rahatlamıştı. Arkadaşları ile uzun bir gece geçirdi.



Logged

qsawe
Cool Artiz
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1738



« Yanıtla #29 : 27 Ağustos 2011, 07:29:38 »





Çarşamba sabahı ayakları geri gidiyordu. Neler yaşanacağı konusunda az çok fikri vardı. Tayfun kapıdan girerken herkese kısa bir bakış atıp günaydın dedi. Odasına girip kapısını kapattı. Beş dakika sonra Çağla’nın ekranında odasına gelmesini isteyen bir mesaj vardı. Çağla, iş arkadaşlarına bakıp içinden ‘Tayfun bey çağırıyor. Gidiyorum arkadaşlar, hakkınızı helal edin. Bu adam bu sinirle beni kesin işten atar. İkinci yılımı tamamladığım gün işten atılan kişi olarak şirket tarihine geçeceğim.’

“Çağla hanım, kapıyı kapatın lütfen”

‘Çağla hanım? Bunca zaman Çağla idim. Şimdi Çağla hanım oldum. İşte kesin kovacak ve kimse duymasın diye kapıyı kapattırıyor.’

“Tabii.” Çağla, titrek bir sesle yanıtlayabilmişti. Sonra masanın önündeki koltuğa ilişti. Aslında rahat oturmak, bacak bacak üstüne atmak ve sen de şirket de umurumda değil, demek istiyordu ama yalandı bunlar.
 
“Bugün iki yılınızı tamamlamışsınız.”

“Evet, umarım nice iki yıllar yaşarım bu şirkette.” ‘Acaba böyle konuşursam atmaktan vazgeçer mi?’

“Bu gün sizi biraz fazla çalıştırsak kızmazsınız o halde?”

‘Önce işi yaptırıp sonra mı atacak’

“Yok neden kızayım?”

‘Kovmayacak! Yok yok kesin ceza olarak çalıştırıp sonra kovacak!’

“Bu aralar sık sık program yapıyorsunuz da engel olmayayım diye sordum. Belki akşam için programınız vardır”
 
‘Eyvahhh, engel oluyor ama bu da denmez ki! Kimle küsmek daha iyi? Teyzemle mi, patronumla mı? Patronum mu? Sevdiğim mi?’

“Bugün hiçbir işim yok. Rahatlıkla çalışabilirim.”

‘Teyzemle barışmanın yolu daha çok. Ayrıca yalan da sayılmaz. O adamla buluşmayı istemiyordum ki!’

“İyi, yeni bir işimiz var ve üstündeki düzeltmelerin akşama kadar yetişmesi gerekiyor. Şirkete söz verdim. Yarın teslim edeceğiz.”

‘Yuhhh… Hem başkasının yazdığı programı düzelt hem de akşama kadar düzelt! Mümkün değil. Ama bunu söylemek de mümkün değil.’

“Elimden geleni yaparım.”

“Anlamadım? Yetiştiremem mi demek istediniz?”

“Öyle demedim ama sanırım yetişmesi zor.”

‘Yalana gerek yok yetişmez işte.’

“O zaman birisi daha yardım etsin.”

“Herkesin işi var elinde. Malum tatil planları var.”

“Tamam o zaman sabah ona kadar süre nasıl?”

‘Aman süper! Bu adam deli! Zır deli… sabaha kadar şirkette kalsam belki yetişir.’

“Tamam, teşekkür ederim. Sabaha biter.”

“Biliyordum yapabileceğini.”

‘Biliyormuş… Çatlak… AAA ama yine sen demeye başladı. Demek ki nasıl bir tepki vereceğimi merak ettiği için patronluk taslıyormuş.’

Çağla elinde programın olduğu bellek ile odadan çıkarken, kapıyı kapatmak için arkasını döndüğünde Tayfun’un kendisine baktığını hissetti. Gülümsüyor muydu? Ya ya gülümsüyordu. Zaten kırmızı kar bu yılbaşı yağacakmış! Çağla yeniden baktığında yüzünde gülümsemeden eser olmadığını gördü.
 
Çağla, o sinirle koltuğuna biraz sert oturdu. Keskin sirkenin küpüne olan zararı Çağla’nın da poposuna aynı etkiyi yaptı. Sert oturuşun etkisindeki poposunu ovamıyordu da. Acı ile kendine gelen Çağla hemen işe koyuldu. En azından hala atılmamıştı.

İlk işi akşam randevusunu iptal etmek oldu. Zaten adam karşıya gelmem zor, en azından Kadıköy iskelesinde buluşalım, dediği için gıcıktı. Teyzesinin efendi adam dediği gerzek kıçını kaldırıp bir kızı almaya bile gelmiyordu. ‘Aç listeyi kızım…’

44. Kıçını kaldıramayan erkekten hayır gelmez… Kaliteli olsa bile…ki bu ne demektir anlayamadım

45. İşkoliklerle de olmaz… Adamın tek ilgisi işlerin yürümesi…

İkinci madde az önce içeride yapılan konuşmalardan sonra yine Tayfun için yazılmıştı. Çağla, maddeleri kaydettikten sonra dosyayı kapatmaya üşendi. Bu sinirle nasılsa bir sürü madde ekleyecekti.

Çılgın bir tempoda çalışmaya başladı. Öğlen yemeğini yer yemez yerine oturmuştu. Saat beş olduğunda tuvalete gitmek için masasından kalktı. Tuvalette, işi getirene de kendisine verene de epey saydıktan sonra rahatladı. Çünkü her tarafı tutulmuştu.  Neyse ki sayıp söverken sesini yükseltmemişti. Zaten bayanlar tuvaletini tek başına kullanıyordu. Kendisinden başka kimse olmazdı ama yerin de kulağı var derlerdi.

Yerine döndüğünde masasında bir sürpriz onu bekliyordu. Tayfun Bey gelmiş ve ekranında bir şeylere bakıyordu. Nasılsa dosyadaki ilerlemeyi anlamak için gelmiştir, sorun değil. Bu görüntü şirketin olağanıydı. Çağla, masasına yaklaştığında Tayfun’un telefonla konuşmadığını, ekranında bir şeyler okuduğunu gördü. Kalkıp yerini bırakması gerekirdi ama yapmamıştı. Çünkü Çağla’nın yanında olduğunu fark bile etmemişti. O ana kadar rahat olan Çağla, bu kadar dikkatle ne okuduğunu anlamak için ekranına baktığında kaynar kazanların başından aşağı geçtiğini hissetti.
 
‘Ben BİTTİMMMMMM’

Çağla titremeye başlamıştı. Doğru Kişi dosyası açıktı ve Tayfun maddeleri aşağı doğru okumaya devam ediyordu. ‘Allah benim cezamı verecek. Hatta verdi. Şu an bana bakıyor. Allahım, yüzünde korkunç bir ifade var. Yer ne zaman yarılır? Yarılacaksa işte o an şu an. Ama yok daha kıyamet tarihine ulaşamamışız. Hala ayağımın altında halıyı hissediyorum. Lanet olsun. Evet kesinlikle bugün benim hayatımın en kötü günü…’

Çağlanın yüzünden her duygusu geçiş yapıyordu. Tayfun şaşkın ve meraklı gözlerle o geçen duyguları inceliyordu. Tek söz etmedi. Kalktı ve odasına gitti. Kapıyı… Hayır çarpmadı. Aksine o kadar yavaş kapattı ki, duyulmadı bile.
 
‘Bu dosyayı yarım bıraksam iyi olacak. Nasılsa en geç yarın sabah atılmış biri olarak iş aramaya başlayacağım. Neden bitirmeye uğraşayım ki? Bugün beklediğim tekmeyi yarın hissedeceğimden eminim. Adam son maddelerde adını bile okudu. Allahım, referans olarak bile şirketi yazamam artık. Hayatımı mahvettim.’

Bir süre parmağını bile kımıldatamadı. Boş gözlerle ekrana bakıyordu. Ne elindeki işin, ne de arayacağı işlerin bir önemi yoktu. Asıl sorun onu bir daha göremeyecek olmasıydı. İşte asıl üzen ve elini kolunu bağlayan buydu. Ağlamak ile çantasını alıp çıkmak arasında bocalıyordu. İkisini de yapamayacağını biliyordu.

Çağla, kendi düşünceleri arasında boğuluyordu. Dosyanın son halini kaydedip başkasına devredecekti. Nasılsa yarın işi olmayacaktı. Neden uğraşacaktı? ‘Ama olmaz. Ben başladım en azından “kovuldun” denene kadar çalışıp, olduğu kadarını tamamlayayım.’

Saat altı olduğunda Tayfun’dan hala ses çıkmamıştı. Herkes çıkınca mı işten atacaktı? İşi biten gidiyordu. ‘Acaba veda etsem mi? ’ diye düşündü. Sonra vazgeçti. Zaten hepsi ile görüşecek bir sürü ortamı vardı. Herkes çıkmıştı. Çağla çalışmaya devam ediyordu. Bir de kapısı hala kapalı olan Tayfun vardı şirkette. İşin biteceği yoktu. ‘Elimden geleni yapıp en azından işini yapamıyordu dedirtmeyeceğim. Saat neredeyse sekiz oldu ve henüz anca yarıladım. Sabaha kadar şirkette kalmam gerekecek? Olsun. Kalırım. Belki iyi halden atmaz beni!’



Tayfun odada dakikaları sayıyordu. O listede yazanlar artık şüphe bırakmamıştı. Çağla kendisini görmüştü! Bunca zamandır beklediği şeyin gerçekleştiğini anladığı anda dünya değişmişti. Artık nefes alışı bile farklıydı. Onu seviyordu ve artık umutlar gerçeğe dönüşmüştü. Şimdi sırada onu konuşturmak vardı. Bunun için de Enis’in verdiği gereksiz işi yapmaya çalışmasını izliyordu.
 
Herkes çıksa bile Çağla çıkamayacaktı. Elindeki iş gerçekten bitecek gibi değildi ve onun bitmeden çıkmak istemeyeceğini biliyordu. O zaman yanında kalacak ve ona yardım edecekti. Böylece konuşmak için fırsatlar yaratacaktı.



Çağla, karnı acıkınca ne yapacağını düşündü. Yemek söylese miydi? Tayfun hala odasındaydı. Çekmecesinde yiyecek olarak yarım paket çubuk kraker vardı. Dişlerinin arasında kıra kıra yediği paket hemen bitti. Açlığını bastırmamıştı bile… Tayfun’a yemek isteyip istemediğini sormak için telefonu eline aldığında nihayet saatler sonra o kapı açıldı.
 
 “İkimize de yiyecek bir şeyler söyle.”  Dedi. Sesi biraz yumuşamış gibiydi.
 
 “Salatanız soğansız olacak.”

“Teşekkürler” dedi ve son kez bakıp odasına girdi. Sesi belki ama bakışları asla değişmemiş. Siyah saçlarının altındaki karakaşları ve gözleri korkunç gözüküyordu.

Aç yollamayacaktı. Buna bile sevindiğini düşününce ruhsal durumunun ne kadar bozuk olduğunu daha iyi anladı. Oda kapısının aralık olduğunu fark edince buna da sevindi. On beş dakika kadar sonra yemekler geldi. Tam kapısını çalıp haber verecekti ki karşısına dikildi.

“Yemeklerimiz geldi.”
 
“Elimi yıkayıp geliyorum.” Dedi.

Çağla da ellerini yıkayıp mutfağa geçti. Yemeklerin kapakları açılmış mutfağı mis gibi koku sarmıştı. ‘Kokusunu alabildiğime göre tadını da alırım inşallah. Bu belki de şirketteki son yemeğim. Tadını çıkartmalıyım. Ne kadarını okumuştur? Yarısını belki… o takdirde yakın zamanda eklediklerimi okuyamamıştır. Onlar zaten sorun değildi. Son yazdıklarım neredeyse birebir onun içindi. O maddelerin hepsini okumamıştır değil mi? İyi de adam o maddelerin bir kısmını bile okumuşsa kendisi ile bağlantı kurabilir.’

Çağla, yemeğini didikliyordu. Tayfun ise gayet sakin yemeğini yiyordu. Aklına yeni gelen maddeyi mırıldandı. “Seni üzüp, bir şey olmamış gibi davranan erkekten de uzak dur.”

“Ne mırıldanıyorsun?”

“Hiç”

“Bir madde daha mı geldi aklına?” Tayfun konunun kendiliğinden oraya gelmesinden memnundu. Yüzündeki ciddi ifadeyi bozmadan konuşmak için zorlanıyordu. Kendisini bıraksa tüm yüzüne kocaman bir gülümsemenin yayılacağından emindi. Biraz daha dayanacak ve bu kez kazanacaktı. Artık hata yapacak lüksü yoktu. Bu işi en doğru şekilde sonuçlandırmalıydı.

Çağla yüzüne bakıyordu. Aklından geçen ise Nasıl bildi? oldu.
Çağla yanıt vermeyince doğru tahmin yaptığını anladı. Artık bu konu konuşulacaktı. “Neden öyle bir listen var?”

“Saçma bir şey. Önemli değil.” Çağla kaçamayacağını bilse de vakit kazanmak için yanıtlıyordu.

Tayfun da bunun farkındaydı. “Önemsiz olsa 45 madde yazmazdın.”
İşte buna şaşırmıştı. “Hepsini okudunuz mu?”

“Evet, bilirsin ben çok hızlı okurum.” Tüm maddeleri soluksuz okumuştu. Üstelik belli bir maddeden sonra yazılanların kendisi için olduğunu anlamış ve daha da merakla son maddeye kadar gelmişti.

“Çok özür dilerim. Biliyorum, affedilecek gibi değil yaptığım, ama lütfen siz affedin.” Çağla, neredeyse ağlayacaktı. O an utandığı kadar tüm hayatı boyunca utanmamıştı. Ne diyeceğini bilemiyor, Tayfun’un yüzüne bakamıyordu.

Tayfun ise artık daha rahattı. “Neden affedeyim? Esmerleri sevmediğin için mi? Bunu zaten biliyordum. Gülen ve seni güldüren erkek aradığın için mi? Yoksa beni soğuk bulduğun için mi?”

“Onu kızgınlıkla yazdım. Bu akşam bir randevum vardı. Siz bu işi verince onu iptal ettim. O sinirle yazdım. Yoksa asla yazmazdım.”

“Yazmaman öyle hissettiğin gerçeğini değiştirmiyor ki. Beni soğuk buluyormuşsun. Ve ben senin bu akşam belki de çok önemli bir randevuya gitmeni engelledim. Haksız sayılmazsın.”

“Önemsizdi. Yani, teyzem ısrar etti diye kabul etmiştim. Yoksa şey neyse… Bakın o listede yazanlar aslında genel noktalar.” Açıklamaya çalıştıkça batıyordu. Bunun farkındaydı ama açıklamazsa içi rahat etmeyecekti.

“Başlarda bunu ben de fark ettim ama kendi adımın olduğu madde tüm bu fikirleri sildi attı. Çünkü sadece o maddede bir isim vardı. Neden özellikle benim adımı yazdın? Sadece bir randevuya gitmeni engellediğim için mi? Yoksa aslında diğer maddeler de benimle mi ilgili?” Buna da yüzü ile evet diyordu ama o farkında değildi. En hızlı şekilde inkar etti. “Neden sizinle ilgili olsun? Sadece o madde. Şey bir de son madde.”

“Son madde neydi?”

‘Hay benim dilimi eşek arısı sürüsü soksun emi. Yanıt vermesem olmaz. Versem hiç olmaz.’

“Söyle hadi. Daha fazla kızamam nasılsa.”

“İş kolik olmamalı, demiştim.” Diğerlerinin de kendisi ile ilgili olduğunu düşünmemesi için en masum maddeyi söylemişti.

“Bu çok da kötü bir madde değil. Bazen iş kolik olmak daha az baş ağrıtıyor.” Özellikle Çağla’ya aşık olduğunu anladıktan sonra çok çalışarak kafasını dağıtmaya çalışmıştı.

‘Bu adam bana kızgın mı, değil mi anlamıyorum. Sanki çok normal şeylermiş gibi benim doğru kişi listemden bahsediyoruz. Sesi de kızgın gibi değil. Şansımı bir kez daha denesem…’

“Özürüm kabul edildi mi?”

“Neden bu kadar önemli benim seni affetmem?”

“Buna göre bu akşam çıkarken masamı toplayacak ve veda edeceğim.” Bunu hiç istemiyordu. Tüm o yeni iş arama, CV yazma düşüncelerinin de aslında kendini kandırmak olduğunu anlıyordu. Tek istediği orada, onun yanında, hep onunla olmaktı…

“Neden?” Tayfun artık onunla eğleniyordu. Rahatlamıştı. Nihayet rahatlamıştı.

“Nasıl neden? Kovuldum ya da affedildim.”

“Kovulmadın.” ‘Seni asla kovmam, seni en başköşeye oturtacağım. Kalbimin başköşesine…

“Kovulmadım mı?” Kelime gülmesi ile karışınca ağzından tuhaf bir ses çıkmıştı. İki eli ile ağzını kapatıp şaşkın gözle bakıyordu.

‘Doğru duydum değil mi? Yüzümün ne hal aldığını bilmiyorum ama bana dik dik baktığını görüyorum. Çok mu kaba güldüm acaba? Ama o zaman kötü bakardı. Aksine gülerek bakıyor. AAA gülüyor. Bu adam bana gülüyor.’ 

“İnanmıyorum!”

“Kovulmadın. Neden inanmıyorsun?” Tayfun arkasına yaslanmış, onu doya doya seyrediyordu.

“Yok, ona inanıyorum. Ama güldüğünüze inanamıyorum.”

“Çağla, benim hakkımda ön yargıların mı var?”

“Ön yargım yok ama güldüğünüzü çok az gördüm. Arada bir gülümsersiniz ama dişlerinizi gördüğümü anımsamıyorum.”

‘Kızım sana ne adamın dişlerinden. Şimdi sana dişimle ne alakan var dese ne diyeceksin? Kemik yapınız çok önemli bir yıl içinde sizden çocuk yapmanın yollarını düşünüp duruyordum, dişiniz sağlamsa bebek de sağlam dişli olur. Hadi de bunu da adam bürodan koşarak kaçsın!’

Çağla, Yakup ile fazla vakit geçirdiğinden emindi artık. Çünkü en az onun kadar boşboğaz olmuştu. Ağzına geleni tartmadan konuşuyordu.
 
Tayfun, biraz daha güldü, “O zaman bundan sonra görürsün.”

“Nasıl görürüm?”

“Bundan sonra hayatımda çok şey değişecek. Daha az iş ve daha çok gülümseme olacak. Senin şu listen çok işe yarayacak.”

Tayfun’un artık o listedeki maddelerin kendisi için olmadığını anladığını düşünerek rahatladı. Madem hayatında değişiklik istiyordu o da yardımcı olacaktı. Belki bu sayede kendisini fark ederdi. “Siz de kendi listenizi yapmalısınız. Ben o listeyi yaparken hayatıma çeki düzen vermek için yaptım. Dilerseniz yardımcı da olurum.”

“Senin listen işe yaradı mı? Doğru erkeği buldun mu? Sanırım o erkek bürodan değil?”

“Onlar benim arkadaşlarım. Hepsi ile hala dostum ama onlar hayatımın erkeği değil. Bunu da o liste ile anladım.” Sesinde gizem vardı. Dilinin ucuna gelenleri yutması gerekiyordu. ‘Hayatımın aşkını buldum, şimdi onun beni bulmasını bekliyorum.’ Dese neler olacağını bilmiyordu.
“Hayatının erkeği için oldukça kabarık bir listen var.” ‘Üstelik çoğu bana uymayan maddeler

Çağla artık susmaya çalışmıyordu. Sorularını rahatlıkla yanıtlıyordu. Bu gece bir şeyler değişiyordu. Kim bilir belki bu sayede kendisini fark ederdi. “Öyle. Hayatımın erkeği diyorum ya. Ömrümü o insanla geçirmeyi düşünüyorum. Bu durumda maddeler de çoğalıyor.”

“Ya karşına tüm kararlarını silip atmana neden olacak biri çıkarsa?”

“O nasıl olacak?”

“Aşkla!”

“Aşk mı? İnsan kendisine uymayan birisine aşık olur mu?” ‘Nasıl da yalan konuşuyorum. Sana aşığım ama bunu anlamaman için yalan söylüyorum. Lütfen yalan söylediğimi anla. Lütfennnn ve soruma evet diye yanıt ver.’

“Neden olamasın? Ben oldum. Onun için çok şeyden vazgeçebilirim. Bana uymayan bazı hareketlerini bile sevebilirim.”

Bu adam ne diyor? Tayfun Beyin aşık olduğu şu kadın ayrıldığı sevgilisi mi, yoksa geçen gün buluştuğu yenisi mi? Yenisidir tabii ayrıldığı değildir. ‘Hem bu adam neden şimdi bana aşk hayatını anlatıyor? Mutlu mu olmam lazım? Bana ne onun aşk hayatından! Kim ister ki onun gibi birini? Aman Çağla sen istersin… Biraz daha saçmalama çünkü neredeyse ayaklarına kapanıp beni sev diyeceksin.’

“Sen hiç aşık olmadın mı?”

“Oldum sanırım.”

“Sanıyor musun? Her an düşündüğün, kızsan da düşünmekten vazgeçmediğin biri mi var?”

‘Deli bu adam! Sorduğun sorunun karşılığı sana söylenmez ki! “Beni en çok sinir eden, her an tetikte gezmemi sağlayan, neyin ne olduğunu karıştırmama neden olan kişi sensin” mi diyeceğim? Ben çılgın hatta kimine göre deli olabilirim ama o kadar da değilim.’

Yalan söylemek kolay geliyordu. “Yok… Yok öyle biri.” Tayfun bu yanıtın altındaki “Evet var” kelimelerini okuyabiliyordu. Aylardır kıvrandığı için onun da biraz kıvranması çektiği acıları hafifletiyordu. Biraz daha üstüne gitmeye karar verdi.

“Olsa da sarışın ya da kumral olur öyle değil mi?”

“Bilmiyorum” Boş bulunup vermişti bu yanıtı. O maddeyi yazdıktan sonra o kadar çok şey değişmişti ki.

“Maddelerinde böyle bir bilgi var. Maddelerinin geçerliliği kalmadı mı yoksa?” Hadi artık başladığın işi bitir ve o maddelerin çoğunun hükmünün kalmadığını söyle.

“Kalmadı. Aslında yeniden düzenlemem lazım.” En iyisi işinin başına dönmekti! “Afiyet olsun. Ben dosyaya döneyim.” Diyerek masadan kalktı. Ağır adımlarla önce su ısıtıcısına bastı. Sonra da masasına yürüdü.
Dört dakika sonra Tayfun Bey elinde iki fincanla Çağla’nın masasına geldi. ‘Bu akşam bu adam beni şaşırtmaktan vazgeçmiyor. Üstelik tam istediğim gibi bol sütlü ve üç şekerli getirmiş. Bu kahveyi de nasıl içtiğimi biliyor! Acaba benim hakkımda daha neleri biliyor?’

Kahve fincanını alıp teşekkür etti ama o odasına gitmek yerine bir koltuk çekip yanına oturunca elindeki fincanı nerdeyse düşürüyordu. Şaşkınlıkla baktı.

“Benim işim bitti ama senin daha çok var. Biraz birlikte çalışalım. Sonra seni evine bırakırım. Sabah da devam ederiz.”

‘Ben artık ruhumu teslim ediyorum. Tüm duyduklarım beni her an kalp sektesinden götürecek cinsten. Bu adama ne oldu?’

“Çok teşekkür ederim.” Ve o andan itibaren tam iki saat çok uyumlu bir şekilde çalıştılar. Tayfun onun fark etmediği zamanlarda izliyor, burnunu, çenesini, dudaklarının kıvrımını aklına kazıyordu. Saat on buçuk olduğunda esnemesini engelleyemeyen Çağla utançla baktı. Yakalanmıştı.
 
“Hadi kaydet dosyayı da çıkalım. Ben de çok yoruldum.”


Logged

Sayfa: 1 [2] 3 4 Yukarı git Yazdır 
 ARTIZAN CLUB Serbest Paylasim PlatformuEdebiyat & KitapArtizan Yazarlar KlübüArtizan Yazarlarıqsawe'den Romantik Aşk ''Oyun''ları (Moderatörler: fondip, funda_era)Konu: Doğru Erkek Nasıl Bulunur? « önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: